Esaslar arasında zekatı diğerlerinden daha anlamlı kılan en önemli husus, son derecede kolaylaştırılmış olmasıdır. Bu kolaylığı, Kur’ân’ın genel üslubudundan izleyebiliriz. Kur'ân, inkar psikolojisinin besleyicisi pintilik ahlakını kıran her türlü eylemi zekât cümlesinden sayar.
Bu konuda dikkat edilmesi gereken ilk husus her hâlde, Kur’ân’ın, zekatla sadakanın arasını açmaması, getirilmesini istediği zekata, yerine ulaştırılmasını isterken sadaka demesidir.
Kur’ân, bununla da kalmamış, bir pasajında, insanların arasını düzeltecek olan "emr-i bi'l-Maruf"u ve "emr-i bi'l-Islah"ı, sadakanın alaternatifi olarak göstererek (Nisâ 4/114) zekatın sınırlarını alabildiğine genişletmiştir.
Kur’ân'ın, kendisinden zekat alınacakları belirlemediği hâlde, verilmesi gereken sekiz sarf yerini tek tek sayması da üzerinde durulması gereken başka bir hussustur. Evet, Kur’ân, vermeyi belli bir zenginliğe ulaşanlara tahsis etmediği gibi, kime ne kadar verileceğini de belirlememiştir.
Bu durum, değişen şartlarda bir tarafın fazlalığının, diğer tarafın da ihtiyacının belirli olacağını akla getirmektedir. Kaldı ki zekat vermeyi sadece zenginlere ve daima muayyen bir orana tahsis etmek, “verebileceğinizi verin” fermanıyla (Bakara 2/219) çelişmektedir.
Açıkça söylemek gerekirse, zekatın, sadece “şeran zengin” sayılan az kimseye tahsis edilmesi sorunlu bir bakıştır. Çünkü Kur’ân, dini ayakta tutan iki esası vurgularken salatın yanına zekatı koymuş, önceki peygamberler zamanında zekâtın hep var olduğunu beyan etmiş, Hicret öncesinde inmiş pasajlarda bile bizzat zekat sözcüğünü seçmiştir.
Bu sarahate rağmen, Kur’ân’daki zekatı nafile ve farz şeklinde ikiye ayırmak, Elçilerin birbirini teyit eden sürekliliğini göz önüne almayan eksik bir bakıştır. Bu konudaki ihtilaf da, farziyetin başlangıcı olarak, nebevi uygulamaların Hicret’ten sonraki bir şeklini değişmez tek örnek kabul etmekten doğmaktadır.
Bütün bu durumlar, dini sadece Allah’a özgüleyen bir samimiyetle göz önüne alındığında; Hicret öncesinde nafile olduğu bilinen zekât ile Hicret sonrasında farz olduğu bilinen zekâtın değerleri arasında bir derece farkı olmadığı anlaşılacaktır.
Nitekim sahabenin bağışları aralıksız sürerken Hz. Peygamberin oransal bir tayinde bulunması, artırmaya değil, aksine azaltmaya sebep olmuştur. Ancak bugün sürekli değişen hadiselerin doğurduğu zaruretleri göz ardı ederek, zekat miktarının, tarihin belli bir dönemindeki vergilendirme ölçüsüne indirilerek değişmez kılınması, Kur’ân’ın tesis ettiği iman kardeşliği olgusuna cevap verecek güçte değildir.
Zekatın farz olabilmesi için, malın üzerinden bir yıl geçmiş olma şartının aranması da böyledir. Zayıf bir habere dayanan ve ihtiyaç durumunu hiç önemsemeyen bu bakışın da Kur’ân’ın tesis etmek istediği verme ahlakı açısından hiçbir değeri yok gibidir:
“Allah yolunda kapanmış fakırlere verin, şuraya buraya dolaşamazlar, istemekten çekindikleri için, bilmeyen, onları zengin zanneder, onları simalarından tanırsın, yüzsüzlük edip halkı rahatsız etmezler.” (Bakara 2/270-273)
Öyle görünüyor ki Kur'ân, mukaddes amacı doğrulayan, zaruri ihtiyaçları gözeten ve böylece kişilik gelişimini artıran sadakalara zekat demektedir. Cami önlerinde dilenme ahlakını tahrik eden ve büyüklenme ahlakını kamçılayan sıradan vermelere değil.
Devam edecek.
21.Oca.2008