İlk bakışta Suruş’un sözlerinde yeni bir şey görünmüyor. Tabii ki ifade biçimi bir miktar farklı ve daha açık ama ortaya atılan fikirlerde yeni bir mesele yoktur. Çünkü Suruş’tan önce Nasr Hamid Ebu Zeyd ve Muhammed Arkun gibi başka aydınlar da bu meseleyi gündeme getirmişlerdi. Öyle anlaşılıyor ki, Suruş bu isimlerden etkilenmiştir. Ancak kendisi daha önce “Nebevî Tecrübenin Açılımı” isimli kitabında da bu konuları ele almıştı.
Suruş, öne sürdüğü iddiasını temellendirirken bu görüşlerin İslam tarihinin ortaçağlarında kökleri bulunduğunu savunuyor. Bu, tarihin doğru olmayan bir okuma biçimidir. İslam tarihi boyunca, ister Şii, ister Sünni olsun ulema arasında Kur’an’ın ilahi mahiyete sahip olmadığına inanan hiç kimse çıkmamıştır. İhtilaf bir başka alanda cereyan etmiştir. Hatta Eş’arilerden daha net olan Mutezile bile Kur’an’ın Allah katından olduğunu kabul eder. Bundan dolayı tarih boyunca Müslümanlar arasında Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna dair icma varolmuştur.
İhtilaf, Kur’an’ın lafızlarının Allah’ın lafızlarının ta kendisi mi olduğu, yoksa bu lafızları Peygamberin mi dile getirdiği, yahut vahiy meleğinin kelamı mı olduğu meselesidir. İslam düşüncesinde her üç görüş de vardır. Fakat hepsi de Kur’an’ın muhtevasının Allah’tan geldiğini kabul etmiş, sadece dilin biçimlenmesi etrafında ihtilafa düşmüşlerdir.
İslam uleması tarih boyunca Kur’an’ı mucize kabul etmiştir. Bu da Kur’an’ın muhtevasıyla ilişkisiz bir görüş değildir. Bu itibarla Kur’an’ın dil bakımından analizine bütün dikkatlerini vermişlerdir. Eğer Kur’an Peygamberin kelamı olsaydı asla böyle bir bakış tarzına ihtiyaç duyulmaz, onun kelamı mucize görülmezdi. Kelam Allah’ın sözü olduğu için mucizedir. Dolayısıyla hepsi pratikte bu temel üzerinde hareket etmiştir. İhtilaf yalnızca lafızlar zeminindedir.
Dr. Suruş’un düşüncesi Hıristiyanlık mayası taşıyor, bu inkar edilemez. Ayrıca onun düşüncesinde Nasr Hamid Ebu Zeyd ve Arkun’dan farklı bir yan da vardır. Çünkü Suruş, dinî tecrübeye inanmaktadır ve vahyin mahiyetini, dinî tecrübe olarak tanımlamaktadır. Dinî tecrübe, Hıristiyanlık gibi “kurucu eksenli” dinlere özgü bir şeydir; İslam gibi “kelime eksenli” ve Allah’la dil irtibatının büyük önem taşıdığı dinlere özgü değildir. bu yüzden Suruş’un asıl tartıştığı konu, vahyin bir dinî tecrübe olduğu çevresindedir.
Aydınların, irfanî şuhûd ile dinî tecrübeyi aynı sanması
Aydınlar arasında yaygın bir hata görülüyor. Aydınlar, ariflerin dine bakışını -vahyi bir tür şuhûd kabul ederler- bir tür dinî tecrübe olarak değerlendiriyorlar. Oysa “dinî tecrübe” modern bir kavramdır ve dinî tecrübe, dinin dili ve kavramlarının önemsizleştiği yerde değer kazanır. Bu bakımdan arifler ile aydınların görüşü arasında bir karışıklık yaşanmakta ve aydınlar, dinî tecrübe ile ‘şuhûd’u aynı şey sanmaktadırlar.
Buna ilave olarak arifler, arifin de peygamberin makamına ulaşabileceği yönünde ifadelere epeyce yer vermektedirler. Bu ifadelerin, teorik irfan temelinde çok daha net tabirleri ve yorumları vardır. Bu da karışıklığa neden olmakta ve aydınlar, herkesin peygamberin makamına ulaşabileceğini ve ona vahiy geleceğini düşünmektedirler. Halbuki vahiy bireye özgü bir kavramdır, Allah katındandır ve insanın kontrolünde değildir. Arif ne kadar çabalarsa çabalasın vahiy aşamasına erişemez.
Aydınlar Kur’an bahislerinden uzaklaştılar
Aydın hareketinin İran’da devrimden sonra karşılaştığı eleştiri, Kur’an bahislerinden uzaklaşmış olduğudur. Suruş’un kitaplarına bakıldığında açıkça görülecektir ki Kur’an konularından eser yoktur. Oysa Mehdi Bazergan gibi devrimden önceki aydınlar, eserlerinde Kur’an incelemelerine büyük değer veriyorlardı.
İslam tarihi boyunca her düşünce, takipçilerine mecburen Kur’an’la bir şekilde irtibatlı olmayı miras bırakıyordu. Çünkü Kur’an, İslam tarihinde bütün İslami tefekkürlerin ekseni olmuştur. Fakat Suruş gibi aydınların düşüncesini incelediğinizde görüyorsunuz ki serdettiği düşünceleri Kur’an bahislerinin dışındadır. Oradaki tartışmalar (kendi ifadesiyle) “dindışı”dır ve Kur’an konularıyla hiç ilişkisi yoktur; nerede kaldı Kur’an’la çelişkisi olsun. Bu bakımdan Suruş, asla Kur’an’a başvurmaya ihtiyacı olmadığına dair bir cevaza ihtiyaç duymaktadır. Bu durumda demektedir ki, Kur’an bir beşer kelamıdır ve benim için dayanak teşkil etmemektedir!
Dolayısıyla Suruş’un bu açıklamaları aceleyle yapılmış bir tür savunmadır. Buna göre kişi, bir sorundan kaçmak için böyle görüşler dile getirmekte ve kanaatimce, bu izahlarla İslam düşüncesi dairesinden çıkmaktadır. Dr. Suruş, bu görüşlerinden sonra asla İslam düşüncesinin ıslahçısı olarak kalamaz.
Müslümanlar arasında Kur’an’ı Hz. Peygamberin kelamı sayan hiç kimse yoktur. Ama Hıristiyanlar arasında böyle düşünceler vardır. Bu nedenle Suruş, vahyi dinî tecrübe kabul ettiği için Kur’an’ı Allah kelamı olarak değil, bu dinî tecrübenin bilgisi olarak kabul etmek zorundadır.
Dinî tecrübe nedir?
Dinî tecrübe, peygamberin Allah’la karşılaşmasına ilişkin bir bilgiyi aktarmasıdır. Bu bilgi beşeridir ve onun tecrübesi olan vahyin dilsel bir şekli yoktur. Peygamber onu dile dönüştürür. Suruş’un iddiası budur. Oysa Eş’ariler (Mutezile değil! Suruş, yanlışlıkla Mutezilenin kendi inançlarına benzer görüşler öne sürdüğünü sanıyor) der ki, Allah dil kalıbına giremez ve dille ilişki kuramaz. Bu nedenle muhtevayı peygambere gönderir ve peygamber onu dile dönüştürür. Dilin bu suretinin ise muhtevadan farkı yoktur ve aynı şeyi ortaya koyar.
Halbuki dinî tecrübede dilin sureti muhtevayı iletmemektedir. O, sadece dilsel bir bilgidir. Buna ek olarak, dinî tecrübe, Kur’an için başka sınırlılıklara da inanmaktadır. Mesela Peygamberin zihniyeti ve şahsiyeti, dönemin kültürü, vs. gibi. Bunlar modern zamanlarda ortaya çıkmış şeylerdir ve asla Eş’arilerin sözleriyle bağdaşmamaktadır. Çünkü Eş’ariler, zamanın kültürünü Kur’an üzerinde etkili gören söyleme asla onay vermezler.
Şia’nın vahiy konusundaki görüşü
Gazali, Şura suresinin bir ayetini tefsir ederken şöyle der: Allah ne zaman Peygambere vahiy göndermek isterse bunu üç yolla yapar. Biri, Allah’ın Peygambere vasıtasız vahiy gönderdiği bilinmeyen ve sembolik tarzdır. Diğer suret, perde gerisindendir. Tıpkı Hz. Musa’nınki gibi. Üçüncüsü ise vasıtayla olandır. Ama bu, melek gibi akıllı bir vasıtadır.
Şia’nın görüşü şudur ki, vahiy, dilsel bir irtibattır. Kur’an’ın kelimeleri net biçimde bizzat Allah’tandır, peygamberden değil. Bu inancın temelleri, vahyin dilsel bir irtibat olduğu sonucunu çıkardığımız ayetlerdir. Şia’nın görüşünün Mutezile’ninkinden farkı, Mutezile’nin şöyle demesidir: Allah’ın dilsel irtibatı, doğal seslerin ortaya çıkmasıyla gerçekleşir. Allah sesler vareder. Fakat Şia böyle bir sınırlamaya inanmaz ve der ki, Allah, Peygamberin nefis atmosferine dilsel irtibat yerleştirir. Buna göre Şia, Kur’an vahyi ile diğer vahiylerin birbirinden farklı olduğunu savunur. Mesela Allah, Hz. Musa’nın semavi kitabını levha suretinde göndermiştir. Fakat Hz. Muhammed’e (sav) vahiy dili suretinde iletmiştir mesajını. Yani sadece vahyin muhtevası olarak ilka etmemiştir. Vahiy, Peygamberin kulağına okunuyordu ve bu iki taraf, birbirini destekliyordu.
Dinbilim, din okuryazarlığından farklıdır
Suruş’un ortaya koyduğu şey dinbilim değildir. Olsa olsa din okuryazarlığıdır. Çünkü dinbilim, dinî öğelerde kökleri olan bir konudur ve içerden dinin varlığını değerlendirir. Ama din okuryazarlığı, dinle bağlantısı bulunmayan bir tür okumadır ve uzaktan dini mütalaa eder. Din okuryazarı, taşıdığı zanna göre dinin yorumunu ortaya koyar.
Kur’an’ın konuları, ister medreselerde olsun, ister aydınlar arasında belli ölçüde konumunu kaybetmiştir. Geçmişte çeşitli tefsir derslerimiz vardı. Fakat şimdi çok az kişi Kur’an meselelerine ihtimam gösteriyor. Bana kalırsa yeni metotların ortaya çıkmasıyla tefsir alanında da değişim meydana gelecektir. Bir şartla ki, alimler bu bahislere önem vermeli ve bu ciddi görüşü Kur’an’a nisbet etmelidir.
Şu anda şarkiyat bölümleri adeta medreselerden daha aktif durumdadır. Kur’an sahasında çok sayıda kitap yayınlıyorlar. Ne yazık ki Şii medreselerinde el-Mizan’dan sonra, yeni bir atmosfer açacak yeni bir tefsir yazılmış değildir. Doğaldır ki Kur’an’ın içimizde yaşadığı gurbet halinde Kur’an’a tamamen yabancı aydınlar yetişiyor. Bu da onların başarısız olmalarının sırrıdır.
Huccetulislam Ali Rıza Kâiminiyâ, “Vahy ve Ef’âl-i Goftârî (Vahiy ve Konuşan Fiiller)” kitabının yazarı. İran İslam Ansiklopedisi’nin yazarlarından. Bu görüşleri, Farsnews haber ajansının Suruş’un görüşleri üzerine başlattığı soruşturmada 14 Mart 2008 tarihinde yayınlandı.
Çev: Kenan Çamurcu
19.Mart.2008