31 TEMMUZ 2010
İSTANBUL, 14:33
 
ANASAYFA
DÜŞÜNCE
DİN
DIŞPOLİTİKA
SİYASET
TOPLUM
KÜLTÜR

İLETİŞİM
YAZARLAR
İnternet Sitenizi Kullanırken Özgür Müsünüz?
   
KUR'AN'IN ANLAŞILMASI VE GÜNÜMÜZE TAŞINMASI (III) / ALİ KARATAŞ
Kur’an’ı Anlamada Kur’an Öncesi Araplarda Dini Hayatı Bilmenin Önemi
 
Kur’an’ı Kerim’e baktığımızda önceki din ve bu dinlerle ilgili anlayış, düşünce ve yaşam tarzlarına atıflar yapıldığını görürüz. Tarihin bir anında beliren Kur’an vahyi insanlığa yeni düşünceler sunmakla birlikte, önceki inançların uygulamalarını reformize ederek devam ettirmiştir. Çünkü o kendi ifadesi ile öncekileri-Tevrat ve İncil’i-tasdik edicidir (3.Ali-İmran/3.), adeta bir zincirin halkasıdır. Bundan dolayı son halkayı iyi anlamak ve Kur’an’daki bu tarz pasajları iyi değerlendirmek için bu pasajlara konu olan Kur’an öncesi dinlerin durumlarının incelenmesi gerekir. Biz de yazımızda Kur’an öncesi dini yaşamla ilgili bilgiler verip bunları bilmenin Kur’an’ı anlamada önemli olduğunu birkaç örnekle ifade etmeye çalışacağız.
 
Kur’an Öncesi Dini Guruplar
 
Arapların arasında İslam’dan önce Mecusilik, Putperestlik, Sabiilik, Haniflik, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi dinler yayılmış ve Araplar üzerinde birçok tesir meydana getirmiştir. Özellikle putperestlik Araplar arasında yaygınlaşmış ve onlar üzerinde derin izler bırakmıştır. Diğer taraftan Mekke, içindeki kutsal yapı Kabe sebebiyle birçok inanca beşiklik etmiştir. Bütün inanç sahipleri, dinsel tören ve ibadetleri sebebiyle Kabe’ye ilgi duymuşlardır.
 
Kur’an, kaynağı vahiy olduğu için Yahudilik ve Hıristiyanlığa “Ehl-i Kitap” diye hitap etmiştir. Onlarla ilgilenmiş, polemik ve diyaloga girmiştir. İnançlarına ve davranışlarına atıf yapmış, müntesiplerinden bazılarını överken bazılarını da uyarmış ve kınamıştır.(3.Ali-İmran/75-78.)
 
a- Yahudilik
 
Arabistan'a giren semâvî dinlerden en önemlisi ve eskisi Yahudiliktir. Medine çevresi ile Yemen hâriç tutulursa, Yahudiliğin Araplar arasında pek fazla ilgi görmediği müşahede edilmektedir. Yemenle birlikte Hayber, Vadi’l-Kura ve Fedek gibi Hicaz’ın bazı yerlerinde de Yahudiler mevcuttur. Mevcut Yahudiler de Filistin kökenli idiler. Milâttan sonra II. veya III. yüzyılda Yesrib’e yerleşen Evs ve Hazrec ile Yahudiler arasında meydana gelen sürtüşmeler bu dinin bölge Arapları üzerinde pek etkili olmamasına yol açmıştır. Bununla birlikte Evs ve Hazrec’den bazı Arapların Yahudi din adamlarına gelerek bu dini kabul ettikleri de söylenmektedir. Yemen’de ise Yahudilik sınırlı da olsa yayılmıştı.
 
Yahudiliğin Araplar arasında ilgi görmemesinde, onların kendilerini Allah’ın seçilmiş halkı olarak görmelerinin rolü vardır. Çünkü Araplar, kendilerini propagandacıların altında bir seviyede kabul eden bir dine girmeye kolay kolay yanaşmazlardı. Ayrıca Yahudiler mal temin etmeye verdikleri önem kadar dinlerini yaymak için çalışmamışlardır. Bunun yanı sıra o dönemde Yahudilerin vefasız, fitne çıkaran ve mal düşkünü olarak şöhret bulmaları Arapların hoşuna gitmiyordu. Yemen’de Zûnüvâs’ın Hıristiyanlara yaptığı zulümler ve Medine’deki Yahudilerin Evs ve Hazrec’e karşı olumsuz tutumları da Arapları onlardan soğutmuş olmalıdır. Öte yandan Yahudiliğin birçok hükmünün bedevîlerin hayat tarzlarına uygun olmamasının da bu dinin Araplar tarafından kabul görmemesine sebep olduğu söylenebilir.
 
2. Bakara/97. ayette Yahudilerin Cebrail’e düşmanlık beslemesinden bahsedilir. Bu ayetin içeriğini anlamada Yahudilerin nezdinde Cebrail’in konumunu bilmek önemlidir. Bazı hadislere göre Medine Yahudilerinden bir kısım bilgin, Cebrail’i “Yahudilerin düşmanı” olarak tanımlıyordu. Bunun üç sebebi vardı: birincisi, Yahudi tarihinin ilk dönemi boyunca başlarına gelen bütün felaket haberlerinin Cebrail tarafından kendilerine aktarıldığını düşünüyorlardı, böylece Cebrail onların gözünde bir “kara haberci” oldu (güzel haberlerin taşıyıcısı ve bu nedenle kendilerinin “dost”u olarak gördükleri Mikail'in tersine); ikincisi, Muhammed (s)'e mesajı getirenin Cebrail olduğunun Kur’an'da defalarca tekrarlanmasıydı, halbuki Yahudiler yalnızca İsrail soyundan gelen birinin ilahî vahye mazhar olabileceğini düşünüyorlardı; ve üçüncü olarak, Cebrail aracılığıyla vahyedilmiş olan Kur’an'ın bazı Yahudi inanç ve davranışlarının şiddetli eleştirileriyle dolu olması ve onları Hz. Musa'nın hakiki mesajına karşı olmakla itham etmesiydi.
 
2. Bakara/89. ayette de Yahudilerin Peygamberimizi kıskandıkları ifade edilir. Onların kıskançlıklarının sebebi şudur: Onlar sahip oldukları seçilmişlik düşüncesinden dolayı kitaplarında geleceği ifade edilen peygamberin kendi soylarından olmasını düşünüyorlardı. Fakat peygamber onların soylarından gelmeyince Hz. Muhammed’e kıskançlık beslediler. Getirdikleri, yanlarında olan kitabı tasdik edici olmasına rağmen kabul etmediler.
 
b- Hristiyanlık
 
Hıristiyanlık, Yahudilik’e nazaran Araplar arasında daha fazla yayılmıştır. Bunun sebepleri ticaret, kölelik ve misyonerliktir. Yayılma işinde Bizans’ın Araplarla yaptığı ticaretin etkisi büyüktür. Ticaretle uğraşan Araplar gittikleri yerlerde Hıristiyanlığı benimsedikten sonra dönüşlerinde kendi yurtlarında da yaymaya çalışmışlardır. Bizanslılar Arap yarımadası sahillerinde kiliseler kurmuşlardır. Bu kiliselerin misyoner faaliyetleri ile Hıristiyanlığı yaymada büyük etkisi olmuştur.
 
Bir diğer etken de köleliktir. Bir çok Hıristiyan köle Arap şehirlerinde özellikle Mekke ve Medine’de  dinlerini yaymak için büyük bir gayret göstermişlerdir.  Hatta ilk başta Müslüman olan kölelerin çoğunluğunun Hıristiyan olduğu bilinmektedir.
Kur’an’daki ayetlere bakıldığında Hıristiyanların Allah’ı çocuk edinmesine dair inançlarının mevcut olduğunu görürüz. Onlarla ilgili Kur’an pasajlarının değerlendirilmesinde konuyla ilgili inançlarını incelemek yararlı olacaktır. Çalışmamızın boyutunu genişletmek istemediğimizden burada sadece işaret etmekle yetindik.
 
c- Mecusîlik
 
İslâm'ın doğduğu sırada Sâsânî imparatorluğunun resmî dini olan Mecusîlik, Araplar tarafından pek fazla itibar görmemekle birlikte İranlılarla ilişki içinde bulunan bir kesimin bu dini benimsediği de kaynaklarda zikredilmektedir. Ancak bunun önemli bir sayıya ulaşmadığı kesindir. Çünkü Irak’ta Sâsânî imparatorluğuna bağlı Hîreliler bile Mecûsiliği değil, Hristiyanlığı kabul etmişlerdir. Bunda Sâsânîlerin, Mecûsiliğin ulusal bir din kabul etmelerinin, bu yüzden yaymak için çalışmamalarının etkisi vardır. Ayrıca Sâsânîler dinlerini yaymaktan ziyade, siyâsî ve ekonomik hakimiyete önem vermişlerdir.
Araplar arasında İranlıların efsane ve hikayeleri yaygındı. Kaynaklarda bir İranlı şahsın peygamberimize gelip Kur’an’ın anlattıklarını öncekilerin masalları olarak nitelendirdiği nakledilir.
 
d- Sâbiîlik
 
Sâbiîler Kur'an-ı Kerim'de, Ehl-i kitap olarak bilinen Yahudiler ve Hıristiyanlarla birlikte anılmış, bunlardan Allah'a ve ahiret gününe inanıp salih amel işleyenler için Rab'leri katında mükâfat bulunduğu, korkularının olmayacağı ve üzüntü çekmeyecekleri bildirilmiş; ayrıca Arapların yaşadığı çevrede bulunan diğer gruplarla birlikte Sâbiîler de zikredilmiş, Allah'ın kıyamet günü bunlarla ilgili hükmünü vereceği belirtilmiştir.
 
Sâbiîlerin kimler olduğu ve inançlarıyla ilgili değişik görüşler ve tartışmalar vardır. Biz bunlara girmeyeceğiz. Ancak şunu da ifade etmek isteriz ki Kur’an’da diğer dinlerle birlikte zikredilmiş olmasından dolayı o bölgede Sabilerin yaşadığı söylenilebilir.
 
e- Putperestlik
 
Araplar, başlangıçta tevhid inancına sahiptiler. Kâbe, tevhid inancının simgesi idi. Putperestlik onlar arasına dışarıdan sokulmuş ve daha sonra Allah’a şirk koşmayı âdet haline getirmişlerdir. Zamanla esnâm (tekili: sanem), evsân (tekil: vesen) ve ensâb (tekili: nasb) denilen putlara, heykellere ve dikili taşlara tapmaya başlamışlardır. Putperestliğin doğal sonucu olarak put evleri şeklinde çok sayıda tapınak yapılmıştır. Araplar tapınakları takdis ederler, onların yanında kurban keserlerdi. Ancak bütün bu tapınaklar, Kâbe’nin itibar görmesini asla engelleyememişti.
 
Araplara putperestliğin nerden geldiğiyle ilgili farklı görüşler bulunmaktadır. Görüşlerin farklı olması neticede buradaki putperestlik olgusunu değiştirmeyeceği için konuyla ilgili görüşleri burada nakletmeyeceğiz.
 
Kur’ân-ı Kerim’de müşriklerin Vedd, Süvâ’, Yeğûs, Yeûk ve Nesr adlı putlarından bahsedilmektedir (71.Nuh/23.) Arabistan’da bunlardan başka çok sayıda put bulunuyordu.
 
Arapların bazıları cinleri yeryüzünde oturan ilahlar olarak kabul ederler, cinlere taparlardı ; meydana gelen pek çok olayı onların yaptığına inanırlardı. Allah’la cinler arasında akrabalık bağı olduğunu ileri sürerler, cinleri Allah'a ortak koşarlardı (6.En’am/100) Tabiat olaylarında ortaya çıkan ses ve gürültülerin cinlerin çeşitli şekillere girmeleriyle oluştuğuna inanıyorlardı. Sonunda bunların zamanla putları mekan edindiklerine inanmaya başlamışlardı. Allah’ın meleklerden çocuk edindiğine inananlar vardı. Allah onların bu düşüncelerine ret mahiyetinde şöyle buyurur: “Rahman çocuk edindi” dediler. Hâşâ; hayır; melekler şerefli kılınmış kullardır”.(21.Enbiya/26.)
 
Başka bir ayette ifade edildiğine  göre müşrikler melekleri Allah’ın kızları olarak görmekteydiler.( 37.Saffât/150.) Onların bu düşüncelerinin temelini bilmek için toplumda kadının ve kız çocuklarının konumunu bilmek gerekir. Buna göre kızlar değersiz bir pozisyona sahip, erkek çocukları ise üstün ve önemli bir konuma sahipti. İşte bundan dolayı oğlanları kendilerine layık görürken kızları Allah’a layık görmekteydiler. Bir görüşe göre de Allah’ın cinlerden oğulları bulunduğuna da inanıyorlardı.
 
Putperestliğin yayılmasından sonra da Araplar diğer tanrı ve putlarının yanında Allah’ı tanıyorlar, O’na putlara tanıdıklarından daha üstün sıfatlar veriyorlar, O'nun adına yemin ediyorlardı.(35.Fatır/42.) Kur’an öncesi Arap şiirine bakıldığında bu düşüncenin izleri görülmektedir. Müşrikler, putlardan ayrı olarak kendilerini, gökleri ve yeri yaratanın Allah olduğunu biliyorlardı.(39.Zümer/38; 29.;Ankebût/63.) 
 
Cahiliye döneminin başlıca tapınma şekillerine gelince, müşrikler put evlerinde dua, secde ve tavaf ederler, adakta bulunurlar, kurban keserler, sadaka verirlerdi. Bu tür ibadetlerin başlıca gayeleri ise sağlık, afiyet, servet kazanmak, savaşlarda zafer elde etmek, erkek çocuk sahibi olmak için putların ilgi, yardım ve şefaatine nâil olmaktı. Görüldüğü gibi putlara karşı bu tapınmalar ve saygılar dünyevî maksatlara yönelikti. Çünkü müşrikler ahirete inanmazlardı; yeniden dirilmeyi “eskilerin masalları” sayarlardı. Bu yaygın inkara rağmen sayıları az da olsa ahirete inanan kimseler vardı.
 
Araplar arasında putlara saygısızlık edenler de olurdu. Onlar dünyevî menfaat için bunlara taptıklarından ve putların huzurunda fal oklarıyla çektikleri kuranın bazen kendi istekleri doğrultusunda çıkmasını istediklerinden, arzuları gerçekleşmediği takdirde kızarlar ve putlara hakaret ederlerdi. Bu durum herkes tarafından kabul edilen bir putperestlik anlayışının olmadığını göstermektedir.
 
Hz. İbrahim’den intikal eden bazı ibadet ve gelenekler yerine getirilmeye devam ediliyordu. Bu durumda bile Araplar putperestlikten kurtulamazlardı; kabileler kendi putlarının önünde saygıyla durmaktan ve dua etmekten kendilerini alamazlardı. Mesela Yesribli hacılar Kâbe'yi tavaf edip, Arafat’ta vakfe yaptıktan ve Mina’daki görevlerini de ifa ettikten sonra Menât’a gider, onun yanında tıraş olur ve tazimde bulunurlardı.
 
Putperest Arapların inançlarına bakıldığında tevhidî gelenekteki unsurların bozulmuş haliyle de olsa devam ettirildiği görülmektedir. Hac, kurban ve tanrı tasavvurlarında İbrahimî geleneğin izleri bulunmakla birlikte sahip oldukları şirk anlayışı bu gelenekleri normal mecrasından saptırmıştır. Kur’an’ın bir çok ayetinde Allah’ın eşi ve benzeri olmadığı, mülkünde ortağı bulunmadığı, çocuk edinmediği ifade edilir.(25.Furkan/2.) Kur’an bu konuları ele alan ayetlerinde yukarıda ifade etmeye çalıştığımız müşriklerin inançlarını reddetmektedir. Bunlar Kur’an’ın indiği toplumun gerçeklerini göz ardı etmediğini göstermektedir. Neden bunların Kur’an’da sıkça zikredildiği aslında “Cahiliye” toplumunun gerçekleriyle bağlantılıdır. Dolayısıyla Kur’an’ın bu pasajlarının anlaşılması müşriklerin sahip oldukları inançlarını anlamaktan geçecektir.
 
Müşriklerin inançlarını bilmenin ayetleri anlamaya katkısı açısından bir başka örnek olarak da şu ayeti verebiliriz: “Allah'ın yarattığı ekinlerle hayvanlardan Allah'a pay ayırıp zanlarınca, bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlarımıza) dediler. Ortakları için ayrılan Allah'a ulaşmıyor, fakat Allah için ayrılan ortaklarına ulaşıyor! Ne kötü hüküm veriyorlar?” (6.Enam/136.) ayetle ilgili şu yorum yapılır: “Müşrikler tabiat olaylarının Allah tarafından gerçekleştirildiğine inandıkları gibi  toprağın ürünlerini bitirenin de Allah olduğuna inandıklarından dolayı şükürlerinin bir işareti olarak tarım ürünlerinin bir kısmını Allah'a ayırıyorladı; aynı şekilde, kendilerine büyük yararı dokunan hayvanlardan belli miktarı da, yine onların yaratıcısı olan Allah için bir kenara koyuyorlardı. Fakat bunun yanı sıra, bir bölümü de putlarınca temsil edilen aile veya kabile tanrılarına sunuyorlardı. Çünkü, tanrılarının, tanrıçalarının, melekler, cinler, yıldızlar ve ölmüş atalarının ruhlarının Allah yanında kendileri için şefaatte bulundukları inancıyla, Allah'ın onlara karşı çok yumuşak ve lütufkâr olduğunu kabul ediyorlardı. Böylece, tüm bu şefaatçilerin de kendilerine karşı iyi davranacaklarını ummaktaydılar.” Bu ayet kendi uydurdukları, asılsız da olsa, bu uygulamada gösterdikleri samimiyetsizliklerinden dolayı müşrikleri kınamaktadır.
 
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Arapların sosyal hayatında yeminin önemi büyüktü. Hatta Allah adına yemin ettiklerini Kur’an’ı Kerim bizlere bildirmektedir.( 35.Fatır/42.) Kur’an’ın üslup özelliklerinden birisi de yeminin kullanılmasıdır. Yeminle başlayan ifadelerin Kur’an’da geçme sebebiyle ilgili değişik cevaplar verilmiştir. Aslında farklı cevaplar olabilmekle birlikte yeminin Arapların hayatında olması meselenin önemli bir tarafını ortaya koymaktadır. Kur’an, bu topluma inmiştir ve doğal olarak bu toplumun inanç ve düşüncelerini, hatta yemin de olduğu gibi konuşmalarındaki ifade özelliklerini de dikkate almıştır.
 
f- Hanîflik
 
Cahiliye döneminde Allah’ın birliğine inanan, putperestliği reddeden ve Kureyş'in yanlış âdet ve inançlarına karşı çıkan bazı kimseler vardı. Bunlara Hanîf (çoğulu hünefâ, ahnâf) denilmektedir. Tevhit inancına sahip olan Hanifler Hz. İbrahim’in dinini yaşatmaya çalışırlar, Yahudilik ve Hıristiyanlıktan uzak kalırlar, putperestlikle mücadele ederlerdi. Bunlar okur-yazar kişilerdi. Bir kısmı İbrânîce ve Süryânîce gibi dilleri bilirdi. Bunlardan bir kısmının Hz. İbrahim dinine en yakın din kabul ettikleri Hıristiyanlığı benimsedikleri nakledilmektedir.
 
Hanîfler topluca bir birlik oluşturamadıkları gibi müşterek bir ibadetleri de yoktu. Bireysel olarak dinî hayat yaşayan zahit kimselerdi. Kur'ân’ı Kerîmde:”İbrâhim ne Yahûdî idi, ne de Hıristiyan idi. O Hanîf idi. Müşriklerden de değildi.”(3.Âl-i İmrân/67.) buyurulmaktadır. Kur’an’ın bu pasajı orada mevcut olan inançlar açısından Hz. İbrahim’in önemini ortaya koymaktadır. Bu inançlar, onu kendilerinden görmektedirler. Halbuki Kur’an onların düşüncelerinin yanlışlığını ortaya koyarak Hz. İbrahim’in onların inançlarından olmayan, Hakk üzere yaşayan bir “Hanif” olduğunu deklere etmiştir.
 
(Sonraki yazı: Kur’an’ın indiği dönem vahye konu olan olayların bilinmesi)
KONUYLA İLGİLİ KAYNAKLAR
 
-Sıddık Ünalan, “Risalet Öncesinde Arap Yarımadasındaki Dinler ve Bir Peygamber    Beklentisi”, Fırat Ü., İlahiyat Fakültesi Dergisi, 6 (2001)
-Şemseddin Günaltay, İslam Öncesi Araplar ve Dinleri
-İsmail Cerrahoğlu, Tefsir usulü
-Ömer Ünal, “İslam Öncesi Arap Şiirinde Dini Motifler”, Doğu Edebiyatı Dergisi, 2003/9.
-Taberi, Camiu’l-Beyan
-Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an
-Ömer Özsoy, İlhami Güler, Konularına Göre Kur’an
-İbrahim Sarmış, İlk Dönem İslam Tarihi
 


14.Eyl.2007 

YORUMLAR (1)

sevcan-18.May.2008
saygı
gayet güzel
Araçlar
Mail Gönder
Arkadaşıma Gönder
Yazıcıya Gönder
Yorum Yaz
Tüm Yorumlar