Vahiy üslubuna aşina olanlar, Kur’ân’da muhkemlere anlam taşıyan müteşabih âyetler gibi müteşabih sözcüklerin de bulunduğunu bilirler. Müteşabih sözcükler, anahtar sözcük ırmağına akan farklı dereler gibidir. Irmağın rengi, tadı ve kokusu doğal olarak bu derelerinkine benzer. İşte bu benzerlik, çoğu kimsenin, derelerin tadıyla ırmağın tadını, yani müteşabih sözcüklerle muhkem sözcüğün anlamını karıştırmasına sebep olur.
Salât kavramı esas alınarak söylenecek olursa, ahit, itaat, emânet, dua, teslim, tesbih, hamd, rüku ve secde derelerinin “salât” ırmağına su taşımakta olduğunu söyleyebiliriz. Şu âyette olduğu gibi:
“Göklerde ve yerde olan kimselerin, sıra sıra uçan kuşların Allah'ı tesbih ettiğini görmez misin? Her biri kendi salâtını ve tesbihini bilir.” (Nûr 24/41)
Buradaki “kimseler” sözcüğüne dikkat edilirse maymundan insana bütün hayvanların âyetin kapsamına girdiği anlaşılır. Kur’ân, başka pasajlarda da, çakıl taşından mercana, yosundan mantara, söğütten hurmaya, midyeden yunusa, serçeden kartala bütün varlıkların mevcudiyetlerini itaat, tesbih, secde ve teslimiyet üzere bulunmakla niteler. Bu âyetteki ise bütün bu anlamları hâvi olan salât sözcüğüdür.
Burada sözü edilen aslında icbarî bir salâttır. Yani yaratılışta bütün varlıklara yutturulmuş oluşsal bir itaat keyfiyetidir. Kast edilen de her türlü mahva, ruhi düşüş ve yükselişe kapalı olan meleki yapıdır.
Nitekim Kur’ân, evrendeki bütün varlıkların doğalarında bulunan işleyiş düzenini, teslimiyet, secde, itaat olarak nitelemiştir.
Allah, bütün şeylere ve kimselere “İster istemez gelin” demiş, onlar da ister istemez teslim olmuş (Âl-i İmrân 3/83), secde etmiş (Ra’d 13/15) ve hâl dilleriyle “itaat ederek geldik” demişlerdir. (Fussılet 41/11)
Kur’ân, bir başka tür salâttan daha söz eder. Ancak önceki gibi icbari değil ihtiyaridir, tekvinî değil teşrîidir. İnsanın donanımına muvafık olarak ruhi terakki ve tedenniye; adalet ve irfana, zulüm ve cehalete de açıktır. Bu nedenle, ünsiyet kurabildiğimiz varlıklar arasında sadece insana teklif edilmiştir.
İşte Kur’ân’da; yine ahit, itaat, emânet, dua, teslim, tesbih, hamd, rüku ve secde kelimeleri öbeğinde çoğu zaman zekatla birlikte anılan salât da budur. Nitekim bir âyette şöyle denmiştir:
“Biz, emâneti göklere, yere ve dağlara sunduk da buna hamle etmekten çekindiler ve bundan korktular, oysa insan ona hamle etti; o çok zalim, çok cahildir.”
Bu âyette, bütün varlıklara ve insana sunulan göreve “emânet” denmiştir. Emânet deyince de onu korumak, hiyanet etmemek akla gelir. Varlıkların çekinip korkmaları ise, emânet üzerine titremeleri anlamına gelir. Bu da, tabiatlarındaki kanunlara zorunlu olarak uymalarını kinaye eden bir üsluptur. Yani bütün varlıklar emânetin korunması gibi, Allah’a itaati korumuşlardır. Bu ise, varlıkların yukarıda izah ettiğimiz icbari salâtını “emânet” sözcüğü ile anlatmaktadır.
Emânetin insanlara sunulması ise, dini-şer’i esasların teklif edilmesini kinaye eder. Emâneti “hamlederek” başka yere taşımak, sahibine ihanet etmektir. İnsan bu konuda özgür bırakılmış, içlerinden çok kimse emânete hıyanet etmiş, böylece zalim ve ısyankar olmuştur.
Kısaca bütün varlıklar, tabiatları itibariyle tekvini emânete riâyet etmekle salâtını bilmiştir. Fakat kendisine sunulan şer’î emânete riâyet etmeyen çoğu insan da şer’î salâta ihanet etmiştir. Ancak inananlar başkadır:
“Onlar, emânetlerine ve ahitlerine riâyet edenler ve salâtlarını muhafaza edenlerdir.” (Mü’minûn 23/8-9)
Kur’ân, inananlardan söz ettiği başka bir pasajda “Salâtlarında devamlıdırlar” diyor. (Meâric 70/23) Peki sizce bu hangi salâttır? İcbârî midir yoksa ihtiyârî midir?
Dikkat edilirse âyette “Devamlı toplantıdalar” der gibi “Devamlı salâttalar” denmiyor. Eğer böyle denseydi, ozaman icbari salât anlaşılırdı. Âyetteki devamlılık salâtı değil müminleri niteliyor. “Toplantılarında devamlılar” der gibi, “Salâtlarında devamlılar” deniyor.
Yani müminler kuşlar gibi meleki bir salâtta değil, ucu terakki ve tedenniye, adalet ve irfana, zulüm ve cehalete açık tercihi bir salâttadırlar.
Devam edecek
4.Suba.2008