Varlıklar arasında insandan daha hakimi yoksa, bu daha bileni yok anlamına gelir. O zaman ondan daha kerimi yok demektir. Bu, insanın evrende en asil (mükerrem) olduğu anlamına gelir. Onun asaletinin yukarıya bakan yüzünde de, aşağıya bakan yüzünde de bilmesi vardır. Nitekim Adem, bilmesiyle eşyayı teshir edebildiği için halifedir ve Ademoğlu bunun için mükerremdir. Öte yandan Allah’tan da ancak bilenler haşyet eder. İnsanın yaratılanların çoğuna makamca üstünlüğü de, Peygamberlerin birbirlerine ve inananların bir kısmına makam ve mevkice üstünlükleri de bilmeleri sayesindedir. (İsrâ 17/70. Neml 27/15)
Evet, asalet ikramdan, ikram da ilimden ise, kuşkusuz Allah en asildir, çünkü o en bilendir:
“Duyur! Rabbindir en asil.”
Alak Suresindeki ikinci “duyur” emridir ve Surenin can damarıdır bu. Aynı zamanda ilahi bildiri olan vahyin mahiyetine de giriştir. Söz şöyle devam ediyor:
“Duyur! Rabbindir en asil; kalemle bildiren.”
Kalem, insanın bilme sürecine katkı sağlayan birçok nesnenin baş aktörüdür. Bu yönüyle de kuşkusuz insanlık tarihinde bilgi simgesi olmuştur. Bu elbette kesbi-beşeri bilgidir. Yani insana doğuştan bir bilme kabiliyeti ikram edilmiş, ebeveyn, aile ve çevre de bu kabiliyete pek çok şey eklemiştir. İşte insanı hayvanlardan daha asil kılan bu eğitim sürecinin hepsi kalemle bildirilenler cümlesindendir.
Bunu Rab ikram ettiği için O en asildir. Ancak dahası var. Alak suresinde bir bildirmeden daha söz ediliyor:
“Duyur! Rabbindir en asil; kalemle bildiren, insana bilmediğini bildiren.”
İnsana, bilmediğinin bildirilmesi, kalemle bildirilenden başka bir şeydir. Eğitim serüveninin dışında, öngörüler, rüyalar, sezgiler, ilhamlar, keşifler var. Kevni ayetlerden telakki edilenler var. Peygamberler vasıtasıyla toplumlara sunulan vahiy var.
Demek ki insana iki şey rehber oluyor. Birincisi kesbi olan öğrenme imkanları, diğeri ise vehbi olan öğrenme imkanları.
Bir insanın önünde hem kalemle kesbî ilim, hem peygamberle vehbî ilim öğrenme imkânı varsa, o zaman Kur’ân’ın temsil diliyle; nur üstüne nur olur.
Alak Suresindeki simgesel anlatımdı. Bu nedenle talimle ilişkisi olan kalem kelimesi kullanıldı. Oysa temsil, anlamın anlatısıdır. Temsilde anlatılanın kast edilen şeyle hiçbir bağı yoktur. Bu nedenle Nûr Sûresinde şöyle dendi:
“Allah, göklerin ve yerin nurudur, nurunun temsili de şöyledir:”
Kur'ân, Güneşin ve ateşin ışığına ziya der. Ziyanın aydınlatmasına nur, karanlıkta kalan kısma ise zulmet der. Yani nûr, ziyanın değil zulmetin zıddıdır.
Allah, göklerin ve yerin nuru demek, hidayet edicisi, yol göstericisi demektir:
“Allah, göklerin ve yerin nurudur. Nurunun temsili şöyledir: Kandillikte bir lamba; Lamba bir cam içinde, cam sanki parlak bir yıldız -mübarek bir zeytin ağacından yakılır, doğuya da batıya da ait değildir,- ona ateş değmese de, neredeyse yağı ışıtır.”
Yani, müminin kalbindeki hidayetin durumu şöyledir: İnsanın vücut kandilliğinde bir dimağ lambası var. Bu lamba bir beyin içindedir. Beyin sanki sürekli yanıp sönen bir yıldızdır. Bu lamba Doğuya da Batıya da ait olmayan mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Güneş, o ağaca sadece doğarken yahut sadece batarken değil devamlı vurduğu için meyvesi tam ve yağı mükemmel olur. Dimağ lambası, meyvesi ve yağı mükemmel ve dengeli olan, Doğuda da Batıda da bulunmayan, yani Dünyaya ait olmayan bu peygamber ağacından yakılır.
Aslında ona ateş değmese de, neredeyse yağı ışıtır. Ama eğer nebevi vahye ulaşmışsa:
“Nur üstüne nurdur.”
Aydınlık üstüne aydınlıktır. Akıl aydınlığı üzerine vahiy aydınlığıdır bu. Kesbi talim üstüne vehbî talim de işte budur.
İnsan, bu rehberliklerden sonra kendisine bir pay çıkarsa da onun asaleti eşyaya göredir. Aslında Allah’tır en asil, sanılandan da daha asil.
Devam edecek
22.Nis.2008