İnsanın kesbî ve vehbî hidayeti Alak Sûresinde iki talim yolu olarak zikrediliyor. Bu iki yol, Nûr Suresinde, iki nur şeklinde ifade ediliyor. Önceki bölümlerde bu hususa temas etmiş, kalemle simgelenen birinci talimin ve nur temsilindeki birinci nurun akıl olduğuna işaret etmiştik. Kur'ân açısından bakıldığında, insanın bundan sorumlu olduğu görülür.
Peki, insanın hidayetini sağlayan, ikinci talimin ve ikinci nurun mahiyeti nedir?
Allah’ın insanlara yol göstermesini ifade etmek için Kur’ân’ın seçtiği kelimelerden birisi de “konuşma”dır. Kur’ân, Allah’ın insanlara konuştuğunu, kuşkuya yer bırakmayan bir sarahatle ifade eder. Ancak bu, mutlak surette bir mecaz olarak görülmelidir. Çünkü Kur’ân, Allah’ı, varlıkların sıfatlarıyla birebir nitelemez.
O zaman Kur’ân’ın, “Allah, Hz. Musa’ya bizzat konuştu” demesinin (Nisâ 4/164) başka bir anlamı olmalıdır. Bu da muhtemelen "Allah, kekeme birisini nasıl peygamber seçer?" diyenlere, onun bizzat peygamber olarak seçildiğini gösteren bir cevaptır. Öte yandan, onun bir arkadaşıyla söyleşir gibi Allah ile konuştuğunun asla kabil olmadığını da şu ayet tembih etmektedir:
“Allah’ın bir beşere konuşması kabil değildir. Ancak vahiy olarak veya bir perde arkasından ya da bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyettirmesi başka.” Şûrâ 42/51
Dikkat edilirse, ayet olumsuzlamayla başlıyor. Ardından da Allah’a muhatap olan bir varlık için insan ve Adem gibi üstünlük bildiren sözcükleri değil, hayvana yakın “beşer” sözcüğünü seçiyor. Bu, elbette ulûhiyet ve beşeriyet uzaklığını vurgulayarak vahiy dilindeki konuşmanın bir mecaz olduğunu tembih eden bir üsluptur. Bu, Kur’ân’ın tenzih ilkesi açısından anlaşılabilir bir husustur.
Demek ki Kur’ân, bir yandan aşırı bir tenzih ile Allah’ın kullarını akıllarıyla baş başa bıraktı vehmine düşülmesini önlemek için kuvvetli bir teşbih ile Allah’a konuşma isnat ediyor. Diğer yandan da muhatapların teşbih putçuluğuna düşmelerini önlemek için, Allah’ın konuşması yerine vahiy, perde arkası ve elçi göndermek şıklarını ikame ediyor.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da, Allah’ın, konuşma/vahyini, peygamberler gibi belli bir zümreye tahsis etmemesidir. Başka birçok ayetin de teyidi ile buradan anlaşılması gereken şey; yöntem ve seviyeleri farklı olsa bile, Allah’ın canlı-cansız, hacer-şecer, beşer-peygamber, her şeye ve herkese konuştuğu/vahyettiğidir.
Allah’ın insanla konuşması ise üç yoldan biri ile gerçek olur:
Bunlardan birincisi vahiydir. Allah her şeye doğrudan vahyeder. Eşyanın kendi kaderini, onun tabiatı yapar. Bu, iman ve inkâra konu olmaz. Çünkü fiiliyatta varlığın bir tercihi olsa da, ona yapılan ilahi telkin ihtiyârî değil icbârîdir. Arının bal yapma becerisi bu cümledendir.
İnsan, bu şıkka bedeniyle ve hisleriyle dâhil olur. Vahiy ona takva ve fücur olarak ilham edilmiş yani dengeli bir şekilde hayır ve şer kabiliyeti olarak yutturulmuştur. Annenin çocuğuna olan iştiyakı bu cümledendir.
Allah’ın insanla konuşmasının diğer bir türü de “perde arkasından”dır.
Devam edecek
28.Nis.2008