KUR'AN'IN ANLAŞILMASI VE GÜNÜMÜZE TAŞINMASI (II) / ALİ KARATAŞ
Önceki yazımızda Kur’an’ın anlaşılmasında önemli bir yere sahip olduğunu düşündüğümüz Kur’an öncesi dünyadaki durumla ilgili genel bilgiler vermiştik. Bu yazımızda ise zaman zaman Arap yarımadasıyla ilgili bazı bilgiler versek de özel olarak Kur’an’ın indiği Hicaz bölgesini incelememize konu edineceğiz.
2-Kur’an’n Anlaşılmasında Kur’an Öncesi Arap Yarımadası’nın ve Arabistan’ın Tarihi Şartlarının Bilinmesi
a-Siyasi Durum
İslam öncesi Arap yarımadasında belli bir siyasi sistemin varlığından söz edilemez. Yarımadayı hakimiyet altında tutan bir idare de mevcut olmamıştır. Ancak kuzey ve güneyde bazı devletler vardır. Bazı yerlerde de müstakil olarak kabileler varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Vahiy öncesi tarih açısından Arap yarımadasının en önemli bölgesi kuşkusuz Hicaz’dır. Zira Kur’an bu bölgenin önemli şehirlerinden Mekke’de doğmuş, Medine’de gelişip yayılmıştır. Bir diğer önemli şehir de Taif’tir.
Hicaz bölgesinin önemi Kâbe’nin burada bulunmasındandır. Kâbe, Hz. İbrahim zamanından beri dini bir merkez olma özelliğini İslam’ın doğuşuna dek korumuştur. Buna ek olarak bölgenin önemli ticaret yoları üzerinde oluşu bölgenin önemini daha da artırmıştır. Tabi ki ticari açıdan değerlilik, beraberinde siyasi açıdan da önemliliği de getirmiştir. Kabe’nin dini bir özellik arz etmesi ticari açıdan da değer kazanmasına yol açmıştır. Burada kurulan pazarlar bilinmektedir. Kabe’nin bu özelliği siyasi güç mücadelesine de dönüşmüştür. Fil hadisesinin yaşanmasının sebebi bahsettiğimiz noktadır. Sûreyi anlamak isteyenin Kabe’nin ticari özelliğinin aynı zamanda siyasi güç bakımından da bir mücadeleyi ortaya çıkardığını bilmesi gerekir.
Hicaz bölgesi kuzey ve güneyin aksine işgal maksatlı saldırılara maruz kalmamıştır. Bunda, yörenin coğrafi yapısındaki zorluklar rol oynar. Ayrıca Hicaz, ekonomik açıdan yabancıların iştahını kabartacak bir zenginliğe de sahip değildi. Bu sebepten dolayı bölge halkı hürriyet havasını teneffüs ederek yaşamış, kültürüne yabancı unsurlar karışmadan safiyetini koruyabilmiştir.
Mekke
Mekke’nin ilk sakinleri Irak’tan gelmiş olan Amalikalılar’dır. Sonra ise Cürhümlülerdir. Hz. İbrahim’in buraya gelişi Cürhümlüler zamanına rastlar Hz. İsmail burada büyümüş Cürhümîler’den bir kızla evlenerek buraya yerleşmiştir. Aslen İbrânî olan Hz. İsmail, Yemen asıllı Cürhümlülerden Arapça öğrenmiştir. Onun neslinden, el-Arabü’l-Müsta’ribe, yani Araplaşmış Araplar denilen kuzey Arapları türemiştir. Hz. İbrahim zamanında hac ibadeti farz kılınmış ve Mekke güvenli belde olmuştur. Hz. İsmail vefatına kadar Kâbe’nin idaresini bizzat kendisi yürütmüş, ondan sonra oğlu Nâbit bu görevi üstlenmiştir. Nâbit’ten sonra Kâbe’nin idaresini ele geçiren Cürhümlüler aynı zamanda Mekke'ye de hakim olmuşlardır. Hz. İsmail’in torunları herhangi bir çekişme içine girmeksizin Cürhümlülerle birlikte yaşamaya devam etmişlerdir.
Zamanla, Cürhümlüler Kâbe’ye saygısızlık yapmaya, Mekke'ye dışarıdan gelen ziyaretçilere zulmetmeye ve Kâbe’ye hediye edilen mallara el koymaya başladılar. Daha sonra Mekke’nin idaresi Huzâalıların eline geçti. Bu kabilenin Mekke idaresi iki yüzyıldan fazla devam etti. Bu dönemde çok önemli ve olumsuz bir gelişme yaşandı. Huzâa kabilesinin başkanı Amr b. Luhay, Hz. İbrahim’in tevhit inancını temelinden değiştiren puta tapıcılığın ve birçok putun Kâbe’ye yerleştirilmesinin öncülüğünü yaptı. Suriye’de Belkâ yakınlarındaki Maâb denilen yerden Mekke'ye put getirerek Kâbe’ye dikti. Çevrede putperestlik yayıldı. Hz.İbrahim’den kalma bazı inanç ve ibadet şekilleri de putperestlikle birlikte mevcudiyetini devam ettirdi.
Huzaâ kabilesinden sonra hâkimiyet Kureyş’e geçmiştir. İslam’ın doğuşunda da hakimiyet Kureyş’in elindedir. Yalnız bu dönemde Kureyş’in emiri veya kralı yoktu. Şehir, kabile temsilcilerinden oluşan bir meclis tarafından yönetiliyordu.Kamu görevleri kabileler arasında paylaşılmıştı.
Mekke’nin idaresiyle ilgili görevleri Kureyşli Kusay’ın ihdas ettiği bilinmektedir. Başlangıçta bir iki şekilde ortaya çıkan bu görevler zamanla genişleyerek on ikiye kadar yükselmiştir.
Medine
Hicretten önce adı Yesrib olan Medine’nin ilk sakinleri Amelika kavmi olarak bilinir. Daha sonra Babilliler’in sürgününden kaçan Yahudilerin bir kısmı buraya yerleşmiştir. Hristiyanlığın Suriye’de yayılmasından sonra da bazı Yahudiler Yesrib’e göç ettiler. Yesrib’e yerleşenler Kurayza, Nadir ve Kaynuka Yahudi kabileleridir. Bunlar, Arap kabile geleneklerini benimsediler ve Arap ismini aldılar.
II. ve III. Yüzyıldaki bazı sebeplere bağlı olarak göç eden güney Araplarından Evs ve Hazrec kabileleri de buraya yerleşti. Bir süre Yahudilere bağlı olarak yaşadılar, fakat zamanla aralarında ciddi anlamda savaş ve güç mücadelesi ortaya çıktı. Daha sonra ise bu iki kabile birbirleri ile de savaşmaya başladı. Peygamberimizin hicreti ile bu iki kabile arasında barış sağlandı.
b- Arap Toplumu
Araplar Sami ırkına mensupturlar. Arap yarımadasında çoğalan Samiler kuraklık gibi olumsuz iklim şartlarından dolayı etrafa göç etmeye başlamışlardır. Gittikleri yerlerde Sâmi devletler kurmuşlar ve gittikleri yerlerle kaynaşmışlardır.
Birbirleri ile kaynaşan bu kavimler hepsi de Sâmi ırkına mensup olduklarından dilleri de aynıdır. Yalnız farklı bölgelerde oturduklarından aralarında lehçe farkları oluşmuştur.
Demografik (Nüfus) Yapısı
Arabistan’ın asıl sakinleri Araplardır ve bunlar tarihî bakımdan iki büyük gruba ayrılırlar: Birincisi, eski devirlerde yaşamış, ancak daha sonra yok olmuş Araplardır. Âd, Semûd, Medyen ve Amâlika gibi. Bunlara "Arab-ı bâide" denir. İkincisi grup ise soyları devam eden Araplardır. Bunlara "Arab-ı bâkiye" denir ve iki kola ayrılırlar: Arab-ı Âribe: Asıl Araplar bunlardır. Kahtânîler adı verilen bu grubun esas vatanı Yemen’dir. Bunlara Güney Arapları da denilir. Arab-ı Müsta’ribe (veya Mütearribe): Aslen Arap olmayıp, sonradan Araplaşan kabilelerdir. Bunlara, Hz. İsmail’in neslinden oldukları için İsmâîlîler; Hz. İsmail’in torunlarından Adnan’ın neslinden türedikleri için Adnânîler de denir.
İslâm'ın ortaya çıkışından sonra çeşitli ülkeleri fetheden Arap ordularının bu memleketlerin asıl sakinleriyle karışması sonucu ortaya çıkan Araplara Arab-ı Müsta’ceme (Acemleşmiş Araplar) denilmektedir. İranlılar da Arap Yarımadası'nda yaşayan bir guruptur.
Hicaz bölgesinde de Arap olmayan topluluklar mevcuttur. Medine, Hayber, Vâdi’l-Kurâ ve Fedek’te Yahudiler oturuyordu. Arap Yarımadası'nın çeşitli yerlerinde sayıları az da olsa Habeşliler, Rumlar ve Mezopotamyalılar da bulunuyordu. Kendileri birer köle olan Bilal-i Habeşî, Suheyber-Rûmî ve Ninovalı Addâs, Mekke’de yaşayan yabancılardan birkaçıdır.
Sosyal Hayat
Yaşayış tarzı bakımından Araplar, göçebe (bedevi) ve şehirli (hadarî) olmak üzere ikiye ayrılır. Bedeviler çöl ve vahalarda hayvanlarıyla birlikte konar-göçer olarak yaşarlar. Hadarîler de köy, kasaba ve şehirlerde kendi mahallelerinde hayat sürerler. Topluym yapısı kabile esasına dayanır. Kabilede dayanışma ruhu yani kabile asabiyeti esastır. Kabileler arasında kan davaları yaygındır ve çeşitli sebeplerle savaşlar olmaktadır.
Kabileler hürler, mevlâlar ve kölelerden oluşur. Toplum sınıflara ayrılmıştır. Köleler panayırlarda alınıp satılırlardı ve hiçbir hakka sahip değildi. Köleler birbirleriyle evlendiğinde doğan da köle doğardı. Köle azad edildiğinde buna mevla denir, fakat mevlalar hürler gibi olmazdı.
Kur’an’ın getirdiği aileyle ilgili düzenlemeleri iyi anlamak için öncelikli olarak Kur’an’ın indiği dönemdeki aileyle ilgili işleyişi bilmek önemlidir. Arap toplumunda kabilenin en küçük yapı birimi ailedir.
Evlenme farklı şekillerde gerçekleşirdi. Nikahın dinî bir mahiyeti yoktu. Nikâh şekillerinden biri bildiğimiz tarzda olandı. Bunun yanı sıra nikahsız yaşama, süreli nikah (nikâh-ı mut’a), eşleri karşılıklı değiştirme (nikâh-ı bedel), bir erkekten çocuk sahibi olmak için eşi ona sunma (nikâh-ı istibdâ’), büyük oğlun babasının ölümünden sonra üvey annesiyle evlenebilmesi (nikâh-ı makt), başlık ve mehir vermemek için kızların değiştirilmesi (nikâh-ı şığâr) gibi çeşitli nikah türleri uygulanırdı. İslâm, bugün bilinen tarzın dışındaki nikah şekillerini yasaklamıştır.
Evlenen kadın çocuk doğuruncaya kadar aileye dahil değildi. Çocuk doğurduktan sonra aileye dahil olurdu. Doğan çocuk erkek olursa baba şenlik yapar, kız olursa üzülür, çocuğunu uğursuz sayardı. Bazen diri diri kız çocuğunu toprağa gömenler vardır. Bazıları da fakirlik korkusuyla çocuklarını öldürürlerdi. Kur’an, bu uygulamaları yasakladı.
Kültürel Hayat
Araplar bir yazıya sahip olsalar ve çeşitli antlaşmaları yazılı olarak yapsalar da kültür daha çok hafızalarda muhafaza edilerek nesilden nesile şifahi olarak aktarılıyordu. Dolayısı ile sözlü rivayet esastı. Yazı hafızaya yardımcı bir vasıta idi. İslâm’ın doğuşu ile birlikte, bu dinin okuma yazmaya verdiği öneme paralel olarak yazı da gelişmiş, okur-yazar sayısında artış olmuştur.
Kur’an, Mekkeli Müşriklerin peygamberimizi mecnun ve kahin gibi ithamlarla suçladıklarını ifade eder. Onun söylediklerini şiir, kendisini de şiir söyleyen şair gibi görürler. Kur’an’ın bu pasajlarını iyi anlamak için Arapların kültürel hayatında yeri olan şiiri ve şiirle ilgisi olan kahinliği iyi anlamak gerekir.
Araplar arasında nesir muteber değildi. Şiir önemli bir yere sahipti ve şiir sanatı çok gelişmişti. İslam öncesi hayata ışık tutmaktaydı. Şairler, mensup olduğu kabilenin kahini idi. Burada Kur’an’ın cinlere özel bir yer ayırdığını da hatırlatmak gerekir.
İslam öncesi Arap toplumlunda anlayışa göre cinler ve insanlar farklı alemlerde yaşamaktaydılar. Bu alemler yakın olduğu için cinlerle insanlar bir şekilde iletişim kurabilmekteydiler. İletişimi gerçekleştirecek kimselerin özel niteliklere sahip olmaları gerekiyordu. Cinler gizli olanı bilme gücüne sahip oldukları özel bilgileri, özel nitelikteki insanlara bildirilerdi. Bunlar şairlerdi. Şairler kahinliklerinden dolayı özel bir yere sahiptiler ve şiirlerini cinlerden alırlardı. Burada Peygamberimize şair denmesinin münasebetini şu şekilde kurabiliriz:
Peygamberimiz vahiy aldığını söylediğinde Müşrikler itiraz ederek peygamberimizi şairlikle suçladılar. Çünkü kendilerinden farklı olarak peygamber insan ötesi alemle bağlantısını ifade ettiğinde onlar sahip oldukları şair ve kahin anlayışından dolayı olsa olsa onun bir şair olabileceği düşüncesini öne çıkardılar.
Ahlaki Durum
Arapların cahiliye dönemindeki davranışları kaynaklarda “Mesalibü’l-Arap”(Arapların ayıpları) diye isimlendirilmiştir. Bunlar kibir, asabiyet, gasp, içki, zina, intikam, kan davası, yetim malı gibi şeylerdir. Tabi genel olarak kötü davranışlar yaygın olmakla birlikte bunlara yaklaşmayan kişiler de vardı. Hz. Ebubekir’in bunlardan biri olduğu bilinmektedir.
Kur’an’ın kavram dünyasında “Cahiliye” kavramının önemli bir yeri vardır. Kur’an, İslam öncesi döneme ve İslam’ın tasvip etmediği her şeye “Cahiliye” demektedir. Burada “Cahiliye” kavramına ayrıntılı olarak yer vermeyeceğiz. Ayrıntılı bilgi için “Kur’an’da Cehaletin Kaynakları” isimli yazımıza bakılabilir.
Arapların kötü davranışları yanında güzel davranışları da mevcuttu. Bunlara da “Fezailü’l-Arap ismi verilmiştir.
c-Ekonomik Hayat
Arap yarımadasının ekonomisi genellikle ticarete dayanıyordu. Bunun yanında tarım ve hayvancılık da önemli bir yere sahipti. Kur’an’ın indiği dönemde ticarette öne çıkan ve başarılı olan kabile kış ve yaz seyahatleri ile Kureyş kabilesi idi.
Ticari amaçla Arabistan’ın değişik yerlerinde panayırlar kurulur, bu panayırlarda şiir yarışması düzenlenir ve kabileler arası ihtilaflar da çözülürdü. Burada ticari hayatın ekonomik hareketliliği sağlamasından öte siyasi birlik açısından önemi vardı. Daha önce ifade ettiğimiz gibi Araplar Cahiliye döneminde siyasi birlikten yoksun olmasına rağmen ticareti hareketlilik bir birlikteliği ortaya çıkarıyordu.
Kur’an’a baktığımızda geçmiş milletlerin örneğin Şuayb (as.)’ın kavminin ticari hayatlarından ve yaptıkları ticari hilelerden bahseder. Aslında burada tüm insanlığa mesaj vermek amaçlanırken Kur’an’ın indiği topluma da hatırlatma yapılır. Bu tür pasajları anlamada kanımca Mekke’de ticaret yapanların ticari alışkanlıklarını bilmek önemli olacaktır. Kureyş tacirleri de Şu'ayb kavmi gibi ticârete hîle karıştırıyor, eksik ölçüp yanlış tartarak kalpazanlık yapıyorlardı. Kureyş kabîlesi ticaretle geçinirlerdi. Kışın Yemen,yazın Şam taraflarına ticaret kervanları gönderirlerdi. Bol para kazanan kabiliyetli tacirler, aynı zamanda tefecilikle de halkın kanını emerler, tartı ve ölçüde hîle yaparak halkı aldatırlardı.
Kur’ân-ı Kerim’de bildirildiği gibi Kureyşliler, kış ve yaz mevsimlerinde olmak üzere yılda iki kez seyahat (Rihlateş’-Şitâi ve’s-Sayf) tertipliyorlardı; kervanları kışın Yemen’e, yazın da Suriye’ye sevkediyorlardı. İslâm'ın doğduğu sırada Kureyş'in yaz ve kış seyahatleri Hâşim ve kardeşlerinin tanzim ettiği biçimde devam ediyordu. Arabistan’da seyahat eden kervanlar sürekli yağmalanma tehlikesi ile karşı karşıya kalırken, Kureyş kervanlarına dokunulmazdı. Yol kesiciler, bilmeden Kureyş kervanlarına saldırırlarsa, onların Harem bölgesi sakinleri olan Kureyş'ten olduklarını öğrenir öğrenmez serbest bırakırlar ve mallarını iade ederlerdi. Bu hususa Kur’ân- Kerim’de işaret edilmektedir: “Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken bizim (Mekke’yi) güven içinde kutsî bir yer yaptığımızı görmediler mi”?[26]
106.Kureyş suresindeki (Kureyş'e kolaylaştırıldığı, evet, kış ve yaz seyahatleri onlara kolaylaştırıldığı için , Onlar, şu evin Rabbine kulluk etsinler,ki, Kendilerini açlıktan doyuran ve her çeşit korkudan emin kıldı. ) pasajları anlamak için Arabistan yarımadasında mevcut güvenlik durumunu bilmek önemlidir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi o dönemlerde güvenlik sorunu vardı. Hiç kimse kendi kabilesinin sınırları dışına çıkmaya cesaret edemezdi. Öldürülme, yakalanma, yağmalanma riski vardı. Böyle bir manzara içerisinde Kureyş kabilesinin güvenlik içinde ticaret yaptığını, ticaret yaparken onlara dokunulmadığını görüyoruz. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Kureyş Kâbeyle ilgili bir çok hizmeti yerine getiriyordu. Bu hizmetlerinden yani bir bakıma Kabe’nin kendilerine sağladığı imkanlardan dolayı çevrede tanınmaktaydı. Kendilerine “Kabe’nin hizmetçileri” denmekteydi ve kendilerini “Ben haremliyim veya ben Allah’ın haremindenim” diye ifade ediyorlardı. Bu da onlara tehlike anlarında güvenlik sağlıyordu.
Yazımızda Kur’an öncesi Arap Yarımadası’nın ve Arabistan’ın tarihi şartlarıyla ilgili genel bilgiler verdik. Bunlardan bazısının Kur’an’ı anlama noktasında irtibatını kurmaya çalıştık. Tabi ki o dönem şartlarını bilmenin Kur’an’ı anlamaya yapacağı katkı bizim ifade etmeye çalıştığımız kadar değildir.
(Sonraki yazı: Kur’an Öncesi Dini Hayat)
İLGİLİ KAYNAKLAR
-Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, çev.Salih Tuğ, İrfan yay., İstanbul, 1993
-Osman Keskioğlu, A.Himmet Berki, Hz. Muhammed ve Hayatı, DİB yay., Ankara, 1993,
-W.Montgomery Watt, Kur’an’a Giriş, çev.Süleyman Kalkan, Ankara Okulu, Ankara, 2000
-Mevdudi, Tefhim’ul-Kur’an, çev.kurul, İnsan yay.
-İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, DİV yay., Ankara, 1993
-Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Yeni Ufuklar Neşriyat
-İbrahim Sarmış, İlk Dönem İslam Tarihi, Anadolu Ü. yay., Eskişehir, 2002
3.Eyl.2007