31 TEMMUZ 2010
İSTANBUL, 14:32
 
ANASAYFA
DÜŞÜNCE
DİN
DIŞPOLİTİKA
SİYASET
TOPLUM
KÜLTÜR

İLETİŞİM
YAZARLAR
İnternet Sitenizi Kullanırken Özgür Müsünüz?
Ebu Hureyre isnatlarına yazılan reddiyenin reddi / Hüseyin Beheşti
 
 

Hamd önde de sonda da Allah’adır(a.c).
Allah’ın salât ve selamı yarattıkları içerisinde en güzeli, sırrının koruyucusu, âlemlere rahmet, Ebu’l Kasım’a ve onun tertemiz, pak Ehli Beyti üzerine olsun.
Kovulmuş şeytandan Allah’a – tebarek Teâlâ –  sığınırız.

"Bizler size hakkı getirdik, ama çoğunuz hakkı istemiyorsunuz."(Zuhruf 78)

Giriş

Geçen günlerde üzerine bazı naklî deliller getirerek Ebu Hureyre’nin güvenilir ravi olmadığını ispatlama yoluna gitmiştik. Ancak gerçekten büyük bir “üstat”tan dehşetengiz tenkitler aldık. Belirtmek gerekiyor ki yöneltmiş oldukları eleştiri okları karşısında kendimizi bir kez daha yoklamadan edemedik. Öncelikle bu “âlim”imizden Allah (a.c) razı olsun ki o bizim konuşmalarımızı bir kez daha gözden geçirmemize ve sarf-ı nazar etmiş olduğumuz yerleri görmemize sebebiyet vermiştir. Çevremizde böyle âlimlerin olduğunu görmek bizlere İslam adına ümitlendirmektedir. Molla Kasım beye teşekkür edip bizim için yazılmış olan reddiyeye birkaç derkenar düşmek istiyorum.

Bilmenizi isterim ki bu yazıda İslamî tefekkür geleneğine uyarak şerh usulünde Molla Kasım beyin iddialarını değerlendireceğim. Böylelikle evvelce yazılmış reddiyeye yanıt olarak yalnızca naklî delilleri değil aynı zamanda aklî delilleri de kullanmış olacağım.

Naklî deliller sorununa gelince: Bir önceki yazıda Şia ve Sünnî kaynaklarında ortak olan rivayetleri ele almıştım. Ve yazdığım rivayetlerin tümü senedi kuvvetli rivayetlerdi. Bunun yanında şunu da söylemem gerekiyor ki Ebu Ca'fer el-İskafî’nin güvenilirliğini sorgulayan Molla Kasım Bey kesinlikle bu şahsın şeceresine bir göz atmalıdır. Eğer şeceresini incelerse hazret de anlayacaktır ki o çok güvenilir bir adamdır. Bunun yanında hazretin Ebu Ca'fer el-İskafi’ye ait yorumları hakkında yazmış oldukları reddiyenin şerhinde birkaç kelam edeceğim yüce Yaradan nasip buyurursa.

Şerh

Hüseyin Işık'ın Ebu Hureyre hakkında dillendirdiği isnatlar yeni olmayıp, Ezher eski müderrislerinden Mahmud Ebu Rayye'nin 40 yıl önce yazdığı hakaret dolu eserlerinden (Advaün ale's-Sünneti'l-Muhammediyye, Şeyhu'l-Madira) yapılmış alıntılardır. Oradaki iftiralara karşı, Sünni dünyadan her biri hacimli 10 civarında reddiye yazılmıştır. Bazıları Türkçe'ye tercüme edilmiştir. (Mesela: Muhammed Ebu Şehbe, "Sünnet Müdafaası", 2. cilt, Rehber Yayınları, Ankara 1990).

Ebu Hureyre’nin güvenilir ravi olmadığına dair naklî delilleri dillendirdiğimiz bir önceki makalede tarih boyunca birçok tarihçi tarafından (özellikle Sünnî) sahihliği tartışılmadan kabul edilmiş olan kaynaklardan yararlanmıştık. Ancak Molla Kasım beyin bizlere sunmuş olduğu kaynaklar yalnızca Sünnî çevre tarafından kabul gören ve diğer taraftan sahih olmadıkları binlerce aklî delille ispatlanabilecek kaynaklardır. Bunun yanında cedel etmenin, yanlış kıyas yaparak hakkı saptırmanın haram olduğunu bilen bir âlim olmasına rağmen Molla Kasım Bey, cedel etmiş ve yanlış kıyaslara yönelip hakkı saptırmıştır.

Bu konunun üzerinde birazdan duracağız ancak öncelikle yukarıdaki iddialara dönelim. Molla Kasım Mahmud Ebu Rayye’nin telif eserinde binlerce hakaretin olduğunu iddia ediyor. Gerçekten önemli bir iddia ancak şu soruyu sormadan geçemiyorum: Acaba sayın hazret “hakaret” derken neden bahsediyor? Hakaret sözcüğünün altına sakladığı anlam ne acaba? Yoksa hakaret derken Mahmud Ebu Rayye’nin küfrettiğini mi iddia ediyor? Yani bu küfretmenin sebbetmek anlamındaki küfür mü olduğunu iddia ediyor? Yoksa hakaret derken asla uygun olmayan isnatlara mı bu yakıştırmayı yapmış? Eğer Mahmud Ebu Rayye’nin ve benim dillendirmiş olduğum isnatlara “hakaret” tanımını yapıştırmışsa binlerce defa hayret. Çünkü bu isnatları biz yalnızca dillendirdik. Bu sözler eğer hakaretse öncelikle hakareti yapan bunları rivayet eden sahabe ve tabiinden şahıslardır. Daha sonra da Buharî, Müslim, Ebu Hanife gibi âlimler. Molla Kasım bizden önce onların hakaret ettiklerini savunmaktadır. O zaman da yine bir başka yere işaret edip, demek ki sahabe ve tabiinin de sözlerinin eleştirilebileceği gerçeğini bize sunmaktadır.

Burada bana öyle geliyor ki Molla Kasım Bey “hakaret” sözcüğünü “gerçeği saptıran isnatlar”ı tanımlamak için kullanmış. Ancak hazrete üzülerek söylemem gerekiyor ki söz konusu isnatları dillendiren bizler değil, Resul (s.a.a)’ün sahabeleri ve tabiinden olanlardır. Daha sonrasında şöyle bir soru daha sormak gerekiyor: neden Mahmud Ebu Rayye beyin dillendirdiği şeyler hakaret olarak değerlendirilmelidir? Hazret’in bakış açısından başka bir şeyleri savunan insanlar yoksa hakaret eden şahıslar olarak mı savunulmalıdır? Bunu savunan Hazret Molla Kasım, Resul’ün “ümmetimin ayrılığından bereket doğar” hadisini neden bu kadar çabuk unutmuştur? Sebebi çok açıktır: üstat cedel etmektedir ve bu yüzden de söylediği şeylerin aklî delillerini pek fazla göz önünde bulunduramamıştır. O da bir insandır hata yapmıştır diyor ve şerhime devam ediyorum.

Üstat daha sonra şöyle buyuruyor: “oradaki iftiralara karşı…” Yine bir saldırı. Bu sefer de Mahmud Ebu Rayye’nin dillendirdiği isnatları iftira olarak addedip, Hz. Resul (s.a.a)’ün sahabelerine ve tabiinden olan insanlara iftiracı demektedir Molla! Daha sonra da şöyle devam ediyor: “Sünnî dünyadan her biri hacimli…” Hazretin nicelik ve nitelik üzerine yapılan tarihi tartışmadan da bihaber olduğu ortada. Yazılan eserlerinin değerli olmasının sebebini hacimlerine bağlıyor. Ancak yanılıyor. Çünkü eserlerin değerleri içeriklerindedir. Bunun yanında bir başka gerçeği bertaraf etmeyi de ihmal etmiyor üstat. O da yine Sünnî çevreden bu hacimli eserlere bir reddiye olarak hacimli kitaplar yazılmış olması gerçeğidir. Bu iddialarından dolayı hazreti insafa çağırıyor ve biraz daha araştırmasını rica ediyorum. Geçelim bir diğer iddianın şerhine…
     
Bu reddiyelerden biri, Saddam'ın katlettiği âlimlerden Abdü'l-Mün'im Salih el-İzzi'nin eseri olan "Difaun an Ebi Hureyre" dir.
Orada ayrıntıları ile tespit edildiğine göre Ebu Hureyre (Allah ondan razı olsun) Hz. Peygamber (s.a.v.) ile 4 yıldan biraz fazla beraber olmuştur. Ancak Müslüman oluşu, Medine'ye gelmeden 7 yıl öncedir.
Yani Ebu Hureyre (r.a.) hicretin ilk yıllarından itibaren, Yemen'e gelen elçiler vasıtasıyla hadis işitmeye başlamıştı. Üstelik rivayet ettiği hadislerin sayısı 5000 değil, 1500 civarındadır.
 
Burada da hazret, Ebu Hureyre’nin Müslüman oluşuyla ilgili konuya değinmiş ve onun 5 sene kadar Resul (s.a.a) ile birlikte olduğunu savunmuştur. Buna delil olarak da Abdü'l-Mün'im Salih el-İzzi'nin eseri olan "Difaun an Ebi Hureyre" eserini göstermiştir. Ancak unuttuğu bir nokta var ki orada zikredilmiş rivayet senetlerinin muhkemlik derecesidir. Bunun yanında bir önceki yazımızda zikrettiğimiz kaynakların yanına eklemiş olduğumuz “daha birçok Ehl-i Sünnet kaynağında” ibaresini görmediğinden yalnızca bir kaynağa sarılarak amacının ispat değil cedel olduğunu bize bir kez daha ispatlamıştır. Bunun yanında ondan gelen hadis rivayetlerinin sayısı konusuna gelince; Molla Kasım Bey rivayetlerin 5000 civarında değil 1500 civarında olduğunu savunuyor. Burada ona ve bu şüphede olan diğerlerine kitaplara yakin etmiyorlarsa Kütüb’üs Sitte’yi açıp hadisleri tek tek saymalarını tavsiye ediyoruz. Bunun yanında var sayalım ki dedikleri gibi Ebu Hureyre 1500 civarı hadis nakletmiş olsun. Bu onun güvenilir bir ravi olduğunu asla ispatlamaz. Çünkü Ebu Hureyre’den gelen Hz. Resul (s.a.a)’nın Miraç’a çıkışı üzerine olan hadis bile onun güvenilir olmadığını ispatlamaya yeter de artar bile. Dileyenler Sahih-i Buharî’de bu konuyla ilgili hadislere bakabilirler. Allah ile Allah Resul’ü (s.a.a) arasındaki namaz pazarlığını konu edinen bu hadise ne diyecek acaba Sayın Molla!

Örneğin Bahreyn valiliği sonrası Hz. Ömer'in Ebu Hureyre'nin mal varlığına yönelik tutumu sadece ona değil, bütün valilerine karşı takındığı genel idari tavrıdır. Hz. Ömer'in yaptırdığı tahkikat sonucu Ebu Hureyre haklı çıkmış, hatta bunun üzerine Hz. Ömer onu tekrar Bahreyn'e vali olarak göndermek istemiş, ancak Ebu Hureyre bu görevi kabul etmemiştir. Hz. Ömer'in Ebu Hureyre'yi dövdüğü, ya da hadis rivayet ettiği için kırbaçlattığı gibi iddiaların hepsi "yalan"dır. Zira birçok sahih rivayette, bizzat Hz. Ömer'in Ebu Hureyre'den hadis nakletmesini istediği kayıtlıdır.

Hazret bir kez daha kendi görüşüne dayanarak dini yorumlamaya çalışıyor. Bu düştüğü hatadan Molla’nın bir an önce kurtulmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum. Daha sonra ona şöyle sormak istiyorum. Halife Ömer başka hangi valisine Ebu Hureyre’ye davrandığı gibi davranmıştır? Bunun yanında eğer sizin iddianız doğru ise Halife Ömer insanları töhmet altına koyan, suizan eden bir insandır. Çünkü o hiç araştırmadan valilerine böyle davranıyor ve onlar hakkında zanna düşerek günah işliyordur. Daha sonra bir diğer korkunç iddianız gerçekten dimağımı uyuşturdu. Siz Halife Ömer’in Ebu Hureyre’yi dövdüğü ve ona hadis söylemeyi yasakladığı gibi rivayetleri “yalan” olarak adlandırmışsınız. O zaman sahabe ve tabiin yalan mı konuşuyor? Demek ki sahabeden ve tabiinden yalan konuşanlar da varmış. Siz Ebu Hureyre’yi temizlemek için doğruyu söyleyen sahabe ve tabiinden olan insanlar hakkında insanı töhmete düşüren iddialarda bulunuyorsunuz. Eğer Ebu Hureyre konusunda bu insanlar yalan konuşmuşsa, Ehli Sünnet’in sahabeler üzerine temellendirdiği düşünce sistemi çökecektir, bunu da biliyorsunuz öyle değil mi? Bir de hazret bu noktadaki tüm iddialarını kaynaksız bırakmıştır. Saf cedel ve kıyasla bizleri suçlarken kendisi kendi dünyasını yıkmış ve yerle yeksan etmiştir.

Hz. Ali, Ebu Hureyre'nin son derece saygı duyduğu ve sevdiği Ashab-ı Kiram'dandır. Hz. Ali'nin onu yalancılıkla itham ettiğine dair hiçbir güvenilir kaynakta sağlam bir haber yoktur. Bu isnad ve iftira, sadece İbn Ebi'l-Hadid'in "Şerhu Nehci'l-Belağa"sında, aşırı Şii'lerden Ebu Ca'fer el-İskafi'ye dayandırdığı senetsiz bir haberde geçmektedir ve makbul değildir. Hz. Ali'nin onu "tekzip" ettiği koca bir yalandır.

Öncelikle Hz. Ali’nin(a.s) Ebu Hureyre’ye saygı duyduğunu hiçbir muteber tarih kitabı yazmamaktadır. Aksine Taberi, Zemahşeri gibi tarihçiler onun hem Hz. Ali saflarında olup hem de Muaviye’ye hizmet eden bir ikiyüzlü olduğunu söylemişlerdir. Bu tarihi bir gerçektir. Sayın Molla siz gece gündüz bunun bir yalan olduğunu söyleseniz de kendi reyinizle dini yönlendirmenizin bir anlamı yoktur. Muteber kaynaklar, muteber raviler vasıtasıyla bu gerçeği açık etmişlerdir. Bunun yanında sizin Ebu Ca’fer el-İskafi’ye aşırı Şii olarak tanımlamanız gerçekten sizin gibi bir âlimin ilmine yakışmayacak derecede cahilane bir davranıştır. Bir insanın ravi olarak güvenilir olup olmadığına dair delil ne zamandan beri onun mezhebi olmuştur. Bunun hadis ilminde hiçbir önemi yoktur. Bir ravinin güvenilirliği daha başka kısaslarla belli olur. Tam da bu yüzdendir ki Sahih-i Buharî’de Şia ravilerden gelen yüzlerce hadis vardır. Ancak tekrar tekrar belirttiğim gibi Sayın Molla yalnızca cedel niyetinde olduğu için ne dediğinin farkına varamamaktadır. Hz. Ali’nin(a.s) Ebu Hureyre’nin mürtetliğini açıklaması gerçeğini de bir yalan olarak adlandıran hazretin bu konuda da ne gibi bir delili var onu merak ediyorum. Yoksa yine mi aşırı Şiilerden yakınacak?

Hz. Aişe'nin "Kezebe Ebu Hureyre" şeklide kurduğu cümle üzerine yazılmış müstakil makaleler vardır. O devirde hicazlılar "kezebe"yi, "ahtae" (hata etti, yanıldı) anlamında kullanıyorlardı. İbnü'l-Esir de buna işaret etmiştir. Nitekim Hz. Aişe, bir keresinde Ebu'd-Derda (r.a.)'nın rivayet ettiği bir hadis için de yine "kezebe" demiştir. Urve b. Zübeyr İbn Abbas'ı, Hz. Ömer Semure'yi aynı kelimeyle tenkid etmişlerdi. Hz. Aişe (r.anha)'nin Ebu Hureyre'yi (ki cenaze namazını Ebu Hureyre kıldırmıştır) "mürted"likle nitelediğini söyleyen yazar, ve onun bu sözlerine kalben itimad edenler, bir büyük sahabiyi kafir saydıkları için kendileri -maalesef- dinden çıkmış olmaktadırlar. Tevbe ve tecdid-i iman etmedikçe bunlara "mü'min" denemez. Ebu Hureyre (r.a.), fitne zamanlarında herkesle iyi geçinen, herkese hakkı söyleyen, Medine'ye geldiği ilk dönemlerde açlıkla imtihan olmuş, mazlum ve mücahid bir sahabidir. Hz. Peygamber'in ona yönelik özel tebşirat ve tebcilatı vardır....
  
Hazret bu sefer de “kezebe” sözcüğünden tutturmuş ve rivayetin ikinci kısmını görmezden gelmiş. Rivayet şöyle: Ümm’ül Müminin Aişe buyurdu: “Ebu Hureyre çok yalan söylüyor; o, Resulullah (s.a.a) adına da bir sürü yalan hadis uydurmuştur.” Diyelim ki kezebe hata yapmış olsun. İkinci kısımdaki “yalan hadis” mevzuu ne oluyor. Yoksa hazret bu rivayeti yalnızca görmek istediği gibi mi gördü? Bu kadar basit yollarla sorunlara çözüm getirdiğini düşünen bir âlim! Sayın Molla! Topluma önderlik eden insanların düşünce dünyaları biraz geniş olmalı. Birazdan sizin muhayyilenizin ne kadar da kuvvetli olduğunu göreceğiz Hz. Musa (a.s) konusundaki sözlerinizin şerhinde. Keşke düşünce dünyanız da o kadar geniş olsaydı! Bunun yanında Ebu Hureyre ile aynı kutsal kitabın muhatabı olan ben ve benimle aynı düşüncede olanları kibarca kâfirlikle itham etmeniz de bir âlimin eğitici ve öğretici kimliğine aykırı. Benim Ebu Hureyre’nin güvenilir ravi olmadığı üzerine getirdiğim deliller gibi bariz birkaç delili siz de benim kâfirliğim üzerine getirip insanların benim kâfirliğime yakin etmelerini sağlamanızı ümit ediyorum. Diğer türlü Ebu Hureyre’yi kurtarayım derken kendinizi zan altında bırakarak kul hakkı ile Rabbin huzuruna çıkacağınızı hatırlatırım.

Hz. Musa'nın elbiselerinin taş tarafından kaçırılması ve çıplak kalması, tamamen Allah'ın yardımıyla gerçekleşmiş bir mucizedir. O sayede, İsrailoğulları'nın "bunda bir deri hastalığı var veya husyeleri büyük" (fıtık nereden çıktı?) şeklindeki dedikodularından kurtulmuştu. Nitekim buna Ahzab Suresi'nin 69. ayeti şöyle işaret eder: "Ey iman edenler! Siz de Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın. Nihayet Allah onu, dedikleri şeyden temize çıkardı. O, Allah yanında şerefli idi". Şimdi biz bu ayeti, "Musa" kelimesi yerine "Ebu Hureyre"yi koyarak, Hüseyin Işık'a bir nasihat cümlesi olarak haykırmak istiyoruz.

Yine cedele yönelmiş bir insanın gerçeği saklama çabasını gözler önüne seriyor Molla! Hadisi yorumluyor ama yarım yamalak. Bakın diyelim ki Molla’nın dediği gibi taş Hz. Musa’yı temizlemek için ayaklanmış olsun. Peki, Hz. Musa (a.s)’nın taşı dövmesi ne oluyor? Taşın inlemesi de mi bir mucize? Bunun yanında acaba Hz. Musa’nın temizlenmesi için rezil olması mı gerekliydi? Kasım Bey sizi sıhhatli düşünmeye davet ediyorum. Hz. Musa’nın vücudunda bir deri hastalığı olmadığını kanıtlamak için avret yerleri açık dolaşması mı gerekliydi? Mantıklı bir insanın bu delilleri kabul etmesi mümkün mü? Cedel etmek için değil, gerçekleri anlatmak için alın kaleminizi elinize. Cedel haramdır. Bir İslam âliminin cedel etmesi bizi gerçekten hayretlere düşürüyor. Diğer taraftan Ahzab suresi 69. Ayeti kerimesinde hitap edilen kitlenin içinde Ebu Hureyre de vardır. Ayeti değiştirip benim adımı oraya koyma zahmetine katlanmayın. Çünkü Allah “Musa’ya eziyet edenler gibi olmayın” derken direkt Ebu Hureyre ve onun zihniyetindekileri muhatap almıştır.

Ölüm meleği'nin gözünün çıkması meselesine gelince; bu konuda yazarın kendisinden nakil yaptığı İbn Kuteybe, "Muhteli‏fü'l-Hadis"inde: "Musa'nın çıkardığı göz hayali ve temsilidir; hakiki göz değildir" demektedir. Başka bir yorum: "Hz. Musa, meleği kendisine hücum edecek bir insan sanmış ve nefsini müdafaaya kalkışmıştır. Bu da kasdı olmaksızın meleğin gözünü çıkarmasına sebep olmuştur"...
Hz. Musa'nın insan suretindeki ölüm meleğini tanıyamamış olması garipsenecek bir şey değildir. Zira melekler İbrahim ve Lut (a.s.)'a da insan suretinde gelmişler ve onlar bunu önce farkedememişlerdi. Hz. İbrahim onları tanısaydı yemek ikram etmezdi. Keza Hz. Lut da tanımış olsaydı, kavminin onlara kötülük edeceğinden korkmazdı. Melek Meryem (a.s.)'e de gelmiş, o da onun melek olduğunu anlayamamıştı. Tanısaydı, ondan Allah'a sığınmazdı. Aynı şekilde, insan kılığında iki melek Hz. Davud'un yanına girerek onun huzurunda davaya durmuşlardı. O da melek olduklarını tanıyamamıştı. Cebrâil (a.s.) Peygamber (s.a.v.)'e gelerek ona "iman"ı sormuştu. O da kendisini tanıyamamış; "bu seferki hariç onu her gelişinde tanımıştım" demişti...

Molla’nın bu seferki iddiaları diğerlerinden çok daha ilginç. Ancak bu sefer doğru cümleler de etmiş. Molla şöyle iddia ediyor: “Hz. Musa ölüm meleğini tanımadı ve bu yüzden ona saldırdı”. Hz. Musa’nın ölüm meleğini tanımaması mantıklı bir iddia ve diğer Peygamberler (a.s) hakkında söylenenler de gerçekten olmuş olaylar. Ancak Molla’nın gözden kaçırdığı yine hadisin diğer taraflarıdır. Öncelikle şunu söyleyelim Azrail’in gözü yoktur. Melekler Peygamberlere insan kılığında görünmüştür bu da doğrudur. Ve Azrail’in gözünün olması bu aşamada bize doğru görünebilir. Ancak Hz. Musa’nın ölüm meleğini dövmesinin akabinde meleğin Allah’ın yanına gitmesi ve orada geçen konuşma ne olacak? “Melek Rabbine dönüp şöyle dedi: “Beni, ölmeyi istemeyen bir kuluna doğru gönderdin, o da vurup gözümü çıkardı.”Allah-u Teâlâ meleğin gözünü kendisine geri çevirip şöyle buyurdu:“Kulumun yanına dön ve de ki: Dünya hayatını mı istiyorsun? Öyleyse elini öküzün beline koy, eline ne kadar kıl çıkarsa onun sayısınca yaşayacaksın.” Bu ne oluyor peki? Bu sözlerden anlaşılıyor ki Hz. Musa’nın ona vurmasının sebebi onu tanımaması değil, ölmek istememesidir. Allah’ın seçilmiş Peygamberi bilmiyor mu bir kulun ölümü geldi mi ne bir an erken olur ne de bir an geç? Tam da belirlenen anda olur. Ya da Allah bu ayette buyurduğu şeyi, Sünnetullah olarak belirlediği şeyi, Hz. Musa için değiştiriyor mu? Hem hangi yolla? Çöp çekme oyunu gibi bir oyunla. Molla Kasım Bey, Ebu Hureyre’yi savunmak isterken Allah ve Peygamber’ine yakıştırdığınız şeylere bakar mısınız! Biraz insaf!

Gelelim Hz. Adem ile Hz. Musa'nın münakaşasına. Bu hadisin tek ravisi Ebu Hureyre (r.a.) değildir. Hadisin, Bezzar'ın Müsned'inde (I/274; no. 171) Hz. Ömer'den de ! rivayet edildiğini görüyoruz..
Ayrıca Ebu Ya'la'nın Müsned'inde (III/90, no. 1521), Hasan-ı Basri, Cündüb b. Züheyr el-Ezdi adlı sahabiden de aynı rivayeti nakletmiştir. Abd b. Humeyd'in Müsned'inde ise aynı hadis, Ebu Said el-Hudri (r.a.)'den rivayet edilmiştir. (s. 295, no. 949). Bu üç Müsned'in, Buhari ve Müslim'in Sahih'lerinden önce derlendiğini hatırlatalım.

Burada da Molla bir başka ravi daha getiriyor ve Halife Ömer’i bu hadise ortak ediyor. Ancak ben burada bir önceki yazıda yapmış olduğum hadis şerhini yenilemekte yarar görüyorum. Ve ravisi kim olursa olsun bu hadise güvenilmeyeceğini, bu hadisin Allah’ın masum peygamberlerine isnat edilemeyeceğini söylüyorum. 
  
Anlamaya değil karalamaya çalışan, ümmetin seçkin alimlerinin Peygamberin en seçkin sahabisi sayarak aziz bildikleri bir insanı küçük düşürmeye çalışan bu zihniyeti şiddetle tel'in ediyoruz. Kendi sözünü yazara haykırıyoruz: "Hayret! Binlerce defa hayret!". Bu arkadaşa, Allah'tan hidayet diliyoruz. Bir sözü, Allah Rasulüne ait olduğu halde onun değilmiş gibi göstermek ve alaya almak, onun olmayan sözü ona isnad etmekten aşağı değildir. Vesselam.

Makalemizin başından beri yaptığım şerhler sonucunda hepimiz, anlamaya çalışan tarafı da, karalamaya çalışan tarafı da gördük. Allah’tan biz imanen zayıf kulları için hidayet diliyorum elbette. Hazretin yaptığı gibi kendi nefsimi bu hidayet talebinden beri tutamam. Bunun yanında Molla’ya son tavsiyem İslam tarihini mezhebi kaygılardan uzaklaşarak okumasıdır. Bu şekilde Resullah’ın (s.a.a) en aziz sahabesinin kim olduğunu da, diğer olayları da çok netlikle görecektir. Eğer aşırı Şii korkusunu yenerse tabii! Vesselam…

huseyn_tr@yahoo.fr



6.Suba.2008 

YORUMLAR (4)

nedim aslan-9.Suba.2008

bu güzel yazı vesilesi ile mesele açıklığa kavuşmuştur.Allah razı olsun, selam ve dua ile...
ahmet tunahan-8.Suba.2008
Ebu Hureyre isnatlarına yazılan reddiyenin reddi / Hüseyin Işık
Evvela Allah rasulü (sav)in yakınında olmuş insanlara nasıl hitap edileceğini bilmemiz elzemdir.Hürmette kusur ederseniz yazdıklarınız kendiniz bağlar
Murat Kayacan-8.Suba.2008
Bir iki soru
“ümmetimin ayrılığından bereket doğar” Boyle bir hadis var mi? Ihtilaf rahmetse ittifak etmek azap olmaz mi?

"Cedel etmek için değil, gerçekleri anlatmak için alın kaleminizi elinize. Cedel haramdır." Nereden cikardiniz haram oldugunu?
mustafa koşaca-7.Suba.2008
selam
İnsanları hakka göre değerlendirmeliyiz, hakkı insanlara göre değil.

Mümin bir kulun iddalara yaklaşımı nasıl olmalıdır? sorusunu sormalıyız kendimize. İddaların kaynaklarını iyi analiz etmeliyiz ve bunu yaparken de saplantılarımızdan uzak durmali ve Allah'a sığınmalıyız. Bizler hakkı bulduğumuzda dört elle sarılmalı ve vesvese ve şüphelerden arınmak için Allah'a yalvarmalıyız. Mümin sözü dinler ve en güzeline uymaz mı!? Soruyorum.
Ayrıca Hüseyin Beyin şerhine katıldığımı bildirmek istiyorum.

Hakk aşıkları pervane olmalı gerilmiş bir yay değil!!!

Allah yar ve yardımcımız olsun.



Araçlar
Mail Gönder
Arkadaşıma Gönder
Yazıcıya Gönder
Yorum Yaz
Tüm Yorumlar