3. İçerik Allah’tan, lafızlar Peygamberden
Nazariyenin sahibi, önceleri genel olarak ve ayrıntılı biçimde, Kur’an’ın üretilmiş olduğunu, Peygamberin de Kur’an’ın yaratıcısı sayılması gerektiğini dile getiriyordu. Ama bu söyleşide bir yerde şöyle diyor:
“Peygamber, bir başka şekilde de vahyin yaratıcısıdır. Onun Allah’tan aldığı, vahyin mazmunu, muhtevasıdır. Ama bu muhtevayı, aldığı biçimiyle halka sunamaz. Çünkü o muhteva, halkın anlayabileceğinden çok yüksek ve hatta kelimelerin de ötesindedir. Bu vahyin sureti yoktur. Peygamberin vazifesi, sureti olmayan bu muhtevayı, herkesin ulaşabileceği bir surete büründürmektir.”
Bu görüşünde içerik ve anlamları Allah katından kabul etmekte, ama şekil ve sureti Peygamberin yarattığını öne sürmektedir. Netice itibariyle de lafızların güzelliği ve ifadelerin sağlamlığında ortaya çıkan Kur’an mucizesinin bir bölümünü inkar etmekte ve sadece anlamları Allah katından bilmektedir.
Bu durumda Kur’an, Allah ile Peygamberin ortak işi olmaktadır. Zira anlamlar Allah’tan, suret ise Peygamber katındandır. Adeta sermayesi Allah’a, kuruluşu Peygambere ait bir limited şirket gibi.
Burada sormak gerekir ki bu görüş, öncekinden daha aşağıda bir teori midir? Çünkü ilk görüşte, Allah’la zayıf bir bağlantı dışında herşey Allah’ın Rasulündendi. Fakat burada suretsiz manalar Allah katından, döküm ve suret ise Peygamberdendir!
Yine sormak gerekir ki, işin böyle ortaklaşa yapıldığına dair deliliniz nedir? Acaba kâdir-i mutlak Allah, anlamları indirmeye kâdirdir de suretleri yapmaya gücü yetmez mi?
Bunlar bir yana, Kur’an’ın bizzat kendisi bu görüşün aleyhine tanıklık etmektedir. Zira defalarca Peygambere mesela şöyle buyurmaktadır: “De ki: O bir tek olan Allah’tır.” Yani anlamlar da, suretler de Allah katındandır.
4. Peygamberin hayatına hakim olan şartlar, Kur’an’ın üreticisidir
Bu görüşün sahibi, Peygamberi bağımsız olarak Kur’an’ın üreticisi kabul etmekte ve şöyle demektedir: O her şeydir, eksen role sahiptir, bazen de Allah ve Peygamber arasında bir tür ortaklığı ortaya koymaktadır. Ama kimi yerde de şunu demek istemektedir ki, Peygamberin hayatına hakim olan şartlar bu kavram, fikir ve anlamların üreticisidir. Diğer bir ifadeyle, zamanı, bu ürünü, mahsülü (Kur’an-ı Kerim) ortaya çıkaran şey saymaktadır:
“Bütün bir hayatı; babası, annesi, çocukluğu ve hatta ruhsal halleri bunda rol sahibidir. Kur’an’ı okurken hissedersiniz ki, Peygamber kimi zaman mutluluk ve neşe içindedir. Halbuki bazen de hüzünlü olduğu çok açıktır. Sözleri ve ifade biçimi oldukça basit ve sıradandır. Bütün bunlar Kur’an metninde etkisini göstermiştir. Bu, vahyin tamamen beşeri yönüdür.”
Şimdi şunu sormanın tam sırasıdır: Suruş bu ifadeyle Kur’an’ı yüzdeyüz beşeri bir kitap olarak göstermek istiyor. Yani hayatlarındaki koşullar yazıları ve ifade biçimleri üzerinde tamamen etkili olan diğer müellifler gibi varsayıyor. Bir diğer ifadeyle, eğilimler ve kültürler onun oluşmasında kesin olarak etkilidir. Eğer gerçekten böyleyse, o zaman neden Muhammed’in Rabbi bütün bunları reddediyor da Kur’an’ın yaratılmasında vahiyden başka hiçbir unsuru etkili kabul etmiyor ve şöyle diyor:
“O, hevâdan konuşmaz. O vahyedilenden başkası değildir. Onu, müthiş kuvvetleri olan biri öğretti.” (Necm 3-5)
Kur’an’ın beşerî bir kitap olduğundan dem vurmak yüzlerce ayetle çelişmektedir. Bu ayetlerden bazıları şunlardır:
1) “Eğer o Allah'tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı mutlaka onda birçok çelişkiler bulurlardı.” (Nisa 82)
2) “Bu Kur'ân öyle büyük bir kitaptır ki, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için onu sana indirdik.” (İbrahim 1)
3) “Muhakkak ki, biz onu anlayasınız diye Arapça bir kitap olarak indirdik.” (Yusuf 2)
4) “İndirdiğimiz mübarek bir kitaptır bu.” (En’am 92)
Bu apaçık ifadelere rağmen nasıl olur da Kur’an’ı beşerî bir kitap telakki edebilir ve insan yapımı kabul edebiliriz? Oysa Muhammed-i Emin’in (sav) doğruluğunda ve doğru sözlülüğünde hiç kimsenin tereddüdü yoktur.
Yanlış anlamalar ve bilgi hataları
Burada Suruş’un, hiçbir delil göstermeksizin dört ayrı şekilde ifade ettiği görüşünü esastan ele aldık. Ayrıca kendi arasındaki çelişki bu görüşün temelsizliğinin en açık kanıtıdır.
1) Şöyle diyor:
“Günümüzde çoğu müfessir, Kur’an’ın sadece Allah’ın sıfatları, ölümden sonra hayat, ibadet kuralları gibi dini konularda hatasız olduğunu düşünüyorlar. Vahyin, bu dünyaya ve insan toplumuna ilişkin meselelerde hatalı olabileceğini kabul ediyorlar. Kur’an’ın tarihsel olaylar, diğer dinler ve yeryüzüne dair pratik mevzular üzerine söyledikleri doğru olmak zorunda değildir. Bu müfessirlerin çoğunlukla çıkardıkları sonuç şudur ki, Kur’an’daki bu tür hatalar Peygamberin nübüvvetine halel getirmez. Çünkü Peygamber, kendi dönemindeki halkın bilgi düzeyine “inmiştir” ve onlara “kendi döneminin dili”yle hitap etmiştir.”
Soralım: İslam müfessirlerini konuyla ilişkilendirmek üzere kullandığı “çoğu” ve “çoğunlukla” ifadelerinde geçenler hangi müfessirlerdir ki ondört yüzyıl boyunca Kur’an’ın hayatla ilgili meselelerde hatalı olabileceğini itiraf etmişlerdir? Acaba bunlar, müsteşrikler ve onların takipçilerinden başkaları mıdır? Acaba Kadiyanilerin başı ve mesela Mısırlı bazı yazarlar gibi ondan etkilenenler dışında kimse var mı bunlar arasında?
Bu bir yana, Kur’an’ın hatalı olması konusunda yapılan bu ayrımın anlamı nedir? Peygamber nasıl oluyor da tabiat ötesi konularda yüzdeyüz gerçeği yansıtıyor ve hakikati ortaya koyuyor, ama somut ve nesnel meselelerde gerçeğe aykırı söz söylüyor? Bir müfessir bir ayet hakkında kendi görüşünü söylediğinde bu, herkesi bağlayacak bir delil oluşturmaz. Kur’an, Peygamberin bilgisini en büyük ilahi lütuf sayar ve şöyle der:
“Sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın sana olan lütfu büyüktür.” (Nisa 113)
Kur’an’ın büyük kabul ettiği bir bilgi, nasıl olur da hata içerebilecek ikinci kısım bilgi sayılabilir?
2) Bunun ardından bir adım daha ileri gidiyor ve Peygamberin bilgisini şöyle niteliyor:
Benim başka bir görüşüm var. (…) Onun bilgisinin, çağdaşı olan insanların yeryüzü, evren, genetik hakkındaki bilgisinden daha fazla olduğunu düşünmüyorum. Bugün bizim elimizdeki bilgiye sahip değildi. Böyle olması onun peygamberliğine herhangi bir zarar getirmez. Çünkü o Peygamberdi, bilgin veya tarihçi değil.”
Şimdi soralım: Peygamberin bu konularda bilgisinin bulunmadığına ve bilgisinin, cahiliye Araplarının bilgisi seviyesinde olduğuna deliliniz nedir?
Burada Kur’an’ın ilmî mucizesi konusunda konuşmak istemiyoruz. Çünkü Kur’an’ın bilim mevzularındaki mucizesini “Mucizenin Sınırları” kitabında geniş biçimde anlatmıştık. Aziz Peygamber (sav) vahiy yoluyla, onun yerine geçen masum, yani Ali (a) Nehcul Belağa’da, onun oğlu Sahife-i Seccadiye’de, o günün ve dünün dünyasının tasavvur bile edemeyeceği bir dizi ilmî hakikatin üzerindeki perdeyi kaldırmışlardır. Bu kitaplardaki bütün bu ilmî gerçekleri inkar insafsızlığına bravo doğrusu! Sonra kalkıp mazeret getiriyoruz: O bir peygamberdi, bilgin değil. Yani peygamberdi, ama alim değildi; peygamberdi ama sırlara vakıf değildi.
Mutezile’yi itham
Nazariye sahibi, Kur’an’ı Peygamberin düşüncesinin ürettiğini öne sürdüğünden kendisine ortak ve yoldaş bulabilmenin peşine düşüyor. Gözüne Mutezile’yi kestiriyor ve bu iddiayı onlara nispet ederek şöyle diyor: “Kur’an’ın beşeri bir ürün ve potansiyel olarak hata içerebileceği inancı, Mutezile itikadında Kur’an’ın mahluk olduğuna dayanılarak ima yoluyla söylenmektedir.”
Mutezile her ne kadar tarihe karıştıysa ve onlardan geriye dikkat çekici kimse kalmadıysa da vaktinde yazdıkları kitaplar elimizdedir. Hâşâ ve kellâ Kur’an’ı Peygamber’in (sav) fikrinin ürünü manasında mahluk, yaratılmış görmüyorlar. Esasında tartışma konusu, ikinci yüzyılda Hıristiyanlık tarafından Abbasiler hakkında ortaya atılmıştı. Soru şuydu: Kur’an “kadim” midir, yoksa “hâdis” mi? Bir grup, Kur’an’ın kadim olduğuna ve yaratılmadığına, diğer bir grup ise hâdis olduğuna ve yaratıldığına inanıyordu. Hadisçiler Kur’an’ı kadim kabul ettiler, Mutezile ise hâdis saydı. Çünkü onlara göre zâtı ile kadim olmak sadece Allah’a mahsus bir özellikti ve onun dışındaki herşey hâdis, yani yaratılmıştı. Onlardan biri de, Allah’ın fiili olan Kur’an’dır ve Allah’ın fiili, yaratılmış olmaktan ayrı bir şey değildir. Mutezile’nin Kur’an’ın mahluk olduğundan bahsetmesi, onu Peygamberin düşüncesinin yarattığı manasında değil, Allah’ın yaratmış olduğu manasındadır. Bu nedenle rivayetlerde ısrarla tekrarlanmıştır ki, Kur’an’ı ne kadim olarak nitelendirirler, ne de mahluk olarak. Çünkü kadim olduğunu söyleseler bir tür şirk olacaktır. Mahluk deseler düşman bunu suistimal ederek Kur’an’ı Peygamber’in yaptığını, uydurduğunu ve ürettiğini öne süreceklerdir. o nedenle Rasulullah’ın (sav) dönemindeki müşrikler tam da bu ifadeyi kullanıyor ve şöyle diyorlardı:
“Biz bunu başka bir dinde işitmedik, bu mutlaka bir uydurmadır.” (Sad 7)
Mevlana ve arifleri itham
Suruş, yine tek başına kalmamak için Mevlana’dan medet umarak şöyle diyor:
“Kur’an, Peygamber’in zihin aynalarıdır. Mevlevi’nin sözünün özünde gizli olan şudur ki, Peygamber’in şahsı, onun halleri, iyi ve kötü vakitleri, bütün bunlar Kur’an’a yansımıştır.”
Nispet etmek kolaydır da ispatlamak zordur. Çıkardığı bu sonuç Mevlana’nın hangi beytinde geçmektedir? Halbuki Mevlana yüzlerce beyitte tam da bunun aksini sarih biçimde ifade etmektedir:
Ona Allah’ın kitabı geldiğinde / Şöyle alay etti o kafirler:
Eskilerin masalları bu, uydurma efsaneler / Değil! Yüksek derinlik ve tahkik o
Kur’an gerçi Peygamberin dudaklarından / Ama kim derse hakkı söylemedi kafirdir
Mutlak o ses, Padişahtan geliyor / Abdullah’ın boğazından çıksa bile
Müslümanlar için görev tayini
Suruş, sözünün sonunda günümüz Müslümanları için görev tayini yapıyor ve şöyle diyor:
“Günümüz Müslümanlarının görevi, Kur’an’ın özündeki mesajı zamanın akışına tercüme etmek olmalıdır.”
Şunu sorabiliriz: Beşerî ve hatalı olabilecek bir kitap kabul ettiğiniz Kur’an’ı günümüzün diline tercüme ve tefsir etmeye ne ihtiyaç vardır? Bu şekilde bir hata örtmeye neden ihtiyaç vardır? Siz Kur’an’ı hatalı olabilecek ve beşerî bir kitap olarak takdim etmekle İslam toplumundan ayrılmış oldunuz, öyleyse artık sizin nasihatlerinize ihtiyaç yoktur. Nasihat edebilecek kişinin bu kesim içinde kalması icabeder. Ama gruba veda eden fert rehberlik, yol gösterme ve tavsiyede bulunma konumunu kaybetmiş demektir.
Sözün sonunda hatırlatmak isterim ki bendeniz bu mektubu büyük bir teessür ve teessüfle kaleme aldım. Fakat yine de bu söyleşinin olmadığını ve mütercim veya mütercimlerin doğru tercüme etmediğini umuyorum. Bu durumda da zâtıalinizin, bulanmış suyu tekrar berraklaştırmak için hatayı bertaraf etme yükümlülüğü vardır.
Ayrıca nazariye sahibinden dileğim odur ki, “Muhammedî vahiy” konusunda ve oryantalistler ile onların takipçileri tarafından ortaya atılmış benzeri yayınlar hakkında bu kalemin yazdığı “Yirmi üç yılın eleştirisi” başlıklı kitabımıza lütfen bakınız. O kitapta, bütün bu izahlar ve yorumların cahiliye çağının yargılarının başka bir versiyonu olduğu açıkça ispatlanmıştır. Gerçekte bu değerlendirmeler özde bir, görünüş ve ifadede iki ayrı şey gibidir. Varolan fark, risalet asrı Arabının, sadelik nedeniyle görüşünü çıplak biçimde dile getirmesiydi. Fakat ötekiler, aynı düşünceleri bilimsellik küpüne daldırıp renklendirmekte serâbı, âb (su) olarak göstermektedir.
Bitti
Çev: Kenan Çamurcu
“Kelâm-ı Muhammed” tartışmasının diğer yazıları:
24.Mart.2008