09 EYLÜL 2010
İSTANBUL, 03:55
 
ANASAYFA
DÜŞÜNCE
DİN
DIŞPOLİTİKA
SİYASET
TOPLUM
KÜLTÜR

İLETİŞİM
YAZARLAR
İnternet Sitenizi Kullanırken Özgür Müsünüz?
   
Kur’ân, elliden fazla yerde iman ve amel arasını açmamıştır. Bunların simgesi olan salât ve zekâtın arasını da otuz küsur ayette açmamıştır. Hz. Ebu Bekir’in içtihadı da bunların arasını açmamak üzerinedir.
 
Bu içtihadın, elbette bilmediğimiz başka boyutları, tarihi-siyasi sebepleri vardır. Nitekim meselenin evveliyatı şöyledir:
 
Mekke’nin fethinden hemen sonradır. Bedeviler, Hz. Peygamber’e gelerek “Biz de iman ettik” derler. Bunun üzerine Kur’ân, “Henüz iman kalplerinize girmedi, sadece teslim oldunuz!” şeklinde bir uyarıda bulunur. (Hucurât Suresi)
 
İlk Emir’e zekât vermeyenler, işte bu bedevilerin din isyanına katılan kimselerdir.
 
Olay bu bütünlüğü içinde ele alınırsa, İlk Emir’in içtihadının dini-ilâhi olmaktan çok, içtimai-siyasi olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca olayın ferdi olmayışı, aksine toplumsal bir isyan oluşu da, bu içtihadı Emir lehine anlamlı kılmaktadır.
 
Ayrıca Kur’ân’ın tavzihi, Bedeviler’in ganimet elde etmek veya kendilerini güvene almak için merkezi yönetime sığınmış olduklarını, onların gayelerinin dini değil dünyevi olduğunu göstermektedir. Çünkü onlar dine salât-iman kapısından değil, zekât-İslam kapısından girmişlerdir. Binaen aleyh onaylanan İslamlıkları da ilahi değil resmidir. Bu nedenle himaye altına alınmışlarsa da mezkûr surede “Dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz?” şeklinde şiddetli bir ihtarla uyarılmışlardır.
 
Bizim meseleye temasımız ise bütün bunların dışında bir sebep içindir.
 
Rivayetlerde Hz. Ömer’in bu savaş fikrine ne zaman ve hangi gerekçeler üzerine ikna olduğu yeteri kadar açık olmasa da onun itiraz gerekçesi çok önemlidir. Biz, öncesini ve sonrasını, bu dönemle karşılaştırarak salât açısından bir mukayese imkânı oluşturmak istedik. Bu mukayese, salâtı ya da zekâtı terk edene had uygulanması hususunda dini bir sarahat olmadığını belgelemekte, ayrıca bu konudaki rivayetlerin üslubu, o güne kadar süre gelen uygulamalarda da böyle bir şeyin bilinmediğini göstermektedir.
 
Ne var ki mezhepleşme döneminde meselenin ferdi boyutu, içtimai boyutuyla aynılaştırılmış, ardından da “tarik-i salât” için şiddetli cezalar önerilmiştir. Daha sonra “tarik-i salât” lehine icat edilen “ıskat-ı salât” uygulamaları ise, onları öldürmeyi bile tecviz eden bu fetvalar yanında tam bir çelişki olarak yerini almıştır.
 
İşte namaz konusunda saltanat dönemlerindeki bazı siyasileri yönlendiren ve Fıkıh diliyle bize ulaşan bu ahkâmdır.
 
Yıl, bin dört yüz doksan dört. Tokatlı matematikçi Molla Lütfi, bir konuşmasında Hz. Ali’nin bedensel acıyı bile unutturan bir namazını hatırlatarak “Esas namaz odur, sizinki ise yatıp kalkmaktır” dediği için idam edilir.
 
Hz. Ali’nin gerçekten kendinden geçtiği bir namazı olmuş mudur? Yoksa menkıbevi bir anlatım mıdır? Tam olarak bilemiyoruz. Öte yandan Molla Lütfi, gerçekten namazın zahiriyle alay etti diye mi idam edilmiştir? Yoksa idam edilecekti de bu sözü de bahane mi gösterilmiştir? Bunu da tam olarak bilemiyoruz. Ama maalesef, mümin olduğu bilinen bir ferdin, namazın biçimine hakaret etti gerekçesiyle idam edilmiş olduğunu biliyoruz.
 
Oysa ilke ve merasimi dayatmak, yapmayanı hapsetmek, dönmeyeni dövmek, söylemeyene sövmek, giymeyeni sürmek, takmayanı öldürmek, Tanrı’nın işlerini ve din günündeki yargısını taklide soyunan zihinlerin ürünüdür.
 
Kaldı ki insanın içinden gelenlerle ona dayatılanların değer ve derecesi de hiçbir zaman eşit olamaz. Ayrıca zor, insanı kısıtlar, aşağılar ve algısını bozar. İkiyüzlü davranışlar başlatır. En evrensel ilkeler ve en kadim merasimler bile zorlananın elinde ters yüz olur.
 
Kur’ân’ın zekât-İslam kapısından gelen Bedevileri, daha önce salât-iman kapısından girenlerle eşit görmemekle birlikte, onları da dini himaye altına alması elbette çok anlamlıdır. Kur’ân,  bu tavzihle, zahiren de olsa teslim olmalarını önceki durumlarına tercih etmiş, ama öte yandan ikiyüzlü davranmalarının menfezini de tıkamıştır.
 
Kur’ân, yine bu nedenle adamın şükür ve küfür yolunda özgür olduğunu söylemiştir. Başka pasajlar, bunun, “başkası değil sadece adam özgürdür” anlamına geldiğini teyit etmektedir.
 
Adam, mülk içinde özgürdür. Hem meleklere nispetle özgürdür. Hem meliklere karşı da özgür olmalıdır. Onun özgürlüğünü sınırlayabilecek tek şey, sadece kendi içinde yükselebilecek “el-Melik” inancıdır.
 
İşte salât, mutlak özgürlüğün el-Melik’e ait olduğunun ilanıdır.
 
Kur’ân üslubunda el-Melik, şimdiki hayattaki esbabın sahibi ve öteki hayattaki din gününün de yargıcıdır. Yani adam, şimdiki hayattaki bütün işlerinde O’nun esbabına mecburdur. Ama teklifleri karşısında özgürdür. Şükür veya küfür yolunu seçebilir. Bu tercihinin karşılığını ise öteki hayattaki din gününde bulacaktır.
 
Mushaf’ın ilki olan Fatiha Suresindeki “Mâlik” kelimesi, sonuncusu olan Nâs suresindeki “Melik” kelimesinden daha kapsamlıdır. Ve kendisini Kur’ân’a ve Hz. Muhammed’in uygulamasına nispet eden herkes, her salâtın her rekâtında Fatiha’yı kıraat etmektedir.
 
Buna rağmen onların el-Melik dışında yöneldikleri melikleri varsa, bunun iki sebebi vardır:
 
Birincisi, dinin iki girişi olan iman ve islamı (teslimiyeti) aynılaştırmalarıdır. Din binasına Ömer gibi salât-iman kapısından değil de, Bedeviler gibi zekat-islam kapısından girmiş olmayı yeterli görenlerin, şeyhlerden, ulemadan, zenginlerden ve siyasilerden melikleri olmak zorundadır.
 
İkincisi, iman ve islam kardeşliklerini aynılaştırmalarıdır. Hicret öncesinde gerçekleşen salât üzerine oturmuş iman kardeşliği yerine, Fetihten sonraki Bedeviler gibi menfaat üzerine oturan islâm kardeşliği ile yetinenlerin şeyhlerden, ulemadan, zenginlerden ve siyasilerden melikleri asla eksik olmayacaktır.
 
Salât-iman girişini ve salât-iman kardeşliğini gereği gibi takdir edebilmek ise ancak şimdiki hayatın bir oyun ve eğlence olduğunu anlamakla mümkün olur.
 
Oyunlar, amaçsız tekrarlanan ileri geri hareketlerdir. Her oyun kurallıdır. Bu kurallar zamanla kendisini özne, oyuncuyu da nesne yapar.
 
Şimdiki hayatın oyununu bozarak insanı özgürleştirecek ve ona şimdiki hayatta özne olma imkânı verecek tek şey ise salâttır.


8.Nis.2008 

YORUMLAR (0)

Bu yazı için hiç yorum gönderilmemiş.
Araçlar
Mail Gönder
Arkadaşıma Gönder
Yazıcıya Gönder
Yorum Yaz
Tüm Yorumlar
 
Son eklenen yazılar
  Allah Konuşur (mu?) (Vahiy III) / Ahmet Baydar
  Nur Üstüne Nur (Vahiy II) / Ahmet Baydar
  Asalet ve Vahiy (Vahiy I)
  Salât Oyunu Bozar (Değerlerin Derece Düzeni XIX)
  Salât ve irtidat (Değerlerin Derece Düzeni XVIII)
  Salât Ademcedir (Değerlerin Derece Düzeni XVII)
  Salavât, kıyamla muhafaza edilir (Değerlerin Derece Düzeni XVI)
  “Salât”ı zayi etmeyin! (Değerlerin Derece Düzeni XV)
  Salavât getirmek salat etmek midir? (Değerlerin Derece Düzeni XIV) / Ahmet Baydar
  Salat: Bilişsel yöneliş (Değerlerin Derece Düzeni XIII)
  Salat ne değildir? (Değerlerin Derece Düzeni XII)
  Balığın Karnında Namaz! (Değerlerin Derece Düzeni XI)
  Tekvîni ve Şer’î Salât (Değerlerin Derece Düzeni X)
  Dinsel gevezelikler ve zekât (Değerlerin Derece Düzeni IX)
  Zekatta Hicret Yanılgısı (Değerlerin Derece Düzeni VIII)
  Tüm Yazılar