Muhammed Kur’an’ın yaratıcısıdır! Bu, İranlı ünlü reformist Abdulkerim Suruş’un, Hollanda’da tercümesi gelecek yıl yayınlanacak “Nebevi Tecrübenin Açılımı” isimli kitabında söylediği şey. Suruş bu görüşüyle radikal reformcu Müslümanların çoğundan daha ileri gitmiş oluyor. Suruş, bu söyleşide görüşlerini özlü biçimde dile getiriyor.
Abdulkerim Suruş, İran’da reform hareketinin entelektüel lideri sayılıyor. Başlangıçta Ayetullah Humeyni’nin destekçilerindendi. İslam Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında bazı resmi görevler de üstlendi. Bunlar arasında kültür ve eğitim reformu konularında Ayetullah Humeyni’ye danışmanlık da var. Ancak işler umduğu gibi gitmediğinden zaman içinde bu görevlerinden ayrılıp kenara çekilmeyi tercih etti.
90’lı yıllarda cumhuriyetçi aydınlar olarak “İslam demokrasisi” kavramını ortaya atanlar arasındaydı. Ama aşamalı olarak İslam devleti teorisinden tamamen koptu.
Suruş’un temel önermesi basittir: Dinden edinilen tüm beşeri bilgiler ve insani çıkarımlar tarihseldir ve hata ile malüldür. O, bu görüşle İran’daki din devletini zayıflatmaktadır. Çünkü dinden edinilen bütün beşeri anlayışların hata payı varsa hiç kimse Allah adına şeriatı temsil etme iddiasında olamaz. Hatta İranlı dinadamları bile.
Suruş, “Nebevi Tecrübenin Açılımı” kitabında, dinî bilginin hatalı olabileceği hakkındaki görüşünün bir yere kadar Kur’an için de doğru olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Suruş, Nasr Hâmid Ebu Zeyd ve Muhammed Arkun gibi aydınların yanında, Kur’an’a tarihsel yaklaşımı savunan az sayıdaki radikal reformist grup içinde sayılabilir.
Fakat Suruş, kitabında radikal yoldaşlarının çoğundan çok daha fazla ileri gidiyor. O, Kur’an’ın içinde oluştuğu kendi özgün tarihsel koşullarının ürünü olmakla kalmadığını, aynı zamanda Hz. Muhammed’in zihninden ve onun bütün beşeri sınırlılıklarından da çıkıp geldiğini iddia ediyor. Suruş diyor ki, bu söz, yepyeni ve türedi bir söz değildir. Ortaçağ düşünürlerinin çoğu daha önce bu meseleye değinmişlerdi.
Michel Hoebink
Bugünün büyü bozumunda ve modern dünyada “vahiy” gibi bir şey nasıl anlamlı görülebilir?
Vahiy “ilham”dır. Bu, şairlerin ve ariflerin tecrübe ettiği şeyin ta kendisidir. Gerçi peygamber bunu en üst düzeyde tecrübe eder. Modern zamanlarda biz vahyi şiir metaforuyla anlayabiliriz. Nitekim Müslüman filozoflardan biri şöyle demiştir: Vahiy, şiirin en üst derecesidir.
Şiir, bilim ve felsefeden farklı bir işleve sahip bilgi enstrümanıdır. Şair, harici bir kaynağın ona ilham ettiğini ve oradan bir şey algıladığını hisseder. Şairlik, tabii ki vahiy gibi bir yetenek ve kabiliyettir: Şair, halka yepyeni ufuklar açabilir. Şair dünyayı onlara bir başka açıdan gösterebilir.
Sizce Kur’an’ı kendi zamanının ürünü saymak mı gerekir? Acaba bu söz, aynı zamanda, Peygamber’in şahsının bu metnin oluşmasında faal hatta tayin edici bir rolü olduğu anlamına da gelmez mi?
Geleneksel rivayetlere göre Peygamber sadece aracıdır. O, Cebrail aracılığıyla indirilen mesajı aktarmıştır. Ama bana göre Peygamber, Kur’an’ın oluşmasında eksen bir role sahiptir.
Şiir metaforu bu noktayı açıklamada yardımcı olabilir. Peygamber tıpkı bir şair gibi, dışarıdan bir gücün onu etkisi altına aldığını hisseder. Ama gerçekte -veya ondan bile üstün, o halin ta kendisi- Peygamberin şahsı her şeydir: Yaratıcı ve üretici. Bu ilhamın içeriden mi, yoksa dışarıdan mı olduğu tartışmasının gerçekte burada anlamı yoktur. Çünkü vahiy zemininde iç ve dış arasında farklılık ve ayrım bulunmamaktadır.
Bu ilham Peygamberin “nefs”inden gelir ve her bir bireyin “nefs”i ilahidir. Ama Peygamber diğer kişilerden farklıdır. Bu yüzdendir ki o, nefsin ilahi olmasından haberdardır. O, bu potansiyel (bilkuvve) durumu fiiliyata dökmüştür. Onun “nefs”i, Allah’la bir olmuştur. Burada söylediğimi yanlış anlamayın: Allah’la oluşan bu manevi birlik, Peygamberin Tanrılaşması manasında değildir. Bu bir olma hali, Peygamberin boyu ve endamı ile sınırlıdır. Bu bir olma hali, Allah’ın ölçüsüne göre değil, beşeriyet ölçüsüncedir.
Arif şair Celaleddin Mevlevi, zıt gibi görünen bu durumu beyitlerine şöyle dökmüştür: “Allah’ın Peygamberle birliği, denizi sürahiye dökmek gibidir”
Peygamber, bir başka şekilde de vahyin yaratıcısıdır. Onun Allah’tan aldığı, vahyin mazmunu, muhtevasıdır. Ama bu muhtevayı, aldığı biçimiyle halka sunamaz. Çünkü o muhteva, halkın anlayabileceğinden çok yüksek ve hatta kelimelerin de ötesindedir. Bu vahyin sureti yoktur. Peygamberin vazifesi, sureti olmayan bu muhtevayı, herkesin ulaşabileceği bir surete büründürmektir. Peygamber, yine bir şair gibi, bu ilhamı bildiği dile, hakim olduğu üsluba, elindeki tasvir ve bilgiye intikal ettirir.
Onun şahsiyeti bu metni oluşturmada önemli bir rol oynar. Bütün bir hayatı; babası, annesi, çocukluğu ve hatta ruhsal halleri bunda rol sahibidir. Kur’an’ı okurken hissedersiniz ki, Peygamber kimi zaman mutluluk ve neşe içindedir. Halbuki bazen de hüzünlü olduğu çok açıktır. Sözleri ve ifade biçimi oldukça basit ve sıradandır. Bütün bunlar Kur’an metninde etkisini göstermiştir. Bu, vahyin tamamen beşeri yönüdür.
Öyleyse Kur’an’ın insani ve beşeri bir yanı da var. Yani Kur’an hatalı da olabilir mi?
Geleneksel açıdan vahiyde hata yoktur. Ama günümüzde çoğu müfessir, Kur’an’ın sadece Allah’ın sıfatları, ölümden sonra hayat, ibadet kuralları gibi dini konularda hatasız olduğunu düşünüyorlar. Vahyin, bu dünyaya ve insan toplumuna ilişkin meselelerde hatalı olabileceğini kabul ediyorlar. Kur’an’ın tarihsel olaylar, diğer dinler ve yeryüzüne dair pratik mevzular üzerine söyledikleri doğru olmak zorunda değildir. Bu müfessirlerin çoğunlukla çıkardıkları sonuç şudur ki, Kur’an’daki bu tür hatalar Peygamberin nübüvvetine halel getirmez. Çünkü Peygamber, kendi dönemindeki halkın bilgi düzeyine “inmiştir” ve onlara “kendi döneminin dili”yle hitap etmiştir.
Benim başka bir görüşüm var. Bendeniz, Peygamberin, farklı bir bilgiye sahip olmasına rağmen “kendi döneminin dili”yle konuştuğunu düşünmüyorum. O gerçekte, söylediğine inanıyordu. Bu onun dili ve onun bilgisiydi. Onun bilgisinin, çağdaşı olan insanların yeryüzü, evren, genetik hakkındaki bilgisinden daha fazla olduğunu düşünmüyorum. Bugün bizim elimizdeki bilgiye sahip değildi. Böyle olması onun peygamberliğine herhangi bir zarar getirmez. Çünkü o Peygamberdi, bilgin veya tarihçi değil.
Mevlevi gibi ortaçağlardaki filozof ve ariflere değiniyorsunuz. Kur’an hakkındaki görüşünüz ne ölçüde İslam geleneğine dayanıyor?
Görüşlerimin çoğunun İslam ortaçağındaki düşüncede kökleri var. Peygamberliğin çok umumi ve toplum katmanları nezdinde bulunabilecek bir kategori olduğu sözü hem Şii İslam’ında, hem de arifler arasında var. Büyük Şii kelamcı Şeyh Müfid, Şii imamlarını peygamber kabul etmez. Ama peygamberlerin sahip olduğu özelliklerin tamamını onlara yakıştırır. Aynı şekilde arifler de ilke olarak onların tecrübesinin peygamberlerin tecrübesinin cinsinden olduğuna inanırlar. Kur’an’ın beşeri bir ürün ve potansiyel olarak hata içerebileceği inancı, Mutezile itikadında Kur’an’ın mahluk olduğuna dayanılarak ima yoluyla söylenmektedir.
Ortaçağların düşünürleri esas itibariyle bu görüşleri açık ve derli toplu dile getirmediler elbette. Bunları dağınık biçimde ve örtülü olarak söylemesi tercih ettiler. Onlar, bu düşünceleri hazmetme kapasiteleri bulunmayan halkın kafasını karıştırmak ve karmaşa yaratmak istemiyorlardı. Mesela Mevlevi bir yerde der ki, Kur’an, Peygamber’in zihin aynalarıdır. Mevlevi’nin sözünün özünde gizli olan şudur ki, Peygamber’in şahsı, onun halleri, iyi ve kötü vakitleri, bütün bunlar Kur’an’a yansımıştır.
Mevlevi’nin oğlu, bunun da ötesine geçmiştir. O, kitaplarından birinde der ki, çok eşliliğin Kur’an’da caiz görülmesinin nedeni, Peygamberin kadınları sevmesidir. Bu nedenledir ki takipçilerine dört kadınla evlenme izni vermişti!
Acaba Şii gelenek, Kur’an’ın beşeri olduğu yönündeki düşüncelerinizi toparlayıp yaymanıza izin veriyor mu?
Geleneksel İslam’da, Mutezile’nin akılcı mektebinin, Eşariler ve onların Kur’an’ın ölümsüz olduğu ve yaratılmadığı inancı karşısında ağır yenilgi aldığı meşhurdur. Ama Şii İslam’da Mutezililer bir şekilde varlıklarını sürdürebilmiş ve zengin bir felsefi geleneğin gelişmesine zemin hazırlamışlardır. Mutezililerin Kur’an’ın mahluk olduğuna, yaratıldığına olan itikadları Şii kelamcılar arasında hemen hemen tartışmasız kabul görür.
Bugün görüyorsunuz ki, Sünni reformistler Şiilerin tavrına yakınlaşıyor ve Kur’an’ın yaratılmış olduğunu kabul ediyorlar. Ama İran’daki dinadamları, dinî anlayışın önünde yeni ufuklar açmak için Şii geleneğin felsefe kaynaklarından yararlanmayı reddediyorlar. Onlar, güçlerini, dini muhafazakarca anlama temelinde güçlendirmenin peşindeler. Peygamberlik gibi meseleler hakkında tartışma kapısını açmakla her şeylerini kaybedeceklerinden korkuyorlar.
Görüşlerinizin çağdaş Müslümanlar için ve ahlaki bir kılavuz olarak Kur’an’dan yararlanma yöntemi konusunda sağlayacağı getiri nedir?
Kur’an’ın beşeri olduğu yönündeki telakki, Kur’an’ın zâti ve ârızi yönleri arasında fark bulunduğunu görmeyi kolaylaştırabilir. Dinin bazı yönleri tarihsel ve kültürel olarak şekillenmiştir ve bugün artık konu olmaları mevzubahis değildir. Buna misal olarak, Kur’an’da öngörülen bedensel cezaları gösterebiliriz. Eğer Peygamber başka bir kültür çevresinde yaşıyor olsaydı bu cezalar muhtemelen onun mesajının bir parçası olmayacaktı.
Günümüz Müslümanlarının görevi, Kur’an’ın özündeki mesajı zamanın akışına tercüme etmek olmalıdır. Bu, tam da bir darb-ı meselin bir dilden başka bir dile aktarılması gibi bir şeydir. Deyimleri lafız olarak tercüme etmeyiz. O deyimin ruh ve anlamını yansıtan, aynı içeriğe sahip ama aynı lafızları kullanmayan bir deyim buluruz.
Arapça’da denir ki, “filan kişi hurmayı Basra’ya götürdü.” Eğer bu darb-ı meseli İngilizce’ye tercüme edersek “filan kişi kömürü New Castel’a götürdü” dememiz gerekir. Kur’an’ın tarihsel ve beşeri olarak kavranması bize bunu yapma izni verir. Eğer Kur’an’ın Allah’ın yaratılmamış ve ölümsüz kelamı olduğunda ve onunla lafız lafız amel etmek gerektiğinde ısrar ederseniz çözülemez müşküllere düçar olursunuz.
Michel Hoebink, Hollanda Uluslararası Radyosu (Radio Netherlands World ) Arapça Bölümü’nde çalışıyor. “Nebevi Tecrübenin Açılımı (Bast-i Tecrube-i Nebevi)” isimli kitap, 2008 yılı içinde Brill yayınları arasında çıkacak.
Ahmedinejad’ın iktidara gelmesinden bu yana İran’da çalışmak Suruş için çok daha zorlaşmış durumda. Bu nedenle Amerika’da Harvard ve Princeton, Almanya’da Wissenschaft College’den gibi üniversitelerde ders verme davetlerini kabul etti. Geçen ders yılında Amsterdam Açık Üniversitesi’nde hocalık yaptı ve Leiden’deki Modern Dünyada İslam Araştırmaları Müessesesi’nde (ISIM) ders verdi.
Çeviren: Kenan Çamurcu
“KELÂM-I MUHAMMED” TARTIŞMASININ DİĞER YAZILARI
ELEŞTİRİLER
ELEŞTİRİYE CEVAP
27.Suba.2008