İslam Islah mı edilmeli? / Hüseyin Işık
Batı’nın 19. yy.dan beri zorla kabul ettirdiği kültürel model ve anlaşılırlık bağlamları Arap-Müslüman dünyasına özgü kültürleri (Batı ve Doğu Müslümanlarının oluşturduğu eski Ortadoğu ve Mağrip kültürleri) öyle bir marjinalleşmeye sürüklemiştir ki, tarihsel, dinsel ve felsefî bakış açılarının ıslahı bugün acil önemde bir iştir.
(Muhammed Arkoun- İslam Üzerine Düşünceler – Metis Yay. Sf. 178 )
1- Muhammed Arkoun ve Benzerlerinin İslamî Tefekkürleri
Son asırda İran dışında İslam felsefesi üzerine düşünen nadir düşünce adamlarından biri Arkoun. Türk okuru tarafından iyi bilindiğini düşünmüyorum ve bu yüzden bu yazıya onun bu sözleriyle başlamak istedim. Bu makalede onun yukarıdaki sözlerinin şerhini yapacak ve İslamî düşüncenin ihyası üzerine birkaç söz edeceğim. Belirtmem gereken önemli bir husus ise; bu şerhi yapmam ya da onun tanınması gerektiğine inanmam onun düşüncelerini tasvip ettiğim anlamına gelmiyor. Ancak İslam üzerine söylenen sözlerin son dönemde fazlalaşması üzerine şarkiyatçı düşünceye saplanmış aydınlarımızı ya da bu düşüncenin karşıtı olanları bilmek adına bu tür şerhlerin gerekli olduğuna inanıyorum. Dilerseniz konumuza geçelim.
Batıyı secdegah olarak kabul edişimizden bu yana, İslam dünyası olarak İslam’ın ihyası – sanki İslam’ın bir ihyaya ihtiyacı varmış gibi – üzerine çalışmaya başladık. Fakat İslam’daki belli başlı ekollerin felsefeyi yasaklaması ve İslam üzerine konuşmayı yasaklamasından dolayı bu aşamada kısır kaldık. Aslına bakarsanız kısır kaldığımızı düşündük. İran’da İslam felsefesi üzerine yapılan çalışmalar gerçekten düşünsel açıdan çok doyurucudur. Fakat diğer İslam ülkelerinden de bu tür bir atılımı görmek mümkün olmadı. Seyit Sadr’ı bu alanda beri tutarsak diğer İslam ülkelerinde – İran dışında – pratiğe dökülen İslam felsefesi alanında söz sahibi olan belki de yegâne düşünür (1) Arkoun’dur. İslam’a karşı sıcak bir yaklaşımı var düşünürün. Fakat daha çok dışarıdan biri gibi konuşuyor. Yani bir İslam felsefecisi gibi değil de batının tüm pratiklerine boyun eğmiş bir şarkiyatçı gibi. Kesinlikle şarkiyatçı değil. Bunu açık yüreklilikle söyleyebilirim. Fakat çok fazla rasyonalist. Peki, İslam rasyonalist değil mi?
İslam tarih sahnesinde belirdiği ilk günden itibaren akılı temel alan bir din olarak diğer dinlerden ayrılmıştır ki Üstat Murtaza Mutahharî “aklın tatil edildiği yerde İslam’a yer yoktur” demiştir. Ancak İslam yaratıcının belirlediği tanım üzerinden bir aklı kabul eder. Yani rasyonalistlerin akıl tanımı ile İslam’ın akıl tanımı kesinlikle farklıdır. Bu da çok normaldir. Çünkü rasyonalistler senevî/düalist düşünceyi savunurlar, oysa İslam akıla senevî/düalist ölçütler içinde bakmaz. Daha açık konuşmak gerekirse rasyonalistler akıl ile kalbi ayrı ayrı şeyler olarak tanımlarlar yani bunları birbirlerinden bağımsız ve biri olmazsa diğeri var olabilir gibi görürler ancak İslam’da kalp ile akıl aynı şeylerdir. Yani ikisi de dünyayı anlamlandırmak üzere var olan enstrümanlardır.
Rasyonalistler hümanist ahlakı dünyaya yerleştirmek için yani deist düşüncenin taşeronluğunu yapabilmek için düalizm mantığını kabul etmişlerdir. Bu Eflatuncu düşüncenin mihenk taşlarından biridir ve aydınlanma ile birlikte Hıristiyan ahlakına da yerleşmiştir. Aslında aydınlanma-öncesi Hıristiyanlıkta ruh ile beden, akıl ile kalp iki ayrı şeymiş gibi addedilmezdi. Fakat aydınlanma ile senevî düşünce Hıristiyanlığa da nüfus etti. Bunun yanında bizler de bugün yukarıda bahsettiğimiz şeyler hususunda aydınlanmacı aydınlarla hemfikiriz. Ancak İslam hiç öyle demez. Elbette burada Molla Sadra’yı anmadan geçemeyeceğiz. İslam felsefecilerinin en büyüklerinden biri olan Sadra senevî düşünceye karşı İslam’ın savlarını çok iyi şekilde ortaya sunmuştur. Ancak burada bu konuya girecek değilim. Allah’ın izniyle ileriki yazılarda Molla Sadra ve onun hareket felsefesine değiniriz. Peki, biz neden bu konuda Avrupalı aydınlarla aynı fikirdeyiz?
Molla Sadra da dâhil olmak üzere İslam felsefecilerinin en şaşırtıcıları ve en etkileyicileri İran ve Irak kaynaklı medreselerden çıkmışlardır. Ve genelde eserlerini Arapça ve Farsça kaleme almışlardır. Ancak bizler İran ve Irak’ı gerek Osmanlı döneminde – Osmanlı’da İslam felsefesinin vasatının üzerine çıkamadığını hatırlarsak –gerekse Cumhuriyet döneminde bu bölgelerde ya bizim alabileceğimiz bir ilim olmadığını düşünerek ya da bu bölgelerdeki Şia nüfuzun fazlalılığını bahane ederek önemsemedik. Bu yüzden de felsefenin bir Batı tasarrufu olduğunu düşünerek bir şeyleri batıdan almaya koyulduk. Böylece akıl ve kalp, ruh ve beden düalizmini İslam’a da yerleştirmiş olduk. Aslında İslam’ı da böyle felsefesizleştirmemiş miydik? Fatımîler batınîdir, o zaman onlarda felsefe olmaz. İsmaililer sapkındır onların da felsefesi olmaz. Müntezile kelam yapıyor, hadisleri tartışıyor, bunlar sapmışlar bunlardan da alacak bir şeyimiz yok. Şia akıla çok başvuruyor, Buharî’deki hadisleri tartışıyor, onlardan da alacak bir şeyimiz yok. İşte bu şekilde İslam’ın felsefî yönü kendinden başkasını beğenmeyen kişiler tarafından yok edildi. Hâlbuki Fatımîler, İsmaililer İslam felsefesi alanında çok iyi çalışmalar yapmışlar ve ilerleme kat etmiştiler. Muntezile İslam tarihindeki ilk kelam tartışmalarından biri olan Allah kelamının zatî mi subutî mi olduğu tartışmasını ortaya sürmüştü. Şia ise senevî oluşa karşı durup eğer ruh vücuttan evvel yaratılmış olsaydı tenasühün (reenkarnasyon) var olabileceğini ancak tenasübün de İslam’ın kesin olarak karşı durduğu bir olgu olduğu göz önüne alındığında ruhun vücuttan beri bir şey olamayacağını ispatlamıştı. Ancak bizler tüm bu gelişmeleri bir tarafa bırakıp, bunları asla doğru olmayacak şeyler olarak kabul edip İslam’ın felsefesi olamayacağına inandırdık kendimizi yüzyıllarca. Daha sonra da bir şeyleri bizden farklı düşünen insanları müşrik ilan eden bizler bazı konulara yanıt aramak için döndük müşrik olduğu Kur’an-ı Kerim ile sabit olan Hıristiyan, Yahudi topluluklarının düşüncelerine yöneldik. Elbette kötü bir şey değildi ancak kendi içimizden olanları yok sayıp, bizden yüzde yüz farklı olan insanların düşüncelerinin nasıl İslam ile bir olduğunu düşünebilirdik. Ancak yaptık işte. Ve bugün Avrupalı aydınlarla İslam olarak, uzun süren bir cedel sonucunda kendi içimizdekileri öteki kılarak hemfikir olduk.
Tüm yukarıda anlatılanlara binaen söylemek gerekiyor ki İslam akıl (bu akıl kesinlikle kalpten bağımsız değildir) tabanlı bir dindir. Ancak rasyonalist değildir. Çünkü rasyonalizm düalisttir ve deisttir. İslam tüm bu söylemlerden beridir. Elbette İslam’ın rasyonalizmden ayrıldığı noktalar bununla sınırlı değildir. Ancak buradaki konumuza etkisi olacak farklılıklar bunlardır.
İslam rasyonalist değildir ancak Arkoun bir Müslüman olarak rasyonalisttir hem de fazlasıyla. Bu yüzden de düalizm çukuruna düşmüştür. Dünyaya Hegelci gözlerle yaklaşmaktadır. İslam’ı bir Hegelci gibi yorumlamakta ve kalp denilen algılama organının tüm işlevlerini reddetmektedir. Onun için dünya büyüden arındırılmış (2) koca bir köydür ve İslam’da bu köyde görülmemesine rağmen kabul edilen bir yaratıcının insanlara farz kıldığı bir din olarak yalnızca beynen idrak edilebileceği şekilde yaşanmalıdır. Çok etkileyici düşünceler ancak nedense bana çok desteksiz ve temelsiz geliyor. Öncelikle şunu sormak gerekiyor: acaba insanlar görmedikleri bir Yaradan’ı hangi enstrümanla tanıyacaklar ya da insanlar için acaba kalben inanmadıkları bir şeyi uygulamaya koyabildikleri bir ortam var mı?
İnsanlar Allah’ı yalnızca kalben idrak edebilirler. Ve bu bile kalbin de bir idrak aracı olduğuna dair söylemimizin doğruluğunu ispatlar. Ancak daha kuvvetli deliller isterseniz şöyle diyebiliriz: İnsanoğlu iki tür bilgiye/ilme sahiptir. Birincisi husulî, diğeri ise huzulîdir. Husulî belli bir araç ile elde edilen veridir. Ve bunlar da kendi içinde tasavvuri ve tasdiki diye ikiye ayrılır. Ancak biz burada bunlardan sadece husuliyi kalbin bir idrak aracı olduğuna dair savımızı ispatlaması açısından açıklamak istiyoruz. Husulî bilgi bir bilgidir ki insan onu bir aracı olmadan elde eder. Yani herhangi bir tanıma ihtiyaç duymaksızın onu idrak eder. Ya da çoğu zaman onun tanımını yapamaz. Ve onu idrak etmesi yalnızca kalp ile olur. Örneğin korku bunlardan biridir. İnsan korku şudur diye bir tanıma gidemez. Ancak hepimiz korkunun ne olduğunu biliriz. Bir denizin tanımlamasını yaptığımız gibi korkunun tanımını yapamasak da korkuyu kalbimiz ile idrak ederiz ve onun varlığını tasdik ederiz. İşte Allah’ı idrak etmek de husulîdir. Yalnızca kalp ile mümkündür. Ve her din için de husulî bilgi olmazsa olmaz bir gerçektir. Ancak Muhammed Arkoun gibi Müslüman aydınlar kalbi reddeder ve onun idrakte hiçbir yeri olmadığını düşünerek İslam’ı düalist mantıkla yorumlanın daha iyi olacağına kanaat getiriyorlar. Bunun kesinlikle İslam’la yakından uzaktan alakası yoktur.
Şimdiye kadar bizim için gereken şekilde Muhammed Arkoun’un İslamî tefekkürüne ve İslam felsefesi tarihi ile kelam ilmiyle ilgili bazı konuların açıklamasına değindik. Gerekli derkenarlar düşüldüğüne göre dilerseniz yazının başında alıntıladığım sözlerin şerhine geçeyim.
2- Şerh
Yazının daha başında alıntıladığımız italik bölüm Arkoun’un “İslam Üzerine Düşünceler” adlı kitabında bulunmakta. Bu kitapta Arkoun mensubu olduğu İslam diniyle büyük bir hesaplaşmaya giriyor. İslam’ı, hadisleri, İslamî mektepleri(mezhepleri), İslam tarihini ve İslamî tefekkürü/düşünceyi eleştirel bir görüşün yaylım ateşi arasında bırakıyor. Tüm buraya kadar bana göre iyi bir iş yapıyor. Yani bir anlamda İslam’ı eleştirirken, İslam’ın on dört asırlık süreçten sonra gerçekten sağlam bir düşünsel tabana oturup oturmadığını da bu şekilde sınama olanağı buluyor. Fakat Arkoun’un evvelki bölümde zikrettiğimiz düşünsel tabanı ona sağlıklı bir sınama olanağı vermiyor. Bir kere İslam’ı öylesine eleştiriyor ki bir ilahiyat uzmanı, bir İslam-bilimi uzmanı olmasına rağmen sanki hiçbir İslam kaynağını okumamış gibi görünüyor. Öyle eleştiriler getiriyor ki; eleştirilerinden şu sonuç çıkıyor Arkoun İslam İnkılâbı konusunda kulaktan doğma verilere ve gazetelerdeki şişirme haberlere kulak kabartmış. Yine anlıyoruz ki Arkoun İbni Sina, İbni Rüşt, İbni Haldun, İbni Arabî, Sicistanî, Hatem-i Razî, Molla Sadra, Şeyh Tusî, Mutahharî v.s… gibi İslam filozoflarından bihaber. Bihaber diyorum çünkü eğer bilip de halen İslam ümmetini hiç eleştirmeden bağlanan bağnazlar topluluğu olarak görme eğiliminde ise o zaman kendini gerçekten tam bir şarkiyatçı gibi addediyor demektir. Fakat ben bu işlek zekânın sadece belli kalıplarda düşünmeye itildiği için bu kadar vasat sonuçlar ortaya çıkardığını sanıyorum. Tüm bunlara rağmen yukarıda alıntılanan bölümdeki ifadeler şaşılacak derece bir reçete örneği çıkarıyor bizlere.
Batı’nın 19. Yy.dan beri zorla kabul ettirdiği kültürel model ve anlaşılırlık bağlamları Arap-Müslüman dünyasına özgü kültürleri(Batı ve Doğu Müslümanlarının oluşturduğu eski Ortadoğu ve Mağrip kültürleri) öyle bir marjinalleşmeye sürüklemiştir ki…
Bu bölümde yazarın birkaç iddiası var. Öncelikle o iddialara açıklık getirelim dilerseniz. Yazar şöyle diyor:
1. Avrupa zorla bir kültürel model kabul ettirmiştir.
2. Avrupa zorla bazı anlaşılırlık bağlamları kabul ettirmiştir.
3. Bu dayatmadan evvel Arap-Müslüman dünyasına özgü kültürler vardır.
4. Dayatma sonucunda evvelce var olan kültürler marjinalleşmişlerdir.
Yazarın bu iddialarını başlıklara ayırdığımızda gerçekten doğru şeyler söylediğini görebiliyoruz. Ve yazar gerçekten iddialarını mantıksal temellere güzel bir şekilde oturtmuştur, bu yüzden de burada yazarın iddialarının tez-antitez-sentez boyutundaki uyumluluğunu tartışacak değiliz. Fakat yazara sorulması gereken birkaç soru vardır. Bu sorulardan ilki şudur: Avrupa bir kültürel model dayatırken Arap-Müslüman kültürler neden kendilerini köşeye çekmek zorunda hissettiler?
Arkoun’un söyledikleri gerçekten bizlerin de evvelden üzerinde durduğumuz önemli konulardır. 19. yy.dan itibaren Avrupa bir kültür modeli dayatmıştır. Özellikle de Müslüman kökenli toplumlara bir sündürme politikası uygulamıştır. Fakat buradaki önemli nokta tüm bunlar yapılırken dayatmaya maruz kalan toplumlar neden ses çıkarmadılar? Sebep bazı aydınlarımızın belirttiği türden basit değildir aslında. Yani İslam her zaman başta olana karşı itaat etmeyi öngördüğü için ve yüzyıllardır halifeye karşı koşulsuz itaat söz konusu olduğu için bu halklar ayaklanmamıştır. Allah aşkına hangimize mantıklı bir yanıt gibi görünüyor.
Burada söz konusu İngiliz, Fransız’dır, halife değil. Diyelim İslam halifeye –Sizin veliniz Allah, Peygamber ve aranızdaki emir sahipleridir– ayeti gereğince itaati farz kılmış olsun – ki öyle değildir – ancak aynı İslam da – Yahudi ve Hıristiyanları kendinize efendi edinmeyin – ayeti gereğince de bu dayatmaya karşı durmayı emrediyor. Demek ki sebep daha başka bir şey. Şimdi bir diğer görüşe gelelim. Bazı aydınlarımız da diyorlar ki sömürge güçleri kuvvetliydi ve kimse onlara karşı ayaklanmaya cesaret göstermiyordu. Aslına bakarsanız sermayeyi temel alan bu görüş mantıklı bir görüştür ancak tüm bir sebebi yansıtmıyor. Yani ben burada neden ayaklanmadılar diye sordum, sonucunda başarılı olacaklarını ya da başarısız olacaklarını iddia etmedim ancak neden ayaklanmadılar diye sordum. Sermaye sahipleri güçlüydü bu yüzden cesaret edemediler. Cesaret edememenin altında acaba siyaset ve felsefenin birileri tarafından haram sayılmış olması yatıyor olmasın sakın? İşte burada bazı açıklamalar yapmak zorundayız.
Bilindiği üzere Abbasi devlet otoritesinin gücünü yitirdiği dönemlerde evvelden itikadî yorum olarak kabul edilen muntezile reddedilip Selçuklu devletinin de etkisiyle İslam devletinin resmi yorumu Eş’ari olarak belirlenmişti. Ancak bu aşamada bir şeye çok dikkat edilmesi gerekiyor. Mutezile hepimizin malumu felsefe tabanlı bir mekteptir. Olayları akıl eksenli ele alır ve bu şekilde yorumlar yapar. Ancak Eş’ari saf hadis eksenlidir. Yani İslam’ın çizildiğine inandığı sınırlarının, muhaddislerin belirlediği hadislerin tartışılmayacağını düşünür ve bu şekilde de felsefeyi haram sayar. İşte tüm değişimler içerisinde İslam ümmeti de Şia ve Zeydi-Hanefi kolları dışında felsefeden kopup bir tür tekke, dergâh ümmeti haline geldi. Elbette İslam’ın bu şekli almasında Gazali gibi İslam âlimlerinin de büyük önemi vardır. Çünkü onların benimsediği İslam görüşünce siyaset halifeden başkasına düşmeyecek bir olgu, felsefe ise çizilen sınırlardan başkasını düşünmeyen bir sistem halini almalıydı. Öyle de oldu. İslam ümmeti Eş’ari yorumu ile siyaset ve felsefeden koptu. Elbette İran ve Irak’ta felsefî çalışmalar devam etti. Çünkü bu bölgeler Eş’ari nüfusun değil Şia nüfusun fazla olduğu bölgelerdi. Fakat Arap Yarımadasında Eş’ariliğin kabulü işte bahsettiğimiz sonuçları doğurdu.
Yukarıda bahsettiğimiz sonuçlar Muhammed Arkoun’un da elde ettiği sonuçlardı ancak o bu sorulara yanıt verme eğiliminde değil. Onun ispatlamaya çalıştığı şey İslam kültürlerinin köşeye itilmiş olduğu gerçeğidir. Bu iddiasında da haklıdır ancak köşeye itilmekteki görünen neden Avrupa dayatması olsa da İslamî geleneği bir tür her şeye sabır etme şeklinde yorumlayıp, siyaset ve felsefeyi yok eden geleneğin de elbette en az Avrupa kadar etkisi vardır bu konuda. Yani bu gelenek Avrupalının ekmeğine yağ sürmüştür. Bakalım bu geleneğin uygulanmadığı yerlere göreceğiz ki Avrupalılar istedikleri başarılar elde edememişlerdir. Örneğin İran’da yapılan marjinalleştirme çalışmaları olumlu sonuçlar doğurmamıştır. Çünkü siyaset ve felsefenin işlevi H.1. ve 2. yy.daki etkisini devam ettirmiştir. Aydınlarımızın sunduğu savlar doğrudur. Koşulsuz itaat ve sermaye etkenleri göz ardı edilemez ancak yukarda belirttiğim nedenler ana etkenlerdir. Çünkü eğer siyaset ve felsefe yasaklanmamış olsaydı koşulsuz itaat ve sermaye gibi konulara çözümler evvelden getirilmiş olacaktı. Tıpkı bu yasağın söz konusu olmadığı bölgelerde çözüme ulaştırıldığı gibi.
Marjinalleşmenin bir diğer etkeni de kısaca değinmek gerekirse cehalettir. Yani halkın bu bölgelerde cahil oluşlarıdır. Bu var olan cehalet okuma yazma bilme oranı değildir. Elbette bu tür bir cehalet de söz konusudur ancak buradaki cehalet bilinçtir. Benim İslamî laçkalaşma adını verdiğim bir süreci imlemekte idrak meselesi. Ve bu konuyu burada işlemek konumuzdan sapmak demektir. Çünkü bu konunun içerisinde merciyyet makamının Eş’ari-Sünni yorumda bulunmamasından doğan sorun tartışılması ve merciyyet makamının neden gerekli olduğuna dair akli delillerin sunulması gerekecektir fakat bunun için ne yerimiz var ne de şu an konumuzun sınırları içerisinde böyle bir tartışmaya ihtiyaç var. Ancak biz yine de cehaletin de bir etken olduğunu belirtelim.
Arkoun’un iddiası doğrudur. 19.yy.dan itibaren uygulanan Avrupa sömürü siyaseti, Arap-Müslüman kültürlerini marjinalleştirmiştir. Fakat bu hareketin meyvesinin kolay toplanmasının sebebi yukarıda belirttiğimiz nedenler üzeredir. Şimdi dilerseniz Arkoun’dan alıntılanan cümlenin devamının şerhine bakalım.
…tarihsel, dinsel ve felsefî bakış açılarının ıslahı bugün acil önemde bir iştir.
Bu aşamada aklıma takılan bazı sorular var. Örneğin; acaba Arkoun hangi İslamî mektebin bakış açısının değişmesinden yana? Bunun yanıtını da aynı kitabın satırlarında bulmak mümkün. Görülüyor ki Arkoun hiçbir mektebin bakış açısından memnun değil. Bu yüzden de İslamî tefekkürün ana bakış açılarından tarihsel, dinsel ve felsefî bakış açılarının radikal bir değişime tabii tutulmasını istiyor. Buna da “ıslah” diyor. Bir müddettir eline kalemi alan İslamî tefekkürün ıslahından bahsediyor. Fakat ilginç taraf şudur ki ıslahı İslamî tefekkürde yapmak isterlerken yönelttikleri eleştirilerden bu isimlerin – ki bu isimler içinde Arkoun da var – İslam’ı ıslah etmeye çalıştıklarını görüyoruz. Oysaki denilen söz doğrudur, İslamî tefekkür bir ıslaha ihtiyaç duymaktadır ancak İslam’ın bir ıslaha ihtiyaç duyduğunu iddia etmek gerçeği yansıtmamaktadır. İslam’a eleştiriler yöneltenler ıslah edilmesi gereken konulara arasına imamet, velayet, vahiy, kalp v.s… gibi İslam’ın özüne ait olan Kur’an-ı Kerim ile belirlenmiş şeylerin ıslah edilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Bu ise İslamî tefekkürün ıslahı değil İslam’ın değiştirilmesidir. Yani bir anlamda İslamî dünya görüşünü Avrupaî dünya görüşüne çevirmeye çabalıyorlar. Aslına bakarsanız Avrupaî bir tarzda yetişen aydınlarımız İslam’ı tanımaya çabalamıyor aksine İslam’ın kesinlikle Avrupaîleşmesi gerektiğini iddia ediyorlar. Arkoun da aynı yanlışa düşmüştür. Aklî delil olarak ortaya attığı şeyler sadece zahirin değerlendirilmesidir ancak Arkoun gördüğü ile görünmeyeni değerlendirip onu yok saymaya yönelmiş ve bu şekilde de İslam’ın Avrupaîleşmekten başka şansı olmadığına kanaat getirmiştir. Öyle ki İslam’ın üstüne basa basa aksini belirtmiş olmasına rağmen, Arkoun ısrarla İslam’ın laikleşebileceğini bile iddia etmektedir. Elbette burada laikliği tartışıp neden İslam’ın buna karşı olduğunu anlatacak değilim. Fakat bu örneği vermemin nedeni Arkoun gibi aydınların “ıslah” sözcüğü altında neleri tartıştığını göstermektir. Şimdi gelelim yukarıdaki iddianın şerhine.
Arkoun’un ilk iddiası İslam’ın tarihsel bakış açısının ıslah edilmesinin gerektiğidir. Gerçekten can alıcı bir iddiada bulunmuş. Ve gerçekten önemli bir düşünce. Neden mi?
Emevîlerden itibaren bilindiği üzere İslam tarihi iktidarın isteği üzerine yazılmış ve gerçeği yansıtmayacak şekilde düzenlenmiştir. Ve İslam tarihinin bu yanlış yansıtılışına inanan insanlarla aksini iddia edenler arasında büyük ayrılıklar ortaya çıkmış ve İslamî mektepler arasında husumetler baş göstermiştir. Bunun yanında İslam ümmetinde tarihi eksik ve yanlış yazılan sadece İslam değildir, İslam ümmetinin okuduğu kaynaklarda kendi kentlerinin ve Avrupa’nın tarihi de yanlış ve/veya eksiktir. Avrupa tarihini şarkiyatçıların kaleminden öğrenen Müslümanlar “hayali Avrupa”ya âşık olmuşlar ve böylece Arkoun’un bir diğer iddiasının da doğruluğu kanıtlanmıştır. İslam felsefesinin yani İslamî dünya görüşünün ıslahı da işte bu noktada söz konusu olmuştur. Yanlış öğrenilen İslam tarihi ve hayali Avrupa sevdası İslam felsefesini bir çıkmaza düşürmüştür (3). Aslına bakarsanız Arkoun’un ıslah edilmesini önerdiği alanlar birbirlerine bağlıdır ve birinin ıslahı diğerinin ıslahını gerektirir. Örneğin tarihî bakış açısı ıslah edilirse dinsel bakış açısı da ıslah edilecektir, bunun yanında tüm bunlara bağlı olarak felsefe de ıslah edilecektir.
Ben Arkoun’un ıslah edilmesini önerdiği bakış açılarının ıslahında hemfikirim onunla. Ancak elbette ıslah edilirken Kur’an-ı Kerim’in sınırlarının gözetilmesi şartıyla. Islah şarttır ancak nasıl bir ıslah olacak?
3. İslamî Düşüncenin İhyası
Bu konuda söyleyecek çok söz olmasına rağmen yukarıda konumuz ekseninde yaptığım analizlere dayanarak sizlere kısa birkaç çözümden bahsedeceğim. Ancak bir başka makalede bu konuya da değinip İslamî düşüncenin ihyası için tam olarak neler yapılmalıdır izah etmek gerekir. Bunun yanında bizim söyleyeceklerimizden elbette çok daha fazlasını bulabileceğiniz kitaplar vardır. Ve bunların en güzeli Üstat Şehit Murtaza Mutahharî’nin “İslamî Düşüncenin İhyası” başlıklı çalışmasıdır. Bu çalışma içerisinde bizim tespitlerimizin de temellerini oluşturan daha birçok analizi bulabilirsiniz. Üstat’ın diğer kitapları da İslamî tefekkürün neden bu hale geldiğini anlayabilmek açısından önemlidir.
İslamî düşüncenin ihyası için ne yapılmalıdır? Aslında sorulabilecek en son soru bu olsa gerek çünkü verilebilecek birçok yanıtı vardır. Fakat biz bu soruyu sorarak sizlere neleri yıkmaya çabalamamız gerektiğini göstermeye çabalıyoruz.
Nasıl ihya edilecek İslamî tefekkür? İslamî tefekkürün ıslahı Kur’an-ı Kerim’in yeniden ele alınışı ve sünnet, hadis gibi başvurulan kaynakların akli delillerle yeniden düşünülmesi ile olacaktır. Ya da İslamî tefekkür kavramı reddedilecektir. Çünkü İslamî tefekkür İslam’ın hayata yansıdığı kadar vardır. Bu şekilde İslam felsefesi ve tefekkürü güncel hayata indiği sürece yeniden yorumlanacaktır. Yani bugüne kadar yapılmayan teklif budur. İslam felsefesiyle ilgilenen şahıslar İslam’ın felsefeden yoksun olduğunu iddia ederlerken çözüm olarak İslam’ın yaşanmak zorunda olduğunu söylememişlerdir. İslamî düşüncenin ihyası İslam’ın yaşanması ile mümkündür. İnsanların İslam’ı yaşamaya karar verdikleri gün yeniden İslam’ın en iyi şekilde nasıl yaşanabileceğini, İslam’ın siyasetten ne anladığını, ruh ya da beden gibi, velayet, imamet, nübüvvet, adalet gibi kavramlar yeniden düşünülmeye başlanacaktır. Uzak bir iddia gibi görünse de hiç de öyle değildir. H.2. hatta 3. yy.a kadar insanlar İslam ile içli dışlı oldukları ve hayatlarında İslam’la oldukları için İslam felsefesi büyük bir gelişme göstermiştir. Ancak daha sonra ganimetten alınan payın artması, fetihler ve bunlara bağlı gelişen sermaye artışı ile İslam’ın insanların hayatlarından bağımsızlaşması İslamî felsefenin de vasatlaşmasını getirmiştir. Tabii diğer etkenleri de evvelki bölümlerde zikretmiştik.
Hâsılı kelamı, İslamî düşüncenin ihyası İslam’ın günlük hayata girdiği süreçte gelişecek ve kök salacaktır. İslam felsefesi üzerine konuşulur ve bu geleneği çok iyi şekilde yaşatırız ancak İslam felsefesi İslam’ın günlük hayatta boy göstermediği bir dönemde hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Son olarak şöyle diyebiliriz; İslam’ın kamusal alanda açıkça yaşanması İslamî tefekkür için bir neşet sebebi olacaktır. Ve bu da sadece pratikle olacaktır çünkü Sadi Şirazi’nin ifadesiyle amelsiz ilim bal üretmeyen bir arıya benzer…
____________________
1) Yani elbette başka isimler de var ancak bu insanlara felsefeci denilemez. Daha çok fıkıh ya da hadis âlimi görüntüsündeler. Hoş İslam birilerinin gayretleri sonucu felsefesiz bir düşünce sistemi haline gelmedi mi? Yani bu anlamda belki sizler fıkıh ya da hadis âlimlerine de felsefeci diyebilirsiniz. Elbette bu görüşe de şapka çıkarabiliriz.
2) Dünyanın büyüden arındırılması: Hegel’in modern düşünce sistemini kuramlarken görünmeyen alana ait her türlü veriyi yok saymasına dayalı düşüncesine verdiği isim. Bu şekilde düalistler kalbi, beyinden ayrı bir organ olarak ele alıp reddediyorlar ve ona ait verilerin yok sayılması gerektiğinde karar kılıyorlar.
3) Burada anlattığım şeyler Eş’arî yorumuna mensup Ehl-i Sünnet fırkasının mensupları için geçerlidir. Bu makalede diğer İslamî mektepleri merkeze almadım. Çalışmanın ana muhatabı Ehl-i Sünnet cemaatidir.
10.Eki.2007