09 EYLÜL 2010
İSTANBUL, 03:50
 
ANASAYFA
DÜŞÜNCE
DİN
DIŞPOLİTİKA
SİYASET
TOPLUM
KÜLTÜR

İLETİŞİM
YAZARLAR
İnternet Sitenizi Kullanırken Özgür Müsünüz?
Yeni Muteziliyim... / Abdulkerim Suruş (II)
 
 
Burada ahlaktaki emprizmden maksadınız, ahlakın faydasını göz önünde bulundurmamız mı?
 
Hayır. güzellik ve çirkinlik (husn ve kubh) hakkındaki tartışma akılla ilgilidir. Husn ve kubh, rasyonel fiillerdir. Ama bu, tecrübeden yardım almayacağımız, fiillerin faydalarını pratikte görmeyeceğimiz ve akılcı olmayı birincil olma sandığımız anlamına gelmiyor. Asla böyle değildir. Kimilerinin akıl ile tecrübe arasında kurduğu karşıtlık makbul ve makul değildir. Gerçi Mutezile’nin görüşlerinde bazen aklın birincil olduğuna ilişkin savunmanın abartıldığını görüyoruz. Bunu doğru bulmuyorum ve Eş’arilerin emprizmini daha çok beğeniyorum. Bunu tartışmanın yeri burası değil tabii ki. Ama birkaç yıl önce Kum’da verdiğim konferansta (ne yazık ki bazı grupların saldırısına uğradık ve tamamlayamadık) Eş’arilerin emprizmi hakkında konuşmuştum. Meselem şuydu: Dünyaya düşen gerçek ve hakiki olgulara kelami yargılar makamından araştırma gözüyle nasıl bakılabilir ve bunu gözden uzak tutmamak nasıl mümkün olabilir? Örnek vereyim: Eş’ariler şerri dünyada asla yoksaymazlar. Dünyadaki zulmü inkar etmezler ve emprik bakımdan onu kabul ederler. Bu kabul, onların kelamına da yansımıştır. Bundan dolayı Allah’ın şerri de yaratmaya hakkı olduğuna inanırlar ve bunu izah etmeye de girişmezler. Benim bu tür bir kelamî sonuç çıkarmayla işim yok. Fakat Eş’arilerin gerçekliğe gözlerini kapamadıklarını gösteren maceranın özünü oldukça takdir ediyorum. Bir diğer misalde, Eş’ariler, herkesin elde ettiği şeyin onun rızkı olduğuna inanırlar. Velev ki haram yolla elde edilmiş olsun. Mutezile ve pek çok kelamcı karşısında bu meseleyi izah etmeye çalışırlar. Ben Eş’arilerin bu emprik üslubunu çok beğenirim. Ama Mutezile’nin ahlak, Allah’ın sıfatları ve Allah’ın kelamı hususundaki akılcı analizlerini daha kabul edilebilir buluyorum.
 
Dolayısıyla şu sıralar gündemde olan ve benimle başkaları arasında bir tür atışmaya dönüşen tartışmanın Mutezile’de derin kökleri vardır. Ben burada kendimi “yeni Mutezile” olarak görüyorum. Kur’an’ın Allah’ın yarattığı bir şey (mahluk) olduğuna inanıyorum. Bunu Mutezile de söylemişti. Ama bu bir adım ileri götürülebilir ve denebilir ki, Kur’an’ın mahluk (yaratılmış) olduğunu söylemenin anlamı, Kur’an’ı İslam Peygamber’inin yarattığına inanmaktır. Bu adımı Mutezile açıkça atmadı. Fakat ben bu adımın, onların mektebinin ve mezhebinin zorunlu sonucu olduğunu düşünüyorum.
 
Mutezililerin ve Eş’arilerin cazip yönlerinden bahsettiniz. Mevlana’dan sözettiğinizde sizi eleştirenler diyorlar ki, Dr. Suruş’un Mevlana’ya ilgisi, fikrî projesinin birtakım yönleriyle benzeşmesinden değil mi? Mevlana’ya şahsi alakanız dışında ona yakınlığınızın ne tür bir fikrî sebebi var?
 
Mevlana’ya olan şahsi ilgimden sözettiniz ama bunun manasını anlayamadım. Benim Mevlana’ya ilgim fikrîdir. Yoksa onunla akrabalık ilişkim yok. Onun tesbih ve ruhani tecrübelere ilişkin düşünce, yaklaşım ve bakışaçısını çok beğeniyor ve hürmet gösteriyorum. Bunları bilmekten haz alıyorum. Hatta daha geniş ölçülerde bu tecrübelere katılmaya çalışıyorum.
 
Fakat buradaki ikinci nokta şu ki, Mevlana’nın Eş’ari olduğuna dair görüşünüzde ciddi tereddütlerim var. Onun gibi seçkin insanlar öyle büyüktürler ki mekteplerin akıl havzalarına sığmazlar. Bana göre o, bilinen anlamda ne Eş’ariydi, ne Mutezili; ne Sünniydi, ne Şii… Bunların hiçbiri değildir ve böyle dar elbiseler onun gibi büyük bir insanın endamına uymaz. Doğrusu şu ki, Mevlana’yı Mevlevi mektebinin sahibi olarak görmeliyiz. Bence ve onun eserlerini okuyan başkalarına göre Mevlana hem Mutezile, hem de Eş’arilerden bazı noktaları iktibas etti. Hatta filozoflara gösterdiği düşmanlık ve ihtilaf, daha çok, filozofların peygamberlerin mağazasının karşısına mağaza açtığını ve Allah’a giden yakın yolu uzattıklarını hissetmesinden kaynaklanıyordu.
 
Mesela zengin olmak isteyen fakir kıssasında şöyle der:
 
Ey yayı kurup oku atan / Av yakında, sen uzağa düşmüşsün
Felsefe kendisini düşünceyle öldürdü / Koş de, zaten hakka sırtını çevirmiştir o
Koş de. Ne kadar fazla koşarsa / Gönlünün muradından o kadar uzaklaşır
Sultan, “Bizim için savaşanlar” dedi / “Bizden uzaklaşmaya çalışanlar” demedi a kararsız adam!
Görüyorsunuz, Mevlana filozofları kimlere benzetiyor. Koşuyorlar, ama bu koşu onları Allah’a yaklaştırmak yerine ondan uzaklaştırıyor. İkincisi, filozoflar rasyonel analizlerle insanı ruhani tecrübelerden uzaklaştırıyor ve gafil bırakıyorlar. Baş gözünü kapatıyor ve bilgi gözünü açıyor. İşte bu, Mevlana’nın bazen felsefecilere ve felsefe meşrepli Mutezililere muhalefet ettiği yerdir. Yoksa Mesnevi’de bir beyitte Mevlana açıkça akılcı çıkarımı önünüze koyar. Mesela Allah’ın cömertliğinin kabiliyete bağlı olmadığını, aksine kabiliyet olmaksızın da bağışta bulunacağını ortaya atmak istediğinde şöyle der:
 
Bu gönlün ıslah olmasına çare, insanı halden hale döndüren Tanrının ihsan ve lütfudur / Onun vergisine de kabiliyet şart değildir.
Belki kabiliyete sahip oluşa şart, onun lütuf ve ihsanda bulunmasıdır / Allah vergisi içtir, kabiliyet deri
 
Mevlana soruyor: Eğer Allah’ın bağışı kabiliyete bağlı olsaydı kabiliyeti kim verecekti? Gördüğünüz gibi kabiliyet, öncesinde bir kabiliyet olmaksızın bağışlanmalıdır. Bu rasyonel çıkarımı Mevlana açıkça öne sürüyor. Tabii ki Mevlana Mutezili veya Eş’ari bir kelamcı olarak ortaya çıkmak istemiyor. Nitekim gayet açıklıkla diyor ki:
 
Eğer soru cevapla meşgul olursam / Susamışlara ne zaman su verebilirim ki?
 
Mevlana, işinin sakalık olduğunu ve manevi tecrübeye susamış olanlara su ulaştırması gerektiğini söylüyor. Susamışları kelam tartışmalarına tutuşturmak istemiyor. Mevlana’da benim için çekici olan şey; kozmoloji, teoloji ve antropolojideki tecrübelere, dünyaya bu ferah ve geniş bakışıdır. Mevlana’nın ancak beş altı büyük tecrübe yaşadığını iddia edebilirim. Mesnevi boyunca ve Şems Divanı’nda işte bu birkaç büyük tecrübeyi tafsilatıyla anlatıyor ve yorumluyor. Bu birkaç büyük tecrübe, insanı sürekli olarak kendine bağımlı hale getirebilir.
 
Tekrar vurgulayayım ki, Mevlana, tıpkı masum olmayan bütün diğer insanlar gibi sürçmeleri ve sınırları olan biridir. Bu eksikliklere de eleştirel bakabilmeliyiz. Büyük şahsiyetleri takip ediyorsak onların kuvvetli oldukları yanları takip etmeliyiz.
 
Sizin Mutezile hakkındaki araştırmanıza dönersek; araştırmalarınızın sonuçları bir kitap olarak mı yayınlanacak, yoksa konferanslarınız ve makalelerinizde bu araştırmanın izlerini mi sürmemiz gerekecek?
 
Henüz bir kitap planı yapmış değilim. İnşaallah muhtelif makaleler yazıp yayınlayacağım. Sonra bu makaleler kitap olarak yayınlanacak. Görebildiğim kadarıyla proje çok kapsamlı ve en azından birkaç sahada -eğer yapabilirsem- yeni bir görüş ortaya atabilmeliyim. bu da çok sayıda kaynağı araştırmaya ihtiyaç duyuruyor. Umarım bunun üstesinden gelebilirim.
 
Görünen o ki İran’ın fikrî atmosferinden bir süreliğine mecburen uzak kalmanız sizin için o kadar da kötü olmamış. Hatta sizin için yeni bir fırsat yaratmış.
 
Tabii ki bu bakımdan şansıma şükrediyorum. Halen yetkililerin yürek genişliğinin bereketiyle bir dizi işi yapma imkanından yoksunum! Yurtdışında çalışıyorum. Bu işlerden biri araştırmadır. Hamdolsun zengin kütüphaneler ve fevkalade bilgin araştırmacılar var burada. Onlarla tartışabiliyor ve bilgilerinden yararlanabiliyorum. Ama elbette ki İran’ın meselelerinden uzak değilim. Burada bir noktaya işaret etmek istiyorum. Geçtiğimiz yıl yayın alanında iki önemli kültürel gelişmeye tanık olduk.
 
Bunlardan biri, İbn Arabi’nin Fususu’l-Hikem’inin tercüme edilmesiydi. Diğeri ise Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabının yayınlanmasıdır. Her iki iş de fevkalade önemliydi. Hem bu kitapların müelliflerinin, Doğunun irfan ve Batının felsefe tarihinde önemli yazarlar olması hasebiyle, hem kadim ve yeni düşüncemizdeki önemi nedeniyle, hem de daha mühimi, bu şahsiyetlerin ve eserlerinin etrafında oluşmuş büyü sebebiyle.
 
Bu tercümeler uzun gayretlerin sonucudur. Ne mutlu ki bu çabaların kaynağı kurumamıştır. Bu işlerin en önemli etkisi, bu tür şahsiyetlerin yarattığı büyünün bozulmasını sağlamasıdır. Yani hem İbn Arabi kutsallık halesinden kurtulmuş oldu, hem de Heidegger.
 
Özellikle de Heidegger olsa gerek. Çünkü siz ve taraftarlarınız İran’da bu konuda epey tartışma yaptınız…
 
Gerçek şu ki, tartışma yaptıklarımın çoğu aslında Popper’e sövüp durdular. Burada değinmem gereken nokta şu ki, tarihsel bir hata yapılıyor. Bu yanlışı hem Babek Ahmedi’nin makalelerinde gördüm, hem Cemadi’nin (Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabının değerli mütercimi) yazılarında, hem de başkalarının konuşmalarında. Bunlar sanıyorlar ki ülkemizde devrimden sonra Popper ile Heidegger ve onların takipçileri arasında bir çekişme var. Bu tamamen yanlış bir bilgidir. Ama ne yazık ki sürekli de tekrarlanıp duruluyor. Gerçek şudur: Vuku bulan şey, bir tarafın politik mülahazalarla Popper’e hakaretler etmesi ve kendi çıkarlarını kollamaya devam etmesidir. Eğer bir tartışma olduysa da çok küçük bir tartışmaydı ve Batıda Heidegger’in hayatta olduğu zamanlarda ortaya atılmış bir şeydi. O da Heidegger’in Nazilerle işbirliği yapıp yapmadığı meselesiydi. Bugün artık güneş gibi apaçık ortadadır ki Heidegger Nazilerle işbirliği yapmıştır. Cemadi, büyük bir insafla eserlerinde Heidegger’in Nazilerle yaptığı işbirliğini tarihsel ve üzücü bir gerçek olarak zikrediyor. Burada söylenebilecek olan şey şu ki, acaba Heidegger’in felsefesi, onun politik işbirliği ve tutumuyla münasebet halinde midir, değil midir? Ben ilişki içinde olduğuna inanıyorum. Ama biri çıkıp Heidegger’in felsefesi yerine Popper’inkini ikame etmek gerektiğini veya aksini söylerse bu başka bir tartışmanın konusu olur. Başlangıçta Popper’e muhalif olanlar tabii ki ona saygısızlık ediyor ve onu, felsefeye ahmaklık bulaştırmakla suçluyorlardı. Bunlar, sanırım, ilim ve tartışma alanında yakışık almayan sözlerdi. Hulasa söylemek istediğim o ki, Heidegger’in Varlık ve Zaman isimli kitabının tercümesi çok önemli ve mübarek bir iş oldu. Söylediğim gibi, herşeyden önce Heidegger ve eseri üzerindeki büyü bozulmuştur. İkincisi, yıllardır Heidegger’in dükkanından yiyen birilerine alındaki ar damarının yerini göstermiş olmalıdır. Bunlar, Heidegger’in eserlerinden yarım satır bile tercüme etmemiş kimselerdir. Ve nihayet, bu işi üniversite dışından biri yapmıştır. Kendisine bravo demeliyiz.
 
Dr. Muvahhid’in Fususu’l-Hikem tercümesi de övgüye layık bir iştir. Tercümeyi gördüm. Birinci sınıf ilmî bir çaba nitelemesini hak ediyor. Arapça, İngilizce ve tabii Farsça’ya olan hakimiyeti övgüye değerdir. İbn Arabi mektebine büyük hizmeti dokunmuştur.
 
Bu büyük şahsiyetlerin eserlerinin tercüme edilmemesi gerektiğine inananlara bir noktayı belirtmeme gerek. Tercümede insan sadece bir şeyi kaybetmez, bazen de bir şeyi kazanır. Yani tercüme etmek, müellife hizmettir. Örnek vereyim. Heidegger, hiçbir zaman Almanya’da Heidegger olmadı. Eserleri İtalyanca ve Fransızca’ya çevrildiğinde Heidegger önem kazandı. Hâlâ da o Almanya’da değil, Fransa’da çok önemlidir. Heidegger’in eserlerini başkaları önemli hale getirdi. İbn Arabi de şimdi artık kutsallık surlarının ardından çıkmıştır. Okuyucular artık onun sözlerini daha iyi anlayabilecekler. Farsça okuyanlar onunla daha iyi irtibat kurabilecekler.
 
Şahsen inancım odur ki, Kur’an biz İranlıların arasındaki yerini aldığı ilk başlarda eğer Farsça’ya iyi ve okunabilir bir şekilde tercüme edilseydi ve İranlı Müslümanlar Arapça Kur’an’ın yanısıra daima Farsça Kur’an’ı da okuyup inceleyebilselerdi kesinlikle Müslümanlığımız bugünkünden farklı olurdu. Kur’an’ın İranlı Müslümanların ulaşabileceği yerden uzakta olması ve Arapça’nın kafesinde tutulması, Müslümanlığımıza da etkisi olan bir mesafe meydana getirdi. Bugün yapılan Kur’an tercümeleri mübarek işlerdir ve ne kadar çok yapılırsa o kadar iyidir. Bunların inançlarımıza, kelamımıza ve dindarlığımıza geniş etkileri olacaktır. Bütün bu gelişmelere hoşgeldiniz demek gerekir. Araştırmacıları, Doğu ve Batı klasiklerini Farsça’ya çevirmeye teşvik etmeliyiz. Bu, Bilimler Akademisi’ne verdiğim bir projeydi ama ne yazık ki raflarda unutuldu gitti. Bu nedenle, Bilimler Akademisi dışında yapılan bu tür işler kültürseverlerin takdirini almalıdır. Ben buradan, Dr. Muvahhid ve Cemadi’yi tebrik ve takdir ediyorum. Yaptıkları işi, kalıcı bir çaba olarak görüyorum.
 
Bitti
 
"Kelâm-ı Muhammed" tartışmaları kapsamında Metin Gaffariyan’ın Suruş’la yaptığı söyleşi drsoroush.com internet sitesinde yayınlandı. Söyleşi, hazırlığı devam eden "Kelam-ı Muhammed" kitabında yeralıyor.- Kenan Çamurcu

Yeni Muteziliyim... / Abdulkerim Suruş (I)


“KELÂM-I MUHAMMED” TARTIŞMASININ YAZILARI
 
 
 
ELEŞTİRİLER
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ELEŞTİRİYE CEVAP
 
 
 
 
 
 
 


24.Tem.2008 

YORUMLAR (0)

Bu yazı için hiç yorum gönderilmemiş.
Araçlar
Mail Gönder
Arkadaşıma Gönder
Yazıcıya Gönder
Yorum Yaz
Tüm Yorumlar