09 EYLÜL 2010
İSTANBUL, 04:04
 
ANASAYFA
DÜŞÜNCE
DİN
DIŞPOLİTİKA
SİYASET
TOPLUM
KÜLTÜR

İLETİŞİM
YAZARLAR
İnternet Sitenizi Kullanırken Özgür Müsünüz?
Suruş’un iddiası Budizm'in etkisi altında / Hamid Rıza Mezahiri Seyf
 
 
İslam Düşüncesi ve Kültürü Araştırma Merkezi üyesi araştırmacı yazar Hamid Rıza Mezahiri Seyf Fars haber ajansına verdiği röportajda, Abdulkerim Suruş’un Kur’an ve vahiy konusundaki son açıklamalarını değerlendirdi.
Hamid Rıza Mezahiri Seyf’in Suruş’a yönelik eleştirileri şöyle:
 
İlmi seviyesi gözönünde bulundurulduğunda Suruş’un iddiası şaşırtıcı
 
Beni şaşırtan şey şu ki, hiç kuşku yok Suruş’un ilmi seviyesi bu meselede bu denli yanlış anlamaya düçar olmayacak derecededir. Mesela Kur’an’ın yaratılmış olup olmadığı meselesi bunlardan biridir. Kendisi bu konunun İslam düşüncesinde uzun bir geçmişi olduğunu bilir. Oysa bu konu aslında başka bir şekilde tartışılmıştı. O dönemde sorun şuydu ki, Kur’an Allah’ın yarattığı bir şey midir, yoksa yaratılmamış ve ezeli midir? İmamlardan gelen bazı rivayetlere göre Kur’an’ı Allah yaratmıştır, bu yönüyle mahluktur. Fakat Rasulullah’ın yarattığı bir şey olması tamamen yanlış bir fikirdir. Bu yaklaşımın, kelamda, şimdi giremeyeceğim çok açık delilleri vardır.
 
Eğer mantıklı bir söz söylenecekse onun sonuçları hakkında soru sorabilmeliyiz. Ama ilmi bir çerçevesi ve yöntemi olmaksızın ortaya atılan iddianın sonuçlarını görmek mümkün değildir. Bu durumda sadece bu iddianın sahibi hangi sonuçlara yol açılacağını bilebilir. Eğer mantıklı kişi bu sözlerini sürdürürse vahiy ve nübüvvetin kesinliğini inkar etmiş ve İslam’dan çıkmış olur. Tabii ki Suruş bu sonuca varmak istemeyecektir. Ayrıca tanıdığım kadarıyla kendisi dindar biridir.
 
Suruş’un iddiası Budizm’in etkisi altında
 
Bugün Batıda Budizm’den ve bazı kadim manevi geleneklerden üretilmiş sufi akımlar epey rağbet görüyor. Batılı insan, maneviyat ve dinden yoksun hayatındaki mutsuzluk tecrübesinin sonucunda din ve maneviyata yöneliyor. Bunların arasında çoğu da Budizm’in yeni okunma biçimlerine ilgi duyuyorlar.
 
Budizm’de Tanrı, vahiy, peygamberlik inançları yoktur. Söylenen tek şey, insanın, varlığın başlangıcı ve sonu olduğudur. Herkes gizli bir Buda’dır. Öyleyse manevi gelişmenin zirvesine ve Nirvana’ya ulaşmak insanın mutlak tecrübesidir. İnsan kendi iç dünyasında, nefsinden yola çıkarak ama üstün bir hakikati amaçlamaksızın manevi bilinç ve aydınlanmaya doğru ilerler.
Budizm’in, Batı uygarlığının temelleriyle uzlaşabilen ve böylece kendine yer açmayı başardığı bariz özelliği, hümanist ve insan eksenli mahiyetidir. Öyle görünüyor ki İran’da da bazı kimseler bu Tanrısız ve insan eksenli yaklaşıma ilgi duyuyor. Bu yaklaşımda manevi keşifler ve irfani kurtuluşlar nefisten taşar. Bunların başı ve sonu nefistir; “evvel ve âhir, zâhir ve bâtın” olan Allah değil.
 
“Bu ilham Peygamberin nefsinden gelmektedir ve her bireyin nefsi ilahidir” sözü hangi fikrin etkisi altındadır bilmiyorum. Ama Budizm’in veya Neo-Budizm’in özellikli düşüncesiyle dikkat çekici bir benzerliği olduğu ortadadır. Biz İslam’da insanı, Allah tarafından verilmiş ruh sahibi varlık olarak görürüz. Bu, iman ve salih amelle ilahi soluğu ve Allah’ın nurunu kendi aslına döndürebileceği ruhtur. Bu döndürmeyle insan, hak nurlarının aynası olarak; Allah’ın sınırsız ilmi, nuru, rahmeti ve kudretine bağlanmış ve onda yokolmuştur. Bu sayede her şeyin Allah’tan olduğunu ve varlığının da Allah’tan geldiğini anlar; kendisini Mevla-yı Malik’in mutlak kulu olarak görür.
 
İslam irfanında, nefisten vazgeçmek ve üstün hakikate bağlanmak irfani keşiflerin kaynağıdır. Herkes, nefsinden kurtulduğu ve varlığın aslına, kemale yakınlaştığı derecede irfani keşifleri olgunlaşır, kemale erer. Arifler, bir tür bilinçlenme ve gayptan haberdar olma anlamına gelen bu keşifleri nübüvvet olarak isimlendirmektedir. “Nebe”den türetilmiş “nübüvvet”, haber anlamına gelir. Arifler, kâmil Muhammedî keşfin, diğer saliklerin ve ariflerin keşfinden farklı olduğunu bilirler. Bu nedenle de, Rasulullah’a (sav) mahsus teşriî nübüvvet ile, diğer salikler ve arifler için ortaya çıkan haber nübüvveti arasında fark bulunduğunu söylerler. Haber keşiflerinin ölçüsünü de Muhammedî keşif ve şeriat kabul ederler. Bu bakımdan denir ki: Muhammedî şeriata aykırı her bâtıni keşif, şeytani ve bâtıldır.
 
Kur’an’ın beşeri olduğu iddiasının İslam düşüncesinde temeli yoktur
 
Kur’an’ın beşeri olduğu iddiasının İslam düşünce tarihinde hiçbir temeli ve kökü yoktur. Ayrıca önem vermemizi gerektiren ilmi, mantıki ve dayanağı olan bir fikir de değildir. Bunlar bir yana, irfan metodolojisine göre keşif ve şuhûd muteber de görülmez. Çünkü üniversite ilk sınıfındaki çocuklar da bilir ki Allah, Kur’an-ı Mecid’de kendi kelamını, insani olmaktan münezzeh saymıştır; o insan, İslam’ın Nebiyy-i Ekrem’i olsa bile. Allah Tebarek ve Teala, Hakka suresinin sonundaki ayetlerde sevgili elçisine şöyle buyurmaktadır: “Bize isnatla bazı sözler uydurmaya kalkışsaydı. Elbette onu bundan dolayı kuvvetle yakalardık. Sonra da onun şah damarını keser atardık.” (Hakka 44-46)
 
Nübüvvet ve hatta imamet ölçüsünde Allah’la kurulan irfani ilişkide insan tüm nefsaniyetinden sıyrılır ve ilahi ilmin sonsuz akımına dönüşür. Çağımızın evrene ilişkin bilgisi denilen şey de ilahi bilgi okyanusunda bir damladan ibarettir. Günümüzün bilgisinin bir bölümü gelecekte yanlışlanacak olan teorilerdir. Gerçeği tarif eden miktar ise zaten ilahi ilimde mevcuttur ve masum imamların aşkın varlığında caridir. Onların ilmi Allah’ın ilminden; nurları da Allah’ın nurundandır. Rasulullah’ın kelamı vahiydir, Peygambere tabi olan masum imamların sözü de vahiyden kaynaklanmaktadır; hiçbiri kendi nefislerinden bir şey söylememektedir. Çünkü herşeyleri Mevla içindir ve ondandır.
 
İnsanın vahiy ve nübüvvete ihtiyacı
 
İrfan açısından bakıldığında soru şudur: Acaba insan vahiy ve nübüvvete muhtaç mıdır, yoksa herkes kendi yolunu kalbine sorarak bulabilir mi?
 
İrfan bize, insanın, Allah’a dönmeye meyyal ilahi bir ruhu bulunduğunu söylüyor. Her insan fıtraten ona yönelir ve eğer kendi canına başkaldırırsa kendisini sınırsız ilahi aşk, aydınlık ve güzelliğin içinde bulur. Ama mevcut insan seçimini yapmaktadır. Allah onu, sadece hayra ve Allah’a yönelen melek tabiatıyla yaratmamıştır. İnsan kalbi, hayra çağıran melek ile şerre davet eden şeytanın savaş alanıdır. Peygamber, Allah’ın lütfu ve merhametiyle kendi şeytanına karşı galip gelmiş, bu lütuf ve merhameti alemlere indirmiştir. Kur’an-ı Kerim, insanları şeytani karanlıklardan ilahi nura çıkarmak için nazil olmuştur.(İbrahim suresi ilk ayet) Vahiy ve nübüvvet ile irtibat, aklın çiçek açmasını ve derindeki meleğin derindeki şeytana galebe çalmasını sağlar.
Büyük öğretmenler, yani Ehl-i Beyt vesilesiyle tutunmanın mümkün olduğu Kur’an ipi, seyr-i ilallah yolunu göstermekle kalmaz, aynı zamanda insanı o yolda ileriye götürür ve maksada ulaştırır. Netice itibariyle, bu deruni savaşta muzaffer olan kimseler, ilahi nur ve ilimle dolup taşarlar; içlerinden Kur’an-ı Kerim fışkırır ve maşukun kelamı olan ayetleri gönül aynasında tecelli etmiş görürler. Bu sözün sahibini yakin gözüyle müşahede edenler, bu sözün ona ait olduğunu herkesten daha iyi anlarlar. Kendilerini, ilahi ilmin nihayetsiz eteklerine kadar yayılan onun derin anlamlarında garkolmuş bulurlar. Her an ezeli maşuktan yeni bir tecelliyi onda temaşa ederler. Bu nedenle İmam Ali şöyle buyurmuştur: “Allah, kelamında tecelli etmiş ve aşikar olmuştur.”


4.Mart.2008 

YORUMLAR (0)

Bu yazı için hiç yorum gönderilmemiş.
Araçlar
Mail Gönder
Arkadaşıma Gönder
Yazıcıya Gönder
Yorum Yaz
Tüm Yorumlar