09 EYLÜL 2010
İSTANBUL, 04:03
 
ANASAYFA
DÜŞÜNCE
DİN
DIŞPOLİTİKA
SİYASET
TOPLUM
KÜLTÜR

İLETİŞİM
YAZARLAR
İnternet Sitenizi Kullanırken Özgür Müsünüz?
   
Kur’ân’ı okuyan herkes, onun bazı vakitlerde ikame edilmesi istenen, kendisine davet olunan, belli bir süre alan, korku esnasında kısaltılabilen bir salâttan bahsettiğini görür. (Âl-i İmrân 3/38-39, Cum’a 62/9, Mâide 5/6, 58, Nisâ 4/101-3, Hûd 11/114, İsrâ 17/78) 
 
Kur’ân’ın üslubunu tahkik eden de; salâtın biçimsel boyutunun esasa taalluk etmediğini, âdet ve alışkanlıklara bürünüp de sadakaya geçiş yapamayan duruşun Kur’ân’da salat sayılmadığını anlar. (Bakara 2/238, el-Mâ’ûn 107/4-7, Meâric 70/19-35)
 
Bu üslup üzerine bir müsteşrik kadar olsun düşünen kimse ise bilme özünden mahrum kalanların ve daim salâtta olduklarını iddia edenlerin, Kur’ân açısından, cemadat, nebatat ve hayvanatı taklide düşmüş kimseler olduklarını kavrar.
 
Meseleye daha yakından ve ön şartsız bakanlar, Kur’ân’ın, zeminini bilişselliğe yükselttiği, biçimini kolaylaştırdığı ve mesuliyetini ferdi boyutta tuttuğu salât üslubunu, icbar edici içtihatlara, zindan öneren fetvalara ve çocuk dövdüren haberlere tercih ederler.
 
Mümine gelince. Ona göre salât, uygulamasından daha çok şeydir ve bilinenden daha fazla anlamı vardır. Salâtın ikamesi kaderin kadrini öğrenme seferi, daha fazlası ise miraçtır. İki denizin birleşme anında, istiğnaya çağıran büyüklenme hisleriyle, istizafa düşüren küçültücü hisleri dengeleme duruşudur. İdrak edilebilecek en son sınırda, kavranabilecek en yüksek ufukta, kuvvetleri en şiddetlinin öğretme yerinde, en son secde yerinde, hayatı muhasebe ediş, ölmeden “berzah”ta duruş ve “mîkat”a vaktinden önce varıştır.
 
Evet, Kur’ân mevzu bahis olduğunda, salât için asıl olan elbette kök anlamıdır. Sonra üslupta kazandığı tali anlamlar, sonra da sözün kuvvetinde saklanan işaretler gelir. Ancak, ilk örnek neslin uygulamalarını da bir yana bırakalım, kelimenin Kur’ân öncesi kullanımı ve kadim dillerdeki hikâyesi de asla göz ardı edilemez.
 
Kur’ânın nüzulünden evvel Necranlı Hiristiyanların vakitli ibadetleri olduğu, Yahûdîlerin de günde beş defa ibadet ettikleri, Ortaçağda keşişlerin teheccüd ve kuşluk vaktiyle birlikte günde yedi defa ayin yaptıkları ve bunlara Arap kaynaklarında “salât” tabir edildiği bilinen hususlardır.
 
Aramca’da, mabetlerde icra edilen ibadete “selūtă” dendiği, kelimenin Arami lehçelerinde ve Süryanice’de de ayin şeklindeki dua manasına kullanıldığı bilinmektedir. Ermenî Gregoryen Kilisesi mensuplarının, Kur’ân öncesinden, kiliselerinde uygulaya geldikleri ibadet de “slutho” dır.
 
Kelime “salute” şekliyle Latince, İngilizce, Fransızca ve Almanca’ya geçmiştir. İspanyolca’daki “salud” telaffuzu da aynı anlamda kullanılmaktadır. Romanya’da salut, İtalya’da “salve” ve “saludi”, Vatikan’da ise “salve” ve çoğulu “salvete” şeklinde bilinmektedir.
 
Biz namaz diyoruz. Çünkü kelimenin doğudaki karşılığı namazdır.
 
Brahmanizm’de ve Budizm’de, Tanrıya saygı sunma ve yüceltme anlamıyla yapılan simgesel dini ayine “Namah” denir. Bu iki geleneğin yaşadığı coğrafyalarda bugün bile çalgılı ve danslı dini “namah” törenleri yapıla gelmekte, özellikle, Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Nepal’de; Namasté, Namaskaar, Namaskaaru, Namaskaara sözcükleri selamlama anlamında kullanılmaktadır. Şekilci Brahmanlar ve özcü Budistler yanında Zerdüşti geleneğe mensup olan Mecusiler de, ayakların, ellerin ve yüzün sembolik temizliğinin ardından günde beş vakit eda ettikleri ibadete “namaz” derler. “Namaz”, onbeş yaşından itibaren her Zerdüştinin yerine getirmesi farz olan dini bir görevdir. Bu kelime zamanla Farsça’da “Saygıyla eğilmek, hizmet etmek, Tanrıya ibadet etmek” anlamında kullanılır olmuştur.
 
Şimdi, Doğu ve Batı Dini geleneklerini dolduran, tarihin derinliklerinden çeşitli kültürlerle süzülüp gelen, bugün bile farklı dillerde ve farklı inançlarda telaffuzu, anlamı ve uygulaması korunmuş olan namazın, peygamber onayından geçmiş karşılığı olan “salât”ın ikame keyfiyetini ve vakitlerini sırf Kur’ân’da arayanların, dinin tekliğini ve dini geleneğin sürekliliğini hafife alıp almadıklarını gözden geçirmeleri gerekir. Çünkü bu durum, İbranca ve Aramca konuşan peygamberlerle Arapça konuşan peygamberin aralarını açma yanılgısıyla iç içe geçmiş bir inkar gibidir.
 
Salatın değerler arasındaki derecesine gelince…
 
Devam edecek
 


23.Mart.2008 

YORUMLAR (0)

Bu yazı için hiç yorum gönderilmemiş.
Araçlar
Mail Gönder
Arkadaşıma Gönder
Yazıcıya Gönder
Yorum Yaz
Tüm Yorumlar
 
Son eklenen yazılar
  Allah Konuşur (mu?) (Vahiy III) / Ahmet Baydar
  Nur Üstüne Nur (Vahiy II) / Ahmet Baydar
  Asalet ve Vahiy (Vahiy I)
  Salât Oyunu Bozar (Değerlerin Derece Düzeni XIX)
  Salât ve irtidat (Değerlerin Derece Düzeni XVIII)
  Salât Ademcedir (Değerlerin Derece Düzeni XVII)
  Salavât, kıyamla muhafaza edilir (Değerlerin Derece Düzeni XVI)
  “Salât”ı zayi etmeyin! (Değerlerin Derece Düzeni XV)
  Salavât getirmek salat etmek midir? (Değerlerin Derece Düzeni XIV) / Ahmet Baydar
  Salat: Bilişsel yöneliş (Değerlerin Derece Düzeni XIII)
  Salat ne değildir? (Değerlerin Derece Düzeni XII)
  Balığın Karnında Namaz! (Değerlerin Derece Düzeni XI)
  Tekvîni ve Şer’î Salât (Değerlerin Derece Düzeni X)
  Dinsel gevezelikler ve zekât (Değerlerin Derece Düzeni IX)
  Zekatta Hicret Yanılgısı (Değerlerin Derece Düzeni VIII)
  Tüm Yazılar