09 EYLÜL 2010
İSTANBUL, 11:27
 
ANASAYFA
DÜŞÜNCE
DİN
DIŞPOLİTİKA
SİYASET
TOPLUM
KÜLTÜR

İLETİŞİM
YAZARLAR
İnternet Sitenizi Kullanırken Özgür Müsünüz?
"Beşer ve beşîr" üzerine ya da yine "kelam-ı Muhammed" eleştirisi (I) / Cafer Subhani
 
 
Saygıdeğer ilim adamı Sayın Dr. Suruş
 
Selam ile
 
Zâtıâlinizin bazı gazetelerde yayınlanan ikinci söyleşisiyle eşzamanlı mektubu elime ulaştı. Hüküm verirken hataya düşmemek için röportajınızı dikkatle tekrar okudum. Bu münasebetle bazı konuları hatırlatmayı gerekli gördüm. Bunlar üzerinde derinlemesine ve daha fazla dikkatle duracağınızı umuyorum.
 
İslam devriminin başlarında Londra’dan İran’a döndüğünüzde güzel ve yapıcı eserler ortaya koyduğunuza hiç kuşku yok. “Hareket-i cevheri”yi en güzel şekilde izah ettiğiniz “Evrenin Yatışmaz Yapısı” isimli kitabınız çok değerli bir çalışmaydı. Keza “Bilim ve Değer” adındaki diğer kitabınız, felsefi ve kelami meselelere ilgi duyanlar arasında heyecan yaratmıştı. Nehcu’l-Belâğa derslerinizin ahlaki bakımdan yaptığı olumlu etkiyi unutmayalım. Bu meselelere ilgi duyanların, gençlerin ve din alimlerinin gönlünde hep yeriniz oldu. Adını vermeyeyim, bir değerli dostunuzun naklettiğine göre, Alevi Lisesi’nde okurken günlük işlerinizi not ettiğiniz bir defteriniz varmış. Eğer öncelikli bir şeyi terk etmek zorunda kalırsanız onu not alır ve daha sonra telafi edermişsiniz. Bu yolla, ahlak alimlerinin “muşârate ve murâkabe (kendine şart koşma ve kendini denetleme)” tavsiyesini hayata geçirirmişsiniz.
 
Şu halde, o yakınlık ve makamın bir süre sonra neden düşüş grafiğine girdiğinin sebebini araştırmalısınız. Hayatınızda ortaya çıkan bu gelişmeyi eşelemeli ve bunun sebebini bulup çıkarmalısınız. Gençlerin bir dönem sel olup size doğru akması, ama bir başka gün dostlarınızın ve sevenlerinizin sizden uzaklaşması kesinlikle sebepsiz bir değildir.
 
Araya mesafe koyulmasının sebepleri
 
1. Dostlarınız, “Şeriatın daralması ve genişlemesi” fikrini ortaya attığınız ve bunu birkaç yüz sayfalık kitap olarak yayınladığınızdan bu yana zaman içinde sizden uzaklaştılar. Oysa sizinle yüzyüze görüşmemizde bu düşüncenin peygamberliğin sona erdiği inancına aykırı olduğunu söylemiştim. Çünkü sabit Şeriat, ama değişken anlayış fikri, İslam’da hiçbir kesin bilgi bulunmadığı kabulüne sebep olmaktadır. Bu durumda Kur’an, Sünnet ve akılla elde ettiğimiz bütün düşünceler sürekli sarsıntı halinde olmakta ve zamanla değişebilmektedir. Bu noktayı Fazıl Meybedi’nin evinde, yakın dostunuz Sayın Rohsıfat’ın da hazır bulunduğu uzun bir sohbet sırasında size hatırlattım ve bu konudaki görüşünüzü gözden geçirmenizi istirham ettim.
 
2. Bir tek “sırat”a dayanan ve “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur (sırat-ı müstakim). Buna uyun. Başka yollara uymayın.” (En’am 153) diyen Kur’an’a karşın “sırat-ı müstakimler” fikrini ortaya atmanız üzerine aradaki mesafe daha da açıldı. Şeker gibi ifadelerinize ve kaleminize sevgi ve muhabbetle dolu kalpler sizden uzaklaşmaya başladı.
 
3. Bunun ardından “aklî husn ve kubh meselesi”ni gündeme getirdiniz. Bir tür Eş’ari eğilim içine girdiniz. Görüşünüz şuydu ki, “husn ve kubh (güzellik ve çirkinlik)” konusunu akıldan değil, şeriattan almalıyız. Bir fiilin güzel veya çirkin olduğunu Kur’an ya da mütevatir sünnetin doğru kabul etmesi bizim için kafidir. Bundan sonra akılla güzel ve çirkini bulmaya ihtiyacımız yoktur.
 
Felsefe ve Hikmet Encümeni’nde, güzellik ve çirkinliğin akılla bilinmesi hususunda üç dönem konferans verdim. Orada, güzellik ve çirkinliğin akılla bilinebileceğini tamamen inkar edersek şeriatın güzel ve çirkin bulduğu şeyi de tespit edemeyeceğimizi hatırlattım. Çünkü ihtimallerden biri de Kur’an’ın söylediğinin ciddi olmaması ve gerçeğe aykırı olabileceğidir. Bu ihtimali Kur’an’ın kendisine bakarak ortadan kaldırmak mümkün değildir. Zira böyle bir şüphe ikinci söze de yöneliktir. Burada güzel ve çirkini akılla bilmekten yardım almalı ve demeliyiz ki, kudretli ve hikmetli olan Allah’a yalan isnat etmek çirkindir (kabîh) ve o ne söylediyse doğrudur, sapasağlamdır. O gün sizin bu kısmı kabul ettiğinizi hatırlıyorum.
 
4. Yine, masum imamların ilmî bakımdan merci olması ve imamet makamının artık sona erdiği meselesi konuşulmuştu bir ara. Sizin bu konudaki görüşünüz, imamların ilmî bakımdan nihai merci olmasının imametin sona erdiği ilkesiyle (hatemiyyet) çelişkili olmadığıydı. Bu konuda zâtıâlinize bir eleştiri gönderdik ama şu ana kadar cevabını alabilmiş değiliz. Bu da ayrışmanın ve uzaklaşmanın sebeplerinden biri olmuştur.
 
5. Son olarak da vahyin yorumlanması meselesi ortaya çıktı. Açıklanacağı üzere, tıpkı “Çiçek idi ama yeşillikle de süslenmişti!” meselinde olduğu gibi.
 
Ayrışma ve uzaklaşmanın sebepleri üzerinde çokça düşünmelisiniz. Zira bir zamanlar güçlü kaleminiz ve etkileyici konuşmanızla herkes sizi çok seviyor ve size olan hayranlığını dile getiriyordu.
 
6. Sizden uzaklaşılmasının nedenlerinden biri de, hem muhalif, hem de muvafıkların kendileri için sonuç çıkarmasına müsait konuşma tarzınızdır. Böyle olunca, faraza  zâtıâlinizin bazı görüşleri, sahih ve yerinde olduğunda bile (ki bana göre sahih değiller) ilahi kelamın “içinde rahmet, dışında azap bulunan…” (Hadid 13) ifadesine uygun düşüyor.
 
Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, uydudan tutun filmlere, radyolara ve nevzuhur düşüncelere kadar gençlik kesimini yoldan çıkaracak çok sayıda etken var ve hepsi de gençlerin imanını hedef almış durumdadırlar. Bu şartlarda, Alevi Lisesi’nde eğitim görmüş ve Şehid Mutahhari’nin seçkin öğrencisi olmuş sizin gibi birinin, inançları yakıp kavuran iki yönlü konuşma tarzından kaçınmasını beklemekteyiz. Eğer gençlik yıllarınızdaki o defter hala yanınızdaysa bu öncelikleri terk etmeyi onun bir köşesine not ediniz.
 
Mesela hepimiz Kur’an’ın Hz. Muhammed’in (sav) kitabı olduğunu söylüyorsak bununla kasdettiğimiz, Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu ve Hz. Muhammed’e (sav) nazil olduğudur. Ama siz bu cümleyi söyledikten sonra öyle ifadeler sarfediyorsunuz ki hepimizin maksadının hilafına bir anlam ortaya çıkıyor. Diyorsunuz ki, “Peygamber, Kur’an’ın yaratılmasında eksen role sahiptir”, ya da şöyle söylüyorsunuz: “Peygamber’in mutlu ya da hüzünlü psikolojisi onun kitabına etki etmiştir”, yahut diyorsunuz ki, “Kur’an’ın bazı ayetleri belagat ve edebiyat bakımından oldukça üst seviyededir. Çünkü koparıldığı ağacın ve psikolojinin meyvesidir.”
 
Acaba bu cümleler, nasıl yorumlarsak yorumlayalım, gençlerin imanına yardımcı mı olur, yoksa onların iman harmanını yakıp kül mü eder? Zâtıâliniz bu tür meseleleri apaçık ve delile dayanmaksızın gündeme getirdiğiniz halde dostlarınızın, eskiden olduğu gibi size ilgi duyduklarını açıklamalarını bekliyorsunuz. Ama onlardan merhametsizlik gördüyseniz bunu şikayet edin.
 
Bu samimi hatırlatma ve ikazları bir yana bırakıp ikinci röportajınızda ve bendenize verdiğiniz cevapta beyan ettiğiniz görüşlere dönüp oradaki önemli konuları inceleyelim:
 
1. Bu röportajda vahyin hakikati
 
Bu röportajda vahyin hakikati birkaç cümleyle ifade edilmiş. Bazılarını hatırlayalım:
 
a) Kur’an, Allah’ın izniyle meyve veren Muhammed’in (sav) ‘şecere-i tayyibe’sidir. “Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir” (İbrahim 25). Bu, vahyin nüzulünün ve ilahi tasarrufun ta kendisidir.
 
Bir başka yerde şöyle diyorsunuz: “Vahyin fâili ve kâbili olan Muhammed, teyid edilmiş, mutahhar vs. bir beşerdir”, “Testiden dışarıya içinde olan sızar”. Varlığının ‘şecere-i tayyibe’sinden tayyip ve temiz bir meyveden başkası çıkmaz.
 
Üçüncü yerde şöyle diyorsunuz: “Vahiy ve Cebrail’in Peygamber’e tabi olmasının anlamı… Peygamber’in hayal gücünün vahiy sürecine katılması, müdahale etmesi… Muhammed’in (sav) tarihsel ve beşeri şahsiyeti Kur’an’da heryerde tecelli eder.”
 
Yine bir başka yerde de şöyle söylüyorsunuz: “İslam Peygamberinin vahiy sürecinde konu olması sözkonusudur, araçsallığı değil; Kur’an’ın ‘nâzil’ olduğu ve dilinden döküldüğü bir ‘beşer’dir o. (Her iki tabir de Kur’an’da geçmektedir) ‘Nuzül’ ve ‘beşer’ kaydı, vahyin en derin katmanlarında hazır bulunur ve bu önemli iki sıfat gözönünde bulundurulmaksızın, vahyin, aklın benimseyeceği bir yorumu gösterilemez.”
 
Tahlil
Sözlerinizden bu kadarını aktarmakla yetiniyoruz. Şimdi “Muhammedî vahiy”i (Kur’an) değerlendireceğiz. Böylece aklın pek beğendiği(!) bu yorumun doğru olup olmadığına bizzat siz hüküm verebileceksiniz:
 
Kur’an bu görüşü şiddetle reddeder. Kur’an, ne Peygamber’in asıl konu olduğunu düşünür, ne de Allah’ın kelamını Peygamber ağacının meyvesi kabul eder. Aksine “Kur’anî vahiy”; mevcut bulunanın hiçbir yerine el değmediğini, tasarruftan korunmuş olduğunu ve Peygamber’in beşeri düşünceleriyle karışmaksızın vahyin arı duruluğunun onun dilinden akıp geldiğini söylüyor:
 
“Sana böyle Arapça bir Kur'an vahyettik” (Şura 7)

“Ona Arapça bir Kur'an vahyettik” (Yusuf 2)

“Bu Kur'an bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu.” (En’am 19)

“Sana O'nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur'an'ı (okumakta) acele etme” (Taha 114)

“De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım.” (A’raf 203)

Kur’an, ilahi vahyin Allah’ın dışındaki sözlerle her tür karışmadan, hatta Rasul-i Ekrem’in pâk ve aşkın psikolojisiyle bile karışmasından korunmuş olduğunu ısrarla tekrarlamaktadır. Oysa siz bunun tam tersini iddia etmede ısrarcısınız. Öyleyse şu ayete dikkat buyurunuz:

“Allah katından başka yerden olsaydı hiç kuşku yok onda pek çok çelişki bulurlardı.” (Nisa 82)

“Allah katından başka yerden” ifadesine dikkat buyurmanızı istirham ediyorum. Kur’an eğer ‘şecere-i tayyibe’nin meyvesiyse bu durumda meyve kesinlikle ağaçtan (şecere) etkilenmiş demektir. Böyle olduğunda ise vahiy arı duruluktan çıkar ve beşeri katkıyla karışmış olur.

Vatikan’da Müslümanlarla diyalog biriminin sorumlusu olan Kardinal Jean Louis Tauran’ın söyleşisini mutlaka görmüşsünüzdür. Şöyle diyordu:

“Müslümanlara dinlerarası diyaloga hazır değilim. Çünkü onlar, bizim kabul etmediğimiz bir prensibe itikat ediyorlar. Diyorlar ki, ilahi vahiy hiç el değmeksizin rububiyet makamından arı duru biçimde Peygamberin kalbine, oradan da diline inmiş ve yine el değmeden onlara ulaşmıştır.”

Fakat vahyi Peygamber’in varlığına ait ‘şecere-i tayyibe’nin meyvesi sayan sizin görüşünüz, her ne kadar bu ağacı Allah ekmişse de nihayetinde vahyi arı duru olma halinden ve el değmemişlikten çıkarıp ona beşeri bir renk veriyor.

Acaba sizin sözünüz, o kardinalinkine benzemiyor mu? Çünkü siz de şöyle demiştiniz:

“Daha basit söylersek, bahçıvan ve ağaç ilişkisi gibidir. Bahçıvan tohum eker ve ağaç meyve verir. Bu meyve, rengi, kokusu ve şeklinden tutun vitamin ve şekerine kadar her şeyini yetiştiği ağaca borçludur. Bu ağaç ise özel bir toprağa dikilidir, yine kendine özgü ışık, gıda ve hava emer.”

İlahi vahiy, Muhammed’in varlığının ‘şecere-i tayyibe’siyse ve onun şahsiyetinde yapıcı (fâil) ve muktedir (kâbil) bir hal bulunuyorsa neden şu konuyu vurgulama ihtiyacı duyulmuştur:

“Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu toplamak ve okutmak bize aittir. O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen okunuşunu takip et. Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir.” (Kıyamet 16-19)

Eğer kesin olarak mana Allah’tan ve suret de Peygamber’dense o halde okumada acele etmeye yönelik bunca menetme ve Cebrail’in okuyuşunu takip etmeye bunca emrin anlamı nedir? Peygamber, bütün o yetki ve bilgisiyle vahiyden aldığını kalıba dökebiliyorduysa vahyi kıraat etmede acele edip etmemesi ne anlam taşıyabilir ki?! Kur’an neden “Cebrail’in okuyuşunu takip et” diyor? Bu ayetlere dikkatlice bakıldığında, arı duru vahyin, hakîmler açısından “gayptan şuhûda” bir tür nüzul olan kavramlar ve lafızlarla Allah Rasulü’nün kalbine indiği, dilinden akıp geldiği ve hiçbir kimsenin onun yapımında etkisi bulunmadığı açıkça görülmektedir.

Öyleyse bu sahih niteliğe rağmen “Peygamber vahiyde yapıcı role sahiptir ve asıl konu odur” denebilir mi?

Bu tür teoriler tertemiz niyetlerle ortaya atılsa bile bunun neticesi, vahyin makam ve mevkisini düşürüp böylelikle de ona yavaş yavaş beşeri su ve renk vermek isteyen, nihayet kendi düşüncelerini vahiy düşüncelerinin yanına yerleştirip tedricen vahyin konumunu belirsizleştirmeye uğraşan kimselere yardım olmaktadır.

Sayın Suruş, “ariflerin dinî tecrübeleri”ni Peygamber’in “dinî tecrübe”sini genişleten ve tamamlayan bir şey sayıyorsunuz. Bu yolla da nebevi vahiy ile ariflerin vahyi arasındaki sınırı ortadan kaldırıyorsunuz. Dinî Tecrübe kitabınızda hatta şöyle bile diyorsunuz:

“Vahiy dinî tecrübe olduğundan ve dinî tecrübe diğer insanlar için de geçerli olacağından diğer dinî tecrübeler de dinin zenginleşmesine ve hacminin genişlemesine katkıda bulunur. Zamanla din açılır, büyür ve yayılır. Bu nedenle ariflerin dinî tecrübesi Peygamber’in dinî tecrübesini tamamlayan ve genişleten bir şeydir. Sonuçta Allah’ın dini adım adım olgunlaşır. Bu açılma ve genişleme dinî bilgide, hatta din ve şeriatın kendisinde de gerçekleşir.” (s. 28)

Dolayısıyla İslam dini, temel ilkeler ve furûat bakımından bu ondört yüzyıl boyunca genişleyip büyümüş ve neticede nebevî tecrübe ile ariflerin tecrübesinin bir karışımı olmuştur. Acaba gerçekten böyle midir?

İrfan ve arifin değeri çok yüksek olsa da bazı ariflerden sadır olan aşırı sözleri (şatahat) Kur’an’ın tevhid ilkesinin karşı noktasında kabul ediyoruz. Bir arif, mümkün âlemi Allah’ın ta kendisi olarak gördüğünde der ki, “Allah’a şükürler olsun; nesneleri yarattı. O, bütün bunların kaynağıdır.” Yahut Mevlana, vacip ve mümkün olanı, bir şeyin yayılmasından önce kabul eder. Sonra da bu ikisi arasında ayrılık meydana gelmiştir. Şöyle der:

“Hepimiz yayılmıştık ve bir cevherdik. Orada başsız ve ayaksızdık / Güneş gibi bir cevherdik, düğümsüz ve saftık, su gibi

O nur sûret bulunca adet meydana çıktı, kale burçlarının gölgesi gibi / Mancınıkla burçları yıkın ki bu bölüğün arasındaki ayrılık kalksın”

Bu konularda kalem oynatmaya pek istekli değilim. Yoksa -sizin tabirinizle- nebevî tecrübenin ariflerin tecrübesi ile çelişkisini göstermeye kalksam bu mektubun hacmini fazlasıyla aşar.

2. Muhammed (sav) beşerdir

Bu söyleşide, üstelik bir başlık da açılarak Peygamber’in beşer olduğu vurgulanıyor. Bu nokta hayli şaşırtıcıdır. Acaba Peygamber’in beşer olduğunu inkar eden mi var? Peygamber’in gerçekliğini şu cümlede aramak gerekir:

“De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. Bana, İlâh'ınızın sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor.” (Kehf 110)

Ayetteki ifade, Peygamber için iki konumdan sözetmektedir:

1. O da diğer insanlar gibi bir beşerdir
2. Ona vahyedilmektedir

Birinci kısım, Peygamber’in diğer insanlarla ortak yanıdır ve bu maddeci ilkelere göre analiz edilebilir.

İkinci kısım, vahyi ilgilendiren ve gaybi yöndür. Bu yönün maddi alet edevatla ve araçlarla analiz edilmesi, ölçülüp biçilmesi mümkün değildir. Çünkü işin bu tarafı “gayb” kategorisindedir. Bunun özünü kavramak insan gücünü aşar. Ona iman etmek gerekir. Nitekim Kur’an’da şöyle buyurulur: “Gayba iman ederler.” (Bakara 3)

Kur’an esas itibariyle meseleleri “şehadet” ve “gayb” başlıkları altında ortaya koyar. Her ne kadar bu kategorilerin her ikisi de Allah için apaçık, “şuhûd” ve “şehadet” olsa da biz sınırlı insanlara göre bazıları bilinebilir, yani “şuhûd” bazıları ise bilinemez, yani “gayb”tır. Bir dizi durum, bilme duyusuna sahip olmadığımız için bize göre “gayb”tır. Bunlar, düşünce ufkumuza çok uzaktırlar. Mesela berzah âlemi, kıyamet, peygamberlik, vahiy gibi şeyler böyledir. Bunları ayırtedici özellikleri, cinsleri ve özlerini gösteren bir beyanla değil, sıfatlarıyla ve alametleriyle tanırız.

3. Hoparlör meselesi

Müslümanların, arı duruluğuna inandıkları ve onu her tür beşeri psikolojiyle karışmış olmaktan üstün ve yukarıda tuttukları vahiy hakkındaki genel inançlarını “seslendirici, hoparlör” ve “hatip”e benzetiyor ve şöyle diyorsunuz:

“Zihninizdeki Muhammed tasviri, adeta bir hatip ve seslendirici ya da ses kayıt cihazının söyleyip hoparlörün de onu yansıttığı şeklindeki bir tasvirdir. Yani bu tasvire göre Peygamber, tıpkı bir hoparlör gibi sadece aracı ve vesile olmaktadır.”
Kusura bakılmasın ama biz rububiyet ve risalet makamlarını asla hatip ve hoparlör olarak görmüyoruz. Aksine, Allah’ın “mesaj veren” ve Peygamber’in de “mesaj alan” olduğuna inanıyoruz. Ama bu mesaj alma işi, hoparlör olmaktan fersah fersah uzaktır. Bu ikisi arasında benzerlik kurmak hiç mümkün değildir. Mesaj alma, ruhsal ve manevi kemal bakımından, maddi duyuya ilave olarak işitme duyusunun meleklerin sesini işitebilecek düzeyde berzah kulağına sahip olma mertebesine ulaşmak anlamına gelmektedir. Gözü, meleklerin suretini görebilecek berzah gözü haline gelir. Ruhsal güç bakımından öyle bir yere ulaşır ki, madde âleminde bulunmasına rağmen gayb âlemine şahit olabilir. Ama ne sarsılır, ne korkar ne de kendisini kaybeder ve ilahi vahyi alır. Vahiyde toplu iğne kadar bile tasarrufu yoktur. Öylece alır ve takipçilerine ulaştırır. Acaba böyle bir kimsenin konumu, hoparlör gibi midir?

Peygamber ve vahyi beklemek

Vahyin, Peygamber’in varlığının meyvesi olmadığına, aksine onun ruhu üzerinde iftihar duyulacak bir taç olduğuna dair en açık delillerden biri, Peygamber’in (sav) vahyi beklemesidir. Yahudiler, Müslümanlar onların kıblesine dönük namaz kılıyorlar bahanesiyle Müslümanlara serzenişte bulunuyordu. Peygamber, sürekli olarak Allah katından kesin bir cevap ve vahyin gelmesini bekliyordu. Göğe bakıyor ve ruhu yüksek âleme bağlanıyordu. Nihayet bu konuda Allah katından bir vahiy geldi. Şöyle deniyordu: “Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de nerede olursanız olun, yüzlerinizi o tarafa çevirin.” (Bakara 144)

Büyük ariflerden birinden (İmam Humeyni), “Cebrail’i indiren Peygamber’dir (sav)” dediğini naklediyorsunuz. Biz 14 yıldan fazla bir zaman o büyük arifin huzurunda ders okuduk ve onun ilmî düşüncelerini basıp yaydık. Kendisinin böyle bir cümle sarfettiğini hatırlamıyorum. Söylemişse bile, sözünün, maksadını ortaya koyacak öncesi ve sonrası vardır. Değilse, İslam dünyasında görkemli bir devrimi gerçekleştiren o büyük arif ve sâlik Kur’an’a aykırı söz söylemez. Nitekim Kur’an, Peygamber’in değil Allah’ın emriyle meleklerin indiğinden sözediyor: “Biz ancak Rabbinin emri ile ineriz.” (Meryem 64)

Belki de o büyük arifin kasdettiği şey, Peygamber’in (sav) duası ve arzusu neticesinde Cebrail’in onun huzuruna teşrif ettiğidir.

Bi’setin (peygamberliğin) sekizinci yılında Kureyş müşrikleri Hayber Yahudileriyle temas kurdu. Onları önceki şeriatları bilen kimseler olarak gördüklerinden Hz. Muhammed’in (sav) peygamberliği hakkında sorular sordular. Onlar dediler ki, “Ona üç şey sorun. Eğer doğru cevap verirse bu, peygamberliğinin doğru olduğuna işaret eder.”

Bu üç soru; Ashab-ı Kehf, Zulkarneyn ve ruh hakkındaydı. Rasul-i Ekrem (sav) bu sorularla ilgili olarak vahiy beklemeye başladı. Yani hemen varlığının meyvesini koparıp sorular hakkında konuşmadı. Bu nedenle vahiy de bu meseleler hakkında ona şöyle hitap etti: “Sana Zülkarneyn hakkında soru sorarlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım” (Kehf 83)

Sonra üçüncü soru hakkında şöyle buyurdu: “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” (İsra 85)

Sanırım umum müfessirlerin görüşünün doğruluğuna şahitlik eden bunca ayet meseleyi ispat için kafidir.

Şimdi diğer bir meseleye geçelim.
 
devam edecek
 
Çev. Kenan Çamurcu
 
“KELÂM-I MUHAMMED” TARTIŞMASININ DİĞER YAZILARI
 
 
 
 
ELEŞTİRİLER
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ELEŞTİRİYE CEVAP
 
 
 
 
 


10.May.2008 

YORUMLAR (0)

Bu yazı için hiç yorum gönderilmemiş.
Araçlar
Mail Gönder
Arkadaşıma Gönder
Yazıcıya Gönder
Yorum Yaz
Tüm Yorumlar