31 TEMMUZ 2010
İSTANBUL, 14:33
 
ANASAYFA
DÜŞÜNCE
DİN
DIŞPOLİTİKA
SİYASET
TOPLUM
KÜLTÜR

İLETİŞİM
YAZARLAR
İnternet Sitenizi Kullanırken Özgür Müsünüz?
"Kelâm-ı Muhammed" çerçevesinde Kur'an ve vahiy (I) / Hüseyin Ali Muntazırî
 
 
Bismillahirrahmanirrahim
 
“Ve muhakkak ki bu âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Rûhu'l-emin indirdi. Uyarıcılardan olasın diye senin kalbin üzerine. Açık parlak bir Arapça lisan ile.” (Şuara 192-195)
 
Bendeniz aslında bu ilmî tartışmaya girme niyetinde değildim. Çünkü şüphelere cevap verilmesi farz-ı kifayedir ve çok değerli isimler bu işi yerine getirmiş görünüyorlar. Fakat sözkonusu mesele yurt içinden ve dışından çevremizdeki pek çok kişi tarafından soru olarak yöneltildiğinden burada bazı konuları özet biçimde hatırlatacağım.
 
İki noktada vahyin hakikatini tahlil
 
Mevzubahis olan meselede her ne kadar kıymetli ilim adamı Dr. Suruş’un maksadı tam olarak anlaşılmıyorsa da, genel manada, ilahi dinlerin temeli olan vahiy bâbında yanlış kavrayışa dayalı her türlü beyan, -o yanlış kavrayış beyan sahibinin maksadı olmasa bile- o kavrayış sahibi için ayağını kaydıracak öyle bir zemin hazırlar ki, bBu durumda ya o yanlış anlayışa itikad eder ve onu kabul eder, ya da onun küfür, fısk ve benzeriyle suçlanmasına neden olur. İkisi de istenmeyen bir şeydir. Öyleyse vahiy etrafında bazı konuları hatırlatayım ki belki bu sayede sayın görüş sahibinin de aslında aynı meseleleri ve genel ilkeleri murad ettiğini anlamış oluruz. Bu konudaki ayetlere ve hadislere değinmeden önce vahyin anlamı ve hakikatini tahlil etmeye etkisi olacak iki noktaya temas etmeyi lüzumlu görüyorum:
 
Varlık nizamının üç aşaması
 
Birinci nokta.
 
İlahi hikmet ve felsefede açıklandığı üzere ve aynı zamanda nakli delillerin, idrakimizin ve derûni kavrayışımızın tanıklık ettiği gibi, genel bir tasnife göre varlık nizamının üç aşaması vardır:
 
1. Hissedilen ve doğal varlıklar aşaması. Bu aşama, maddeden ve maddi yargılardan oluşmaktadır. Tıpkı kütle, madde ve yargılara (şekil, koku, renk, boyut vs.) sahip cisimler gibidir ve beş duyumuzla algılayıp hissedebileceğimiz şeylerdir. Çevremizde gördüğümüz şeylerin tamamını dokunabildiğimiz, koklayabildiğimiz vs şeylerden sayıyoruz.
 
2. Hayal ve örneklem aşaması. Bunların her ne kadar maddeleri yoksa da maddenin yargılarına benzer yargıları vardır. Kollektif sezgi gücü gibi, bâtıni hisle onları idrak ve hayal ederiz. Bunlar, bize görünmeyen, ama hayal hazinemizde suretleri mevcut bulunan ve kollektif sezgi gücümüzle idrak ettiğimiz tikel nesnelerin zihinsel sureti gibidirler. Yahut mesela dün gördüğümüz Zeyd isimli bir kişinin şekli şemaili veya yediğimiz bir yemeğin kokusu ve lezzeti gibi; veyahut rüya âleminde müşahade ettiğimiz, soyut ve temsilî olan tikel nesneler gibi.
 
3. Aklî varlıklar aşaması. Tümel ve kapsayıcı, maddeden ve maddî yargılardan arınmış nesnelerdir. Diğer idrak duyularından daha güçlü olan (ve akıl, kalp, ruh, gönül vs. gibi isimlerle çeşitli açılardan ve göreli olarak isimlendirilen) bâtıni duyu ile kavranabilirler.
 
Bu üç aşamanın varlıkları, birbiri üzerinde sıralandıkları ve özleri itibariyle nesnel ve haricî bir sıralamaya sahip olduklarından onları idrak etmek de -ki bu idrak onlarla özdeştir ve onlara yapışıktır- kendi aralarındaki hiyerarşiye ve sahip oldukları sıralamaya tabi oluyor. Bir diğer deyişle, onlar arasında, öze ilişkin bir öncelik ve sonralık ilişkisi vardır.
 
İlimlerin soyutluğu ve beşeri bilgi
 
İkinci nokta.
 
Yaratılış ve ölümden sonrası, varlık nizamının yüksek temelleri ve insanın manevi seyrinin menzilleriyle ilgili ilimler ve öğretiler başta olmak üzere bütün ilimler ve öğretiler maddeden soyut şeylerdir. İnsan için onları bulmak, insanın madde ve tabiat âleminin dehlizinden ve tavan arasından geçip doğaötesi aşamalarla irtibat ve ilişki kurmasıyla mümkündür. Bu irtibat, hakikatte, bir tür benliği maddeden tecrit edip soyutlamak ve maddi bağlardan uzaklaştırmaktır. Tabii ki bu da kuşku içeren bir şeydir ve bulup çıkarmanın üslubuna göre ve o sebeple güçlenebilir ya da zayıflayabilir. Genel olarak bu irtibat ve onu takip eden idrak sonucunda iki temel yol mümkündür:
 
Kazanılan ilimler ve keşfedilen ilimler
 
A) Bazen insan kendi iradesiyle, düşünce ve tefekkürle, öz ve cevher parçalarını veya arazları, yani öze ait olmayanları, yahut  bir şeyin nedenini elde etmeyi başarabilir. Tabii ki bu durumda insan kendi iradesiyle düşünmekte ve kendi zihninde şeyleri, arazları ve temel önermeleri bulup tarif etmektedir, yahut mukayese oluşturmaktadır ama düşünce ve fikir, tek başına, istenen bilgiye ulaşmanın tamamlanmış ve biricik sebebi değildir. Olsa olsa meseleyi bulup çıkarmada zemin hazırlayan öğe ve pek çok sebepten bir tanesi olabilir. Ama bilgi ve idrakin baskın biçimde bulunması, tamamen maddeden arınmış gaybi ilkeler sebebiyledir. Nihayet, maddeden bütünüyle münezzeh Hak Teala’ya ve kutsal âleme istinad etmektedir. Nitekim hakîm Sebzvâri (rha) buna uygun manzumesinde şöyle der:
 
Hak, suretlerin kutsallığından taşar / Çünkü hazırlanması fikir sayesindedir
 
Yapılacak bir araştırma gösterecektir ki, ilmi sonuçlar çıkarmayı amaçlayan tefekkür ve düşüncelerimiz, ne Mutezile’nin sandığı gibi üretici sebep ve tamamlanmış nedendir; ne de Eş’arilerin zannettiği gibi, ilmi neticeleri bulup çıkarmada bir bütün olarak tamamen etkisizdirler ve sadece her zamanki akışı içinde, olayların meydana gelmesini takip eder ve onların sebeplerini gösterirler. Aksine, bilginin oluşumunda tefekkürün etkisi, o ikisi arasındaki perdedir. Bu iki taife ise sanmışlardır ki biz o perdeyi, hazırlama ve zemin oluşturmanın tesiriyle böyle tabir etmekteyiz.
 
B) Bazen de insan tefekkür, düşünce ve elde etme yoluyla, tikelleri ve arazları bulup çıkarak veya bir şeyin sebebini ve dayanağını tespit ederek o şeyi kavrayamayabilir. Hatta tercihe bağlı olmaksızın ve irade dışı bir şekilde, insan onu idrak edebilir ve bilgisine ulaşabilir. Nitekim tahmin gücü yüksek ve sezgisi kuvvetli insanlar, bir şeyin sebebini veya illetini düşünmedikleri halde o şey kendiliğinden onlara aşikar olur. Fikir ve düşünce zahmeti çekmeksizin, kapasitesi olan yerlere sunulan ilahi bağış ve lütufla ilim ve öğretileri elde etmenin bu yoluna ‘keşif’ denir. Keşfin, vahiy ve ilhamı da kapsayan genel bir anlamı vardır. Tabii ki çeşitli derecelere göre farklılaşan, kendine özgü yol ve üslubu olan özel isimleri de vardır.
 
Bilgiye feyz veren gaybî kaynak
 
Her iki yöntemde, yani tefekkür veya keşif usulünde bilgi ve öğretinin gerçek feyz kaynağı beşeri olmayan ve gaybi kaynaktır. Gerçekte bilginin hareketi dışarıdan içeriye doğrudur. Nitekim Sadrülmüteellihin şöyle demektedir: “Allah kullarıyla, peygamberler ve muallimler vasıtasıyla vahiy ve ilham gibi farklı şekillerde onlara yansıyan ilimle konuşur.” (El-Şevâhidi’r-rubûbiyye, Meşhed 5, Birinci Şâhid, İşrak 6)
 
Dikkat etmek gerekir ki burada kıldan ince binlerce nokta vardır. Söylenen şudur ki, her iki yöntemde de bilginin akışı dışarıdan içeriye doğrudur. Bunun anlamı, veren ve alanın bir olduğu, fâil ve kâbilin aynı rütbede birlik içinde bulunduğu değildir. Çünkü her ne kadar fâil ve kâbil sahası bir şekilde birlik içindeyse de bu birlik; hakikat ve incelik, mutlak ve kayıtlı, kapsayan ve kapsam, metin ve hâşiye arasındaki birlik gibidir. Bu ikisi, işte bu birlik nedeniyle mecburen birbirini taşımaktadır. Bu ikisinin birbirini taşıması, iki şeyin rütbede birbirine denk olacak şekilde birliği temelinde ve âşikar biçimde taşıma değildir. Aksi takdirde, burada bilginin fâili (onu yapan) ve alanın bir ve denk olmasının icabı, bilgiye sahip olan fâil ve veren ile kendiliğinden bilgiden yoksun olan kâbil ve bilgiyi alan bir ve eşit olurdu. Fâil ve kâbil, veren ve alanın birliği, bir mertebede, zıtların birliğini icap ettirmektedir.
 
Çev. Kenan Çamurcu
 
Devam edecek...
 
 
“KELÂM-I MUHAMMED” TARTIŞMASININ YAZILARI
 
 
 
ELEŞTİRİLER
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ELEŞTİRİYE CEVAP
 
 
 
 
 
 
 


3.Agu.2008 

YORUMLAR (0)

Bu yazı için hiç yorum gönderilmemiş.
Araçlar
Mail Gönder
Arkadaşıma Gönder
Yazıcıya Gönder
Yorum Yaz
Tüm Yorumlar