Sayın Dr. Suruş, bir süredir Mutezile’nin eserlerini ve düşüncelerini incelediğiniz konuşuluyor. Bu maceranın sebebini sorabilir miyim?
Uzun süredir, hatta İtizal tecrübesini ihya etmeyi gündeme getirmezden de önce bu proje üzerinde düşünüyordum. Hem tarihsel ve naklî, hem de analitik ve aklî bakımdan Mutezililerin düşüncesi üzerinde çalışmak niyetindeydim. Mutezile mektebine çok saygı duyuyorum ve onlara büyük değer veriyorum. Çünkü onlar, İslam kültüründe akılcılık bayrağını dalgalandıran ilk gruptu. Ne yazık ki İtizal mektebenin öncülerinden geriye pek eser kalmadı. Onların görüşlerini muhaliflerinin aynasında bulabiliyoruz. Yani bütün araştırmacılar, Mutezililerin ne söylediğini öğrenmek için Mutezile muhaliflerinin, yani Eşarilerin, Mürcielerin vs. kitaplarına müracaat ediyorlardı. Takdir edersiniz ki bu yol, araştırmacının önüne pek çok engeller ve sınırlamalar çıkartır. Bununla birlikte ne mutlu ki son elli yıldır, hatta daha yakın bir zamandan beri -geçen 30 yıl boyunca- Yemen’de ve başka bazı bölgelerde çok önemli keşifler meydana geldi. Bu sayede Mutezile’nin bazı temel ve öncelikli eserleri ele geçti. Halen Berlin Üniversitesi’nde bir grup araştırmacı bu kitapları incelemekle ve basıma hazırlamakla meşgul. Sabine Schmidt ve başka araştırmacıların bu projede epey katkıları var. Onların çalışmalarından yararlanmaya çalışıyorum. Bu sayede sözkonusu bahiste çok sayıda yeni pencere ve kapı açılmış durumda ve araştırmacılar artık rahatlıkla ve daha fazla güvenle bu vadide yol alabilmektedirler. Ben de kendi payıma tabii ki tarihsel-naklî olmaktan çok, analitik-aklî boyutta Mutezililerin görüşlerini ele almaya çalışıyorum. Eş’ari okulunu ve onun tefsir, kelam ve ahlak konusundaki görüşlerini okuyor ve bu sahada ders veriyorken, aynı zamanda giderek Mutezileye ve onların Eş’arilere verdiği cevaplara da ilgi duymaya başlamıştım. Bu sebeple bu projeyi seçtim. Elbette ilgimin diğer bir nedeni daha vardı. O da, başka bir yerde de söylediğim gibi, İran’da gelenek ve modernleşme meselesidir. Gelenek ve modernleşme meselesi ülkemizde asık suratlı bir biçime dönüşmüştür. Herkes gelenek ve moderniteden kapalı kutuymuş gibi sözediyor. Sonra da bunların benzeyen ve farklılaşan yönlerini açıklamaya çalışıyorlar. Bu yol, bana kalırsa analitik yönteme aykırıdır. Gelenek ve modernite sandığının kapağını açmak gerekir; bütün öğeleri dışarı çıkarılmalı ve birbiriyle ilişkisi gösterilmelidir. Yoksa söz söylemenin bu kapalı şekliyle hiçbir yere varılmaz. Ben, gelenek ve modernite meselesine yeni bir ruh kazandırmak için Mutezileyi araştırmaya koyuldum. Mutezile ve okulu, geniş geleneğin parçalarından biridir ve görüşlerinin yeniden araştırılması, üzerine düşünülmesi, yenilenmesi ve düşüncelerinin eleştirilmesi yepyeni sonuçlara varılmasını sağlayabilir. Bu çaba, gelenekten sahici biçimde yararlanma yolunu ve gelenekten çıkma mecrasını bize gösterebilir. Ben, Mutezile projesinde böyle bir kabiliyeti görüyorum ve bundan yararlanmaya bakıyorum.
Gelenek-modernite çatışması zemininde Mutezile’ye ilgi duyduğunuzu söylediniz. Ama bu İslamî okula yönelmenizdeki asli sorunuzun ne olduğunu öğrenmek istiyorum. Acaba Mutezililerin görüşlerini incelemek için bir zihinsel ön çerçeveniz var mıydı?Bu incelemenin sizin önceki görüşlerinizle nasıl bir ilişkisi var?
Evet. Tabii ki bu incelemenin benim önceki düşüncelerimle ilişkisi var. Mutezile’nin kelam ve ahlak ilmine alaka duyuyorum. Bu mektebe asıl ilgim, onların, vahiyden bağımsız akıl bayrağını dalgalandırmış olmalarıdır. Sonra bu iki bağımsız şeyin -yani akıl ve vahiy- ilişkisinin boyutları ve nedenleri üzerine kafa yordular ve yepyeni bir noktayı gündeme getirdiler. Bu ayırtedici özellik, yani mekteplerinin akılcı olması özelliği fevkalade değerlidir. Bana kalırsa ilim ve tahkik piyasasında harcanacak, tedavüldeki en kıymetli akçe budur. Bu bakımdan benim projem akılcılık projesidir; Mutezile’yi de bu yolda yoldaşlarım kabul ediyor ve onlarla irtibat halinde olmaya çalışıyorum.
Ahlak felsefesi dersi verdiğim sıralarda Eş’arilerin ve Mutezile’nin görüşleriyle yüzyüze gelmiştim. Kadı İzzeddin Abdurrahman b. Ahmed el-Îcî’nin, Eş’ari kelamının klasik kitabı olan el-Mevâkıf isimli kitabını okutuyordum. Bu kitapta Mutezile’nin de görüşleri serdediliyor ve sert bir şekilde eleştiriliyordu. Fakat orada Mutezilenin lime lime edilmiş görüşleri arasından onların önemli görüş ve yaklaşımlarının bir kısmını bulup çıkarmak mümkündü. Daha sonra ise doğrudan bu görüşlere ulaşır oldum. Özellikle de yazdıkları tefsirlere. Sonraları “şeriatın daralması ve genişlemesi” teorisi benim için meseleyi daha da aydınlık hale getirdi. Anladım ki Kur’an’a giriş için ve tefsire başlangıç olarak -en azından İslam kültür tarihinde- iki faraziye vardı. Biri, Eş’arilerin faraziyeleri, diğeri ise Mutezile’nin faraziyeleri. Bu bakışaçısıyla bu iki kesimin tefsirlerine başvurdum. Mesela Fahr-i Razi’nin Tefsiri- Kebir’i veya Zemahşeri’nin Keşşaf tefsirini inceledim. Ayetleri anlamada ve onları tefsir ederken faraziyelerin nasıl tam manasıyla müdahalede bulunduklarını gördüm. Bu nedenle Eş’arilik ve Mutezile daha fazla önem kazanıyordu, “şeriatın daralması ve genişlemesi” teorisinin dayanağı olmuşlardı ve bu teori için izah, savunma ve teyit kaynağı olarak kullanıldılar. Bu, Mutezile’ye ilgimin birinci cihetidir.
Öte yandan, Mutezile’nin ‘akılcı ahlak’ hikayesi epey dikkatimi çekti. Hepimizin bildiği gibi Mutezile ahlakın esas olduğuna inanır. Günümüzün ifadesiyle, ahlaki değerlerin nesnel, objektif olduğuna kaildirler. Peygamberler gelmiş olsa da olmasa da ahlakiyatın kendine özgü bağımsız değeri bulunduğuna inanırlar. Yani insanın aklı, neyin iyi veya kötü olduğunu söyleyebilir. Allah aklın hükümlerinin altına imza atar ve onları onaylar. Yani aklın iyi gördüğü veya kınadığı şeyler, Allah’ın iyi veya kötü saydığı şeylerdir. Ahlak aklının vahiyden bağımsız olduğunu gösteren bu yaklaşım benim için çok önemliydi. Eş’arilerin ahlak felsefesi alanındaki görüş ve delillerinin çoğunu araştırdım. Bazı noktalarda yenilik getirmişlerdir. Ama ahlakın kaynakları bahsinde sorunlarla karşılaşıyorlar. Bazıları sanıyor ki “Bilim ve Değer” isimli kitabım baştan sona Eş’ari’dir. Halbuki hiç de öyle değil. Orada yaptığım şey, en fazla, Hume ve bazı yeni filozofların görüşlerini izah etmek ve olması gerekenlerin, mevcut olanlardan çıkamayacağını göstermekti. Yahut, ahlaki değerlerin hakiki mecralardan çıkarılamayacağını ve böyle sonuç elde edilemeyeceğini izaha çalıştım. Ama bundan fazla bir tek şey söylemedim. Yani ahlaki değerlerin nasıl bulunup çıkarılacağı -acaba akıl onları keşfedebilir mi, yoksa vahiy mi bu değerleri öğretir- meselesi ayrı bir bahistir ve kendi yerinde ele alınmalıdır. Ben, -Mutezile gibi- insan aklının o değerleri açıklıkla keşfedebileceğine; bu nedenle de vahiyden bağımsız bir ahlak inşa edilebileceğine inanıyorum. Tabii ki bazı konularda Mutezile’den farklı düşünüyorum. Mutezile’ye karşın Eş’arileri deneyselci buluyorum. Mutezile nispeten daha Aristocudur. Buradaki emprizmi insan bilgisinin tecrübeden ibaret olduğu manasında kullanmıyorum. Ama bilgiyi felsefeye hiçbir şekilde kurban etmeyecek anlamda oldukça empristim. Tecrübenin çok güçlü ve büyük bir payı olduğunu düşünüyorum. Tecrübe ile bilinmesi gereken çoğu hükmü, felsefenin kılıcının önüne atmamak gerektiğine inanıyorum.
Bana kalırsa Eş’ariler emprizm açısından Mutezile’den daha güçlüdür. Mesela fiillerin iyi ve kötü olması hususunda. Fiillerin iyi ve kötü olmasının akılcılığı, herşeyi apaçık ve birincil akıldan çıkaracağımız anlamına gelmez. Hatta emprik olması da akılcı olmasıdır. Bu, bazı yazarların yaptığı bir hatadır.
Devam edecek...
"Kelâm-ı Muhammed" tartışmaları kapsamında Metin Gaffariyan’ın Suruş’la yaptığı söyleşi drsoroush.com internet sitesinde yayınlandı. Söyleşi, hazırlığı devam eden "Kelam-ı Muhammed" kitabında yeralıyor.- Kenan Çamurcu
“KELÂM-I MUHAMMED” TARTIŞMASININ YAZILARI
ELEŞTİRİLER
ELEŞTİRİYE CEVAP
23.Tem.2008