4. Peygamber, bilgin değil!
Zâtıâliniz her iki söyleşide de açıkça ve ima yoluyla Peygamber’i (sav) bilgin değil, nebi kabul ediyorsunuz. Tabii ki bu da iki yönlü bir sözdür. “O bir nebidir” sözü makamı yükseltmek anlamına gelir; “bilgin değil” ifadesi ise onun insani ilimlerden haberdar olduğunu reddetmek demektir. Böyle söylemekle sanki onun bu konudaki bilgisizliğini bir eksiklik olarak görmüş olmuyorsunuz!!! Hiç şüphe yok Peygamber’in “bilgin” olduğunu reddetmek, bilginin, sıradan insanların bilgisi gibi onun düşüncesinin ürünü olmadığı anlamında herkesin kabul edebileceği bir şeydir.
Şimdi bazı meseleleri dikkatinize sunmak istiyorum:
Kur’an, “isimleri Âdem’e öğrettik” hatırlatmasında bulunmaktadır. Buradaki “isimler”den murat, açıktır ki lafızlar ve cümleler değildir. Aksine şeylerin hakikatidir. Bunun delili şu ayettir: “İsimleri (yaratılışın sırlarının ilmini) Âdem’e öğretti. Sonra onları meleklere sundu.” Yine şöyle buyrulmaktadır: “Eğer doğru sözlüyseniz bunların isimlerini bana bildirin”
Aşağıdaki iki kelimeye dikkat ediniz:
1. “Onlara sundu”
2. “Onların isimlerini”
Bu zamirler, sırların Âdem’e sunulduğunu ve onun şeylerin hakikatine ve yaratılışın sırlarına vakıf olduğunu anlatmaktadır.
O halde şimdi şunu söylememiz doğrudur: Peygamberlerin sonuncusu, mesaj getirenlerin en üstünü ve faziletlisi, hakkında “Melekler kanat kanata, senin mukaddes gül bahçenin uçuşan rasüllerini ve uçuşun kendisini temaşada“ dediğiniz şahsiyet en basit ve hemen elimizin altındaki ilimlere, hatta o dönemin bilgilerine bile vakıf değildir.
Füsusu’l-Hikem’de Fass-ı Şeysi’den şu hadisi nakletmişsiniz: “Peygamber-i Ekrem, Arapları, ağaçların aşılanması ve erkek hurmalardan dişi hurmalara polen serpilmesini menetmişti. Ağaçlar az meyve verdiğinde hata ettiğini anladı ve dedi ki: Siz dünya işlerini daha iyi bilirsiniz. Ben de din işlerini sizden daha iyi bilirim.”
Bu hadisin Sahih-i Müslim’de geçtiğini hatırlatayım. Araştırmacıların bu hadis konusunda eleştirileri vardır. Muhlis, “Rivayet ve Dirayet Arasında Nebevi Hadis (el-Hadîsu’n-Nebevî beyne’r-rivâye ve’d-dirâye)” isimli kitabında bu konuyu incelemiştir. Galiba bu bilgi size ulaşmadı. Acaba bu hadisin muhtevası Peygamber’in (sav) hayatıyla uyuşuyor mu? Farzedelim ki Peygamber (sav) ne nebiydi, ne de bilgin. Ama her halükarda öyle bir yerde büyümüştür ki, meyve sepetleri hurmayla doluydu ve oradaki ağaçların çoğunu da hurma ağaçları oluşturuyordu. Acaba Peygamber (sav), cahiliye Araplarının haberdar olduğu bu kadim geleneği bilmiyor olabilir mi? Bu, bir kimsenin Mazenderan’da büyüyüp de narenciye ve pirinç adetlerinden haberdar olmamasına benzer.
Son Peygamber ve yaratılmışların en şereflisi olan efendimizin mümtaz talebesi müminlerin emiri Ali b. Ebi Talib, “Beni yitirmeden unuttunuz” buyurur. Onun bu sözü elbette ki sadece gayb âlemiyle ilgili değildir. Aksine daha geniş bir manaya sahiptir. Acaba Ali, böylesine yüksek ilim seviyesine sahipti de onun büyük üstadı öyle değil miydi?! “Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?” (Saffat 154)
Tek boyutlu gelişme eksikliğin ta kendisidir
Peygamber’in gaybi unsurlara ilişkin ruhsal gelişimi konusundaki sözleriniz eğer mübalağa içermiyorsa kemâli ispat sadedindedir. O, Cebrail’in ona eşlik etmeye güç yetiremeyeceği noktaya kadar gidebilmiştir. Yakınlık bakımından ulaştığı aşama ise tahmin edilenden çok daha yakın bir mesafe olmuştur. Öyleyse gaybi konularda bu kadar kemâle ermiş bir peygamber nasıl oluyor da şuhûd âleminde en aşağı seviyede bulunabiliyor; doğa bilimleri ve astronomi konusundaki bilgisi cahillik derecesinde kalabiliyor?
1. “Her şeyden de çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız.” (Zariyat 49) Acaba cahiliye Arapları, tabiattaki her varlığın ve kainattaki her zerrenin çift olduğunu biliyorlar mıydı?
2. “Sen dağları görürsün de, onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler. (Bu,) her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.” (Neml 88) Bu ayet, dağların kıyametteki değil bu dünyadaki hareketiyle ilgilidir. Bunun delili, ayette “Allah’ın sanatı” denmiş olmasıdır. Kıyamet günü yapım günü değil, dağların viraneye döneceği gündür. Galiba siz “Evrenin Yatışmaz Yapısı” isimli kitabınızda bundan sözetmiştiniz.
3. “Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, bizim gücümüz yeter” (Mearic 40) Acaba cahiliye Arapları Doğuların ve Batıların sayısından haberdar mıydılar?
4. “Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlıktan sonra yaratıyor.” (Zümer 6) Acaba cahiliye Arapları bu tür bir yaratılışı biliyor muydu?
Aynı şekilde, insanın anne karnındaki yaratılışını anlatan Müminun suresi 14. ayeti de bu kapsamdadır.
Kur’an’ın ilmî mucizelerini sayıp dökmeye bu mektubun hacmi yetmez. Sizin bu konudaki mütalaalarınızın kafi geleceğini düşünüyorum. Fakat yine de Sayın Bazergan’ın “Rüzgar ve Yağmur” kitabını incelemenizi öneriyorum. Böylece kendisinin bu iki olguya ilişkin ayetlerle Kur’an’ın bilimsel mucizelerini nasıl ispatladığı açıklığa kavuşmuş olacaktır.
5. “Madde ve zaman geçmişi bulunmayan hiçbir olgu yoktur” Söyleşinizde, “her olgu, varolmadan önce madde ve zaman geçmişine sahiptir” felsefi ilkesine değiniyorsunuz. Buradan da, bir olgu olduğuna göre vahyin de bu ilkeden müstesna olmadığı sonucunu çıkarıyorsunuz. Dolayısıyla vahyi bu iki öğenin dışında düşünemeyeceğiz.
Bu, “Evrenin Yatışmaz Yapısı”nın değerli yazarının söylediğinin hayli uzağındadır. Sözkonusu kaide; Sadrulmüteellihin, muhakkik Sebzvari ve diğerleri gibi İslam hakîmlerinin kullandığı kanıt, dayanak ve cümlelerin açık tanıklığına göre maddi olgularla ilgilidir. Konunun soyut meselelerle, özellikle de ilim ve marifetle, hele bundan da öte vahiyle hiç alakası yoktur. Bu ilke nasıl olur da soyut alana uygulanır ve oradan gönlünce sonuç çıkarılabilir?
6. Kur’an’ın görünüşte beşeri ilimlere uyuşmayabileceği
Röportajınızda ele aldığınız konulardan biri de, “Nebevî Tecrübe” kitabınızda da değindiğiniz, Kur’an’ın zahirinin beşeri ilimlerle uyuşmayabileceği meselesidir.
“Kur’an” demeyip “Kur’an’ın zahiri” tabirini kullandığınız için memnunum. Aslında Kur’an’dan anladıklarımızın beşeri ilimlerle uyuşmayabileceğinden sözetseydiniz daha iyi olurdu.
Esas itibariyle ilim ile hatasız vahiy arasında en küçük bir çelişki bile bulunamaz. Eğer bir çelişki göze çarpıyorsa bu, aşağıdaki iki sebepten kaynaklanıyor olabilir:
1. Beşeri ilimler gelişmeye açıktır, değişir ve ilerlerler. Bu bilgiler hiçbir zaman sabit ve yüzdeyüz doğru değildir. Bundan dolayı bugün bilgi kabul ettiğimiz şey, belki yarın gelişip değişebilir ve çelişki ortadan kalkabilir.
2. Vahiyden anladığımız hep eksiktir ve bu yanlış anlayışımız da çelişki vehminin temelini oluşturmaktadır.
Bu iki unsur nedeniyle, vahiy ile bilim arasında uyuşma olmayabileceği düşünülemez.
Mesela bir dönem “Darwinizm ve türlerin evrimi” meselesi gündeme geldi. Bu fikir belli bir kesim üzerinde öylesine sarsıcı etkiye yolaçtı ki, türlerin evrimi varsayımının Âdem’in bağımsız yaratılışı ile nasıl uyuşabileceğini kendilerine soruyorlardı. Evrim teorisine göre canlı bütün varlıkların kökü, bir tek hücreye kadar götürülüyordu. Bu hücrenin evrimiyle türler ortaya çıkmıştı. Fakat çok geçmedi Darwinizm neo-Darwinizm’e, bunun ardından da “sıçrama” veya “mutasyon” adındaki üçüncü bir teoriye dönüştü. Halen yeni bir teori ortaya atılmış değildir ve bu düşünceler bilimsel bakımdan ispatlanamamıştır.
Şimdi sizin uyuşmazlık olarak sıraladığınız konulara bakalım. Belki sizden önce başkaları da böyle düşünmüş olabilir.
a) Yedi gök meselesi
Kur’an’ın tabiriyle “seb’a semâvât” denilen “yedi gök” hakkında müfessirler bazı görüşler öne sürmüşlerdir. Fakat dikkat edilmesi gereken şudur ki, Kur’an yedi gökten bahsetmiş olsa bile insanın gözüne gözüken şey dünya semasıdır. Bu durumda diğer altı gök bugün insanın görüş alanına girmemektedir. Nitekim Kur’an’da şöyle denilmektedir: “Ve biz yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk.” (Fussilet 12)
Bu nedenle Kur’an’a göre diğer gökler gözümüze görünmemektedir. Umulur ki günün birinde insanlığın bilgisi gelişir ve o göklerden de bir şeyleri elde edebiliriz. Bu hakikat, Kur’an’ın, madde âleminin, özellikle de yukarıdaki evrenin sürekli genişlediğini söylemesine bakılırsa açıklık kazanır. Yani, biz fark etmesek de sürekli olarak yeryüzünün üzerine ve dünya uzunluğunca ilavede bulunulmaktadır. Nitekim ayette şöyle buyurulmaktadır: “Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz (onu) elbette genişleticiyiz.” (Zariyat 47)
Bu iki ayete bakıldığında, bir tek gökten daha fazlasını günümüzün bilimiyle göremiyor olmamız başka göklerin bulunduğunun reddedilmesine dayanak olamaz.
b) Şeytan çarpması
Kur’an’ın zahiri anlamlarının günümüz bilimiyle çelişen noktalardan biri de deliliğin şeytanın çarpmasıyla ilişkilendirilmesidir. Bu konuda şöyle diyorsunuz:
“Ayetullah Talegani, bir adım öteye geçiyor ve ‘Kur’an’dan Pırıltılar’ isimli tefsirinde, ‘şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle kalkarlar’ (Bakara 275) ayetini yorumlarken alenen şöyle diyor: Deliliği cin ve şeytanın çarpması kabul etmek, cahiliye Araplarının inançları arasındaydı. Kur’an, indiği kavmin diliyle konuşmaktadır. (Çağdaş Arap müfessirlerin bir kısmının da açıkladığı bir görüştür bu.)”
Öncelikle, merhum Talegani bu ayeti tefsir ederken üç ihtimal nakletmiştir:
1) Şeytan çarpması, sara hastalığına yakalanmak ve bundan kaynaklanan ruhsal düzende bozukluk
2) Sinir sistemine nüfuz eden bir mikrop
3) Vesvesenin menşei ve evhamı kışkırtan saik
Bahsi geçen ihtimalleri sıralamadan önce kullandığı cümlelere dayanarak söylersek bu üç ihtimalden kelamın zahirine göre merhum Talegani’nin kabul ettiği yorum, üçüncüsüdür. Talegani’nin ifadesi şöyledir:
“Faiz yemek insanî ve tabiî mecradan sapmak olduğu için, faiz yiyenler düşüncede hataya düşmüş ve ruhsal karmaşaya sürüklenmişlerdir… İnsanlara karşı intikamcılık ve kötü niyetlilik ona nüfuz etmiştir… Her halükarda daima kaygı ve ruhsal karmaşa içinde yaşar ve içine kapanır. Bu hal, onun göz, el ve ayaklarından sadır olan eylemlerinde, sözlerinde ve hareketlerinde göze çarpar.” (Pertevi ez Kur’an / Kur’an’dan pırıltılar c. 2, s. 252-253) Dolayısıyla “Vesvesenin menşei ve evhamı kışkırtan saik” ifadesi bu konuya işaret etmektedir. Bu ifade, açıkça onun bu ihtimali seçtiğine delil oluşturmaktadır. Bu nedenle merhum Talegani’nin ayete cahiliye Araplarının kültürüne uygun anlam verdiği iddiası doğru bir yakıştırma değildir.
İkincisi, şeytan ve cinin sara hastalığında, sinirsel ve ruhsal bozuklukta rolü olduğunu farzetmenin tabii sebeplere aykırı bir yönü yoktur. Çünkü doğal olaylarda doğaüstü sebeplerin etkisi, doğal sebepler ve etkenler arasında sayılır, dışında değil. Tıpkı, ilahi iradenin doğal olayların ortaya çıkışındaki inkar edilemeyen etkisinin bu şekilde olması gibi.
Zâtıâliniz merhum Mutahhari’nin talebesisiniz. Haliyle şu ilkeyi kesin olarak biliyorsunuzdur: Beşeri bilgi, yani laboratuar ve tecrübeye dayalı bilgi reddetmeye değil, ispata dayalıdır.
Bilgi diyebilir ki, filan maddi etken delilik üzerinde etkilidir. Ama şöyle diyemez: Başka bir etken delilik üzerinde etkili değildir. Bazı delilerde gaybi etkenlerin rol oynadığı seçeneği ise hiç de uzak ihtimal değildir. Merhum Allame Tabatabai’nin ifadesiyle, “Ayetin delalet ettiği şey, en azından bazı delilik türlerinin cin çarpması olduğundan fazlası değildir. Deliliğin şeytan gibi sebeplere bağlanması doğal nedenleri iptal etmeyi gerektirmez. Aksine doğaüstü sebepler, doğal nedenlerle birlikte zikredilebilirler, onların dışında değil.”
Bütün bunları bir yana bırakalım, ayetlerin hiçbiri, ilimle uyuşmadığını ya da vahyin, o dönemin insanlarının mantığıyla ifade edildiğini söyleyebileceğimiz bir anlam taşımamaktadır.
c) Şeytanın yıldırımla taşlanması
Şöyle diyorsunuz:
“Sizin üstadınız, merhum allame Seyyid Muhammed Hüseyin Tabâtabâî, el-Mizan tefsirinde, gayet açıklıkla ve bilimsel bilgiye tam güvenerek, şeytanların göğü dinlemeleri ve yıldırımlarla kovulmaları meselesini (Saffat 1-10) tefsir ederken şöyle der: Bu konuda eski astronomi bilgisine ve ayetler ile rivayetlerin zahirine dayanan önceki bütün müfessirlerin yorumu bâtıldır. Günümüzde o yorumların yanlışlığı açıkça ve kesin olarak ortaya çıkmıştır.”
Müfessirlerin ayetten anladığının doğru olmayabileceğini düşünürsek Allame Tabatabai’nin bu sözünde şaşılacak ne var! Zira hiçbir zaman beşeri algıyı bütün konularda doğru ve sapasağlam kabul edemeyiz. Buna ilave olarak, hatırlattığım gibi, bilim ispatla yükümlüdür, reddedip yanlışlamayla değil.
Şeytanların yıldırımlar aracılığıyla göklere nüfuz etmekten engellendiği şeklinde geçen konu gaybi bir meseledir. Nitekim orada “el-melei’l-a’lâ” tabiri geçmektedir: “Mele-i a’lâ’yı dinleyemezler.”
“Mele-i a’lâ”, soyut ve maddeden üstün bir makam olmalıdır. Şeytanları kovmakla görevli yıldırım da doğal olarak bu makama uygun olacaktır. Bu ifadeleri gözönünde bulunduran allamenin “Buradaki gökten maksat, ‘el-melei’l-a’lâ’ karinesine bakarsak galiba meleklerin meskeni olan melekut âlemi olmalıdır.” şeklindeki tefsiri doğru görünmektedir.
Birkaç pederane nasihat:
1. Azizim, yazdığınız mektupta Mevlana’dan ve bazen de başkalarından 40’tan fazla beyit nakletmiş; maksadınızı şiirlerin muhtevasına tatbik etmeye gayret göstermişsiniz. Fakat acaba Alevi Lisesi’nden mezun ve Mutahhari’nin talebesi olmuş birinin, vahyin hakikatini tahkik ederken Kur’an’a müracaat etmesi, bu meseleyi Kur’an’ın kendisine sorması ve ayetleri konuşturarak müşkülü çözmesi yakışık almaz mıydı?
2. Mektubumda “Sizi kullanmak isteyen bazı unsurlar iş başında” yazmışsam bundan maksadım, zâtıâlinizin konuşmasının, tam da Batının ve Batılıların Peygamber-i Ekrem’e (sav) saygısızlık etmeye bel bağladıkları bir sırada gündeme gelmiş olmasıdır. Birinci ve ikinci söyleşiniz öyle bir zamanda ortaya çıktı ki Danimarka medyası İslam Peygamberi’ne karşı hakaretamiz karikatürler yayınlıyor; Hollanda parlamentosunun mülhid milletvekili de bir film gösterimiyle Kur’an’ı çirkin ve kabul edilemez bir imajla göstermeye çalışıyordu.
3. Röportajda şöyle diyorsunuz:
“Arzum odur ki, İran’a döndüğümde imkan olması halinde Hazret-i Ayetullah’ı güvenli ve sâkin bir muhit hazırlamaya davet edebileyim ve bu hususu konuşmak üzere yüzyüze bir sohbete katılabilelim.”
Bu teklifinizi memnuniyetle karşılıyorum. Nitekim Sayın Fazıl Meybedi’nin evinde biraraya gelişimiz de benim girişimimle olmuştu. Keza sizin İmam Sadık Müessesesi’ni ziyaret davetiniz de benim isteğimle gerçekleşmişti. Fakat ben, kendini gösterme ve kendini kanıtlama manasındaki münazara tarzına uzağım. Benim arzum, tasvip edeceğiniz bir muhitte, hakikat ortaya çıkana dek ilmî diyalogu sürdürmektir.
4. Mektubunuzun sonunda şöyle diyorsunuz:
“Vicdani vazifenin hükmünce, Hazret-i Ayetullah’tan isteğim şudur ki, ameli ve ahlaki inhiraflar karşısında sessiz kalmasınlar, eğer mazluma zulüm ve cefa reva görülüyorsa sükûnetlerini muhafaza etmesinler, Allah’ın alimlerle ahdine vefa göstersinler, cefa çektirenlerin yanında oturmasınlar ve bu yolda başkalarına misal, örnek ve usve olsunlar.”
Acaba bu cümleler, bendenize karşı hiç de incelikli olmayan ve saygısızca ifadeler değil mi? Ne zaman zulüm sahipleriyle yanyana gelmişiz, aynı kaptan su içmişiz?! Bu fakir, seksen küsur senelik ömrü boyunca, sizi tanıdığım günden bu yana kalem ve kitap, tedris ve tebliğden başka bir işle uğraştığımı gördünüz mü? Daima Peygamberimizin şu hadisine kulak verdim: “Annesine saygı göstermeyecek. Menfaati dışında mazlumun hakkını zalimden almadı.”
Fakat dikkat ederseniz, bugün Allah’ın Rasulü’ne ve Müslümanlara reva görülen zulmün tarihte eşi benzeri yoktur. Zalim ve gasıp devletler, bir yandan Rasul-i Ekrem’in şahsiyetine ve onun insan sevgisine dayalı öğretilerine hücum ederken, öte yandan Peygamberimizin takipçilerinin hukukunu ve özgürlüklerini alenen ayaklar altına alıyorlar.
Şimdi geliniz, bu meydan muharebesinde mazlumun tarafını tutma, zalimin üzerine yürüme, mazlumun hakkını alma ve kemâl-i iftiharla mazlumu savunma konusunda ahitleşelim.
Kum, İmam Sadık Müessesesi
Bitti
“KELÂM-I MUHAMMED” TARTIŞMASININ DİĞER YAZILARI
ELEŞTİRİLER
ELEŞTİRİYE CEVAP
14.May.2008