İslami literatürde dinin sekiz rüknünden mütalaa edilen; cihad, emr-i bilmaruf ve nehy-i anilmünker, toplumsal yükümlülüklerdir. Bu nedenle her şartta kalıcı ve her fert için gerekli olmayabilir. Hac ve oruç gibi ferdi menasik de ancak güçleri yetenlere gerekli olur.
Oysa salât ve zekât böyle değildir.
Kur’ân üslubundaki zekât herkes içindir. Çünkü nefsin tezkiyesi, hür-köle, zengin-fakir, kadın-erkek herkes için nihai maksattır. Bu nedenle “hayır” sayılan her şey bu kapsama alınmıştır.
Salât da her imkân ve her kimlik içindir. Çünkü o, dinin dolaysız anlatımlı tek rüknüdür. Bu nedenle herkes için nihai maksattır ve her zor durum için kolaylaştırılmıştır.
Nitekim zekâtın telafisi, ancak hayır türünden bir şeyle mümkün olur. Salâtın telafisi de kısaltılmış ve kolaylaştırılmış da olsa ancak bir salâtla mümkün olur.
Bütün diğer yükümlülükler, muhkem olan zekâta müteşabihtir. Zekâtın muayyini, muharriki, muhafızı ve mukavvimi ise salâttır. Bu nedenle; zekât salih amele, salât ise imana gösterge sayılmalıdır.
Kur’ân üslubunu, İslami literatürü ve Sadr-ı İslam’ı tahkik edenler, salât-iman ve zekât-amel ilişkisini müşahhas olarak müşahede edeceklerdir.
İlk müşahede basamağı elbette Kur’ân üslubudur. Burada iman ve türevlerinin kimi zaman salât ve türevleri ile yer değiştirdiği, salât zekât ardıllığının da iman-amel ardıllığı nispetinde olduğu görülür. İkinci müşahede basamağı İslami literatürdür. Orada düşman kardeşlerin bile, salât-zekât ayrılmazlığına iman-amel kuvvetinde vurgu yaptıklarına tanık olunur. Üçüncü müşahede basamağı ise Tarih’tir. Burada müminlerin ilk Emirinin salât ve zekât üzerindeki keyfiliği savaş sebebi saydığına şahitlik edilir.
Merkezi yönetime alışkın olmayan Bedeviler; “Peygamber vefat etti, zekâtı (sadakayı) o topluyordu, şimdi Ebu Bekir’e zekât vermeyiz” deyince, savaş gündeme gelir. Ancak Hz. Ömer savaştan yana değildir. Tevhide inananların dokunulmazlığı olduğunu Emire hatırlatır. Emir’in cevabı: “Salâtla zekâtın arasını açanlarla savaşırım” olur.
Şimdi soru şudur: Allah elçisinin en yakını ve müminlerin ilk Emiri, “Salâtla zekâtın arasını açanlarla savaşırım” demekle ne kast etmiştir? Hükmünü bilemediği zekât vermeme olayını, hükmünü bildiği (!) namaz kılmama olayına mı kıyaslamıştır? Yoksa bedevilerin hafife aldığı zekâtı, vahyin en önemli gördüğü salâtla mı kıyaslamıştır?
Dikkat edilirse, Bedeviler, zekâtı vermeme gerekçelerinde, zımnen salâtlarını ikame etmekte olduklarını dile getirmişlerdir.
Onların demek istediği, “İslam toplumunun üyesi olarak kalalım, ama merkezi otoriteye de zekât vermeyelim” dir. Hz. Ömer’in onlar lehine itirazı, hatta Hz. Ebu Bekrin ona cevabı da bu durumu teyit etmektedir.
Yani Hz. Ebu Bekir, salâtı kabul edenlerin, zekâtı reddetmiş olmalarına itiraz etmektedir. Önce onun gördüğü ve bilahare Hz. Ömer’in de katıldığı şey aslında şudur: Kur’ân, salâtın terk edilmesine karşı dünyevi bir ceza önermemiştir. Kur’ân’daki anlamıyla zekât da böyledir. Ancak iman salâtı, salât ise zekâtı gerekli kılar. Bu şekilde de, cihad, emr-i bilmaruf ve nehy-i anilmünker gibi toplumsal hizmetler yerine getirilmiş olur. Toplumsal yaptırım gücü olmayan bir salât ise yok hükmündedir.
Bu durumda Bedevilerin ayrılıkçı olduklarına hükmedilmelidir.
Yani Hz. Ebu Bekir, ikame edilen salât ile verilmeyen zekâtın birer yükümlülük oluşlarını değil, imanın simgesi salât ile İslamlığın simgesi zekât arasındaki teori-pratik ilişkisini delil edinmiş ve bunun için imanla amelin, dinle şeriatın arasını açan bedevileri mürtet saymıştır.
Nitekim onun savaşının tarihteki adı mürtetlerle savaştır.
Yoksa Ebu Bekir (r.a.), Hâlik olan Allah’ın işlerini taklit eden bir melik değildir. O, Melik olan Allah’ın kullarıyla ilişkilerini (ihtiyarı) takip eden adil ve hikmetli bir yöneticidir.
Onun itikadı, ilke ve tören zorlamaya manidir. İlke ve tören zorlamak, Allah’ın işlerini (cebri) taklit ederek Tanrılığa soyunan meliklerin adetidir.
Nasıl mı?
Devam edecek
1.Nis.2008