Kuşkusuz bu soruyu “vahyin niteliği nedir?” biçiminde sormamız gerekirdi. Fakat vahiy dönemi kapandığına ve artık o dönemin kayda geçmiş belgesi olarak elimizde bir kitap (metin) bulunduğuna göre mecburen soruyu “Kur’an nasıl bir kitaptır?” şeklinde sormak zorundayız.
Kur’an’ın, okunan vahiy olmaktan “kitap”a dönüşmesiyle ne tür anlam ve bağlam kaymalarına uğradığı işin ehlinin malumudur. İslam kültür tarihinde “Kur’an ilimleri” sahasını ortaya çıkaran da büyük ölçüde bu anlam ve bağlam kaymalarını inceleyen disipline ihtiyaç duyulmuş olmasıdır.
Vahiy tecrübe edilirken sözkonusu bile olmayan “hareke (ünsüz harfleri okuyabilme)” sorunu bile, tek başına, “vahiy”den “kitap”a dönüşmenin yarattığı krizin boyutuna ilişkin fikir verebilir.
Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanlığı sırasında İstanbul’u küresel entelektüel sermayenin cazibe merkezi haline getiren faaliyetlerimiz sırasında Türkiye’yi tanıştırmaktan hep gurur duyduğum büyük düşünür Abdulkerim Suruş, çevirisini yayınladığımız söyleşisinde özlü biçimde dile getirdiği görüşleriyle Kur’an üzerine çok önemli bir tartışma başlattı.
Tartışma İran’da ünlü dinadamlarının da katılmasıyla alevlenmiş görünüyor. Önümüzdeki günlerde bu tepkileri de fikritakip.com’da yansıtacağız.
Yakın dostluğumuz bulunan Suruş, özel sohbetlerimizde de dile getirdiği bir görüşünde 90’ların başında şu soruyu soruyordu:
Kur’an nasıl bir kitaptır? Sâmit mi, nâtık mı?
Suruş’un bu sorusunun İran’da dinadamlarının denetiminde işleyen kendine özgü cumhuriyet rejimini ve dinî demokrasiyi yakından ilgilendirdiğine kuşku yok. Suruş bu soruyla aslında dinin siyasi idaredeki (hatta toplumdaki) rolü üzerine çok temel bir soru yöneltmiş oluyordu.
Kur’an eğer nâtık (konuşan) bir metinse; kendi sözünü söyleyen, hükümlerini bildiren ve talimatlarını yönelten bir kitap olacaktır. Ama bu durumda metni konuşturacak bir kesime ihtiyaç vardır. O kesim de dinde uzman kişiler, yani dinadamları olmalıdır. Bu yönüyle meselenin sadece İran’la da ilgili olmadığı görülüyor. İslami gelenekte dinin yorumlanmasında ulemanın yeri, Kur’an’ın nâtık (konuşan) ya da sâmit (suskun) bir kitap olmasına göre anlam kazanacaktır.
Kur’an eğer nâtık (konuşan) değil de sâmit (suskun) bir kitapsa ve ancak sorulan sorulara cevap veriyorsa her tarihsel dönemin ve her kültürel havzanın, hatta tek tek her bireyin, sorduğu soruya göre kendi cevabını alacağı bir metin olacaktır.
Değişik arkaplanlar, bilgi ve deneyimler, kaygı ve meraklar vs.’den beslenen sorulara farklı cevaplar alınması Kur’an’ın sâmit (suskun) bir kitap olması halinde doğal karşılanacakken, nâtık (konuşan) bir kitap olması halinde gayri meşru bile görülebilecektir.
Vahyin niteliği tartışmasını gündelik hayatın gereklerine taşıyan bu mecraya dikkat edilmelidir.
Bu pencereden bakıldığında klasik ilahiyatçıların, kelamcılar veya fıkıhçılar arasındaki ilahiyat tartışmasından ibaret sandıkları tarihsel pek çok münakaşanın gerçekte dinin en temel konuları üzerine öne sürülmüş kritik anlamlara haiz fikirler olduğu açıkça görülür.
Geçmişteki ulemanın neden vahyin niteliğini tartıştığını, neden Kur’an’ın lafzının vahiy olup olmadığını tartışma konusu yaptığını, neden Kur’an’ın yaratılmış mı (mahluk), yoksa yaratılmamış mı olduğunu tartıştığını, Kur’an’da kullanılan kelimelerin yerine başka kelimelerin de geçebileceğine ilişkin onlarca delil sıraladıklarını (mesela yedi okuyuş meselesi) vs. gibi konular, dini hayatın ve düşüncenin biçimlenmesinde doğrudan etkileri olacak tartışma başlıklarıdır.
Fakat galiba bu tartışmalara yeniden bu gözle bakmadan önce yönteme (usûl) ilişkin farklı görüşlerin mümkün olabileceğini savunan yaklaşımlara kulak vermek gerekiyor.
Teknik tabirle “usûlde içtihad”, bu konuları sadece kelam ve fıkha dair entelektüel tartışma saymamayı, o tartışmalardan alınacak sonuçların düşünce evreninde yol açması muhtemel değişim ve bunun tezahürleri üzerine kafa yormayı sağlayabilir.
Şu halde vahyin niteliği üzerine yapılan tartışmaları incelerken öncelikle ortaya konan sorular, aktarılan rivayetler ve yürütülen tartışmaların iklimine bakmakta yarar vardır. Bu sayede aynı tartışmaları bugün tekrar ele alırken tartışmanın taraflarının gayri meşru önermelerle ortaya çıkmadıklarına ikna olabiliriz.
Sözgelimi Hz. Ömer’in İnşirah suresini farklı bir kelime ile okumasını veya hırsız için öngörülen cezayı kıtlık döneminde uygulamamasının anlamını, yahut Abdullah b. Ömer’in Felak ve Nas surelerini (Muavvizeteyn) Kur’an’dan saymamasını, Buhari’de bazı sahabilerin mevcut Kur’an mushafına giren surelerden başka ayetlerin de bulunduğu veya filan surenin daha uzun olduğu yönündeki itirazlarına ilişkin rivayetleri vs. geçmişin din konusundaki algı biçimine ilişkin önemli toplumsal veriler sayıp konuyu dinîlik, din dışılık tartışmasına dönüştürmemeliyiz.
Yukarıda sıraladığımız ilginç örnekler, klasik usûlle ele alınıp rivayetlerin kuvvetli olup olmadığı tartışmasına dönüştürüldüğü içindir ki o tartışma başlıklarını, aslında dinin temel konularının tartışılabileceği imkanlar olmaktan uzaklaştırmış olabiliriz.
Oysa bakılması gereken, zayıf bile olsa bu rivayetlerin muteber hadis kitaplarına girebilmiş olması, o rivayetlerin halk arasında dolaşıyor bulunması ve buna rağmen ulemanın veya halkın o tür yaklaşımlara tepkiyle yaklaşmamasıdır.
Bu açıdan bakıldığında bugün Suruş’un Hz. Peygamber’in vahiydeki rolü üzerine söyledikleri, aslında geçmişte tekraren söylendiği halde sırf ilahiyat veya entelektüel tartışma sanıldığı, yahut somut bir bağlama oturtulup dinin temel ilkeleriyle ilişkisi kurulamadığı için fark edilememiş çok önemli bir bahsi önümüze koymuş oluyor.
Buna en güzel örnek hiç kuşku yok Kur’an’ın yaratılmış (mahluk) olup olmadığı ile ilgili tartışmadır.
Klasik ilahiyatçılara göre bu tartışmanın arkasında Hıristiyan kelamcılarla yapılan bir tartışma vardır ve Müslüman kelamcılar, “Tanrının sözü” olan İsa’nın yaratılmış olmasıyla kıyaslanan “Allah’ın sözü” Kur’an’ın yaratılmamış olduğunu savunmuşlardır.
Oysa neresinden bakılırsa bakılsın Kur’an’ın yaratılıp yaratılmadığı meselesi, ilahi metnin ebedi ve ölümsüz olup olmadığı, ya da bugünkü söyleyişle, tarihsel mi olduğu ile ilgilidir. Öte yandan tartışmanın bir diğer yanında da, Kur’an sözlerinin (lafız) vahiy mi olduğu, yoksa muhtevanın Rasulullah’ın kalbine indirildikten sonra onun sözcüklere dönüşmesinin Peygamber’e mi ait olduğu meselesi vardır.
Mesele, Kur’an’ı modern hayata uyumlu hale getirmek değil şüphesiz. Fakat bütün zamanlara sözü olan vahyi tarihsel bir döneme sıkıştırıp o tarihsel dönemin bütün zamanlar için geçerli olduğunu iddia etmek acaba Kur’an mesajıyla bağdaşıyor mu?
Böyle bir tartışmanın İran’da yapıldığında heyecanlandırıcı etkilere yol açmasının nedeni, dinin toplumsal ve siyasal alanların birincil öğesi olmasındandır. Yaşayan bir siyasi sistemde ve dine göre yönetilmeye çalışılan bir toplumda bu tür tartışmaları yapmak da izlemek de bilimsel merakı fazlasıyla kışkırtan bir durum oluyor ister istemez.
6.Nis.2006