Hamiyet-i diniyesi kuvvetli olan Prof Dr. Abdülaziz Bayındır Bey, Müslümanları akıllarını kullanmaya sıkça çağırır. Ve önüne engel gördüğü kadim bilgilerin çoğunu bir çırpıda tırpanlar. Neticede dine olan faydasından fazla zararı dokunmuş olur.
Mesela Bakara 171. ayeti tahlil ederken lafzen tam doğru olmazsalar da ana manayı tam vermekte isabet eden bütün tefsir ve mealleri eleştiriyor. Fakat bu eleştirisinde ( hem dil yetersizliğinden dolayı hem de muhakemede görünen fakirliğinden dolayı) haksızdır. Biz bu kısa izahta önce öncü dil kurallarını hatırlatalım. Sonra Ku’ran’ın bu ayetinin maksut manasını ve Hoca’nın dil ve muhakemede yetersizliğini göstereceğiz.
Hoca ayeti şöyle çevirmiştir:
“Kâfirlik edip gerçekleri görmezlikten gelenler, kavramadığı sese karşı öten karga gibidirler; kavradığı sadece bağırtı ve çağırtıdır. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar akıllarını kullanmazlar.” (Bakara 2/171)
İşte bu şekildeki mealde beş büyük yanlış var:
a) Arapçada ve Ku’ran’da asla hayvanlar için kullanılmayan “Ellezi” edatını karga için kullanmıştır.
b) Burada teşbih cümlesinin yüklemi olarak kullanılan “illâ duaen ve nidaâ” istisnasını ayrı bir cümle yapmıştır. Öznesiz bir yüklem manasını veriyor. Bu da dil açısından düşüncesizliği ve mantıksızlığı çağrıştırıyor.
c) “Ma” cansız veya bilinçsiz şeyler için kullanılan bir edattır. Ve burada bu edat “ la yesmeu”( işitmez) fiilinin öznesidir. Ve bu durum dil açısından çok bedihidir. İşte görünürdeki özneyi fiile nesne (mefhul) yapmak gerçekten gramer körlüğüdür.
d) Ku’ran’da “akıl” kavramı somut, nesnel bir şey olarak geçmiyor. Dolayısıyla “ aklını kullananlar veya kullanmayanlar” şeklinde bir meal yanlış olur.
Demek “ lâ ya’kılûn” gibi deyimlerin çevirisi, “algılamazlar, karar vermezler, sonucu düşünmezler, insanlığın en önemli değeri olan sorumluluk taşımazlar” şeklinde olmalı.
e) Güya bu ayetin tefsiri için delil getirdiği Bakara 205. ve Araf 179. ayetleri de yanlış çevirmiştir.
1) Birinci ayet, kâfirlerle ilgili değildir. Münafık karakteri ile ilgilidir. Hoca, ayetler arasındaki ilişkiler dikkate alınmamış, diyor. Fakat kendisi, 2/204. ayete baksaydı, bu yanlışını görürdü. Ayrıca bu 205. ayet belli ve hain bir kişiden söz ediyor. 171. ayet ise küfrün genel yeteneksizliğini ve körlüğünü gösteriyor.
2) A’raf 179. ayet de 172’de anlatılan kişisel sorumluluk ve Allah’a verilen ezeli doğal misaktan söz ediyor. Bu misaktan sonra bazıları tercihini, zulüm ve yanlıştan yana koyuyor. Bazıları da hidayeti seçiyor. Bu tercih kanununun sonucu olarak kaybeden, tam kaybeder. Kazanan da tam kazanır. ( 178. ayete bakınız.)
Buna ilave olarak kaybedenlerin sayısı daha çoktur. Çünkü imtihan ve kalite kanunlarının gereği, kalitesizlik ve kayıp, kemmiyetin tarafında kalır. Nitelik ve kazanç da keyfiyet kanadında yer alır.
İşte gerek sorumluluğun gereğini yerine getirememekten, gerek fiilen imtihan ve kalite kapasitesine çıkamamaktan, insan ve cinlerin çoğu yapı itibari ile cehenneme kalır.
Burada “ yarattık” “yönlendirdik” denmiyor. Ayet “ ektik” diyor. Nitekim ekinde ağaç olanların sayısı daha az olur.
Ayrıca Cehennem, ateş ve başka azap çeşitlerini içerdiği gibi, düşüncesizlik, gelişmemişlik, musibet ve fakirlik de bir nevi cehennemdir. Ku’ran Cehennemi bir işkence yeri olarak göstermiyor. Sıcak ve gelişmeyi sonuçlandıran İlahi bir fırın olarak gösteriyor. ( Meryem 69-71’e bakın.)
İşte Ku’ran’ın bütünlüğü, özellikle A’raf 172–180. ayetleri bir bütün olarak nazara alındığında Araf, 179. ayetin manası şöyle olur:
“ Bir gerçek olarak ( lekad) birçok insan ve cinni cehennem için ektik, ( oraya layık oldular.) Çünkü kalbleri var; fakat kavramıyor. Gözleri var; fakat görmüyor. Kulakları var; fakat işitmiyor.
Böyleleri evcil hayvanlar gibi yolunu kaybederler. Belki de onlardan daha çok kaybolmaya müsaitdirler. Bunlar gerçekten gafildirler, habersizdirler.”
Ayette geçen “ edallu” yolunu kaybetme manasındadır. Nitekim kaybolan deve veya hayvana “ dalle” denilir. Küfür de bir nevi yolu kaybetmek olduğundan bu sıfatı ikinci mana olarak almıştır.
İşte bu evrensel ve ontolojik bilgiler nerede? Hocanın “ Dört ayaklı, iki ayaklı ayrımı ve hayvanlara hakareti, kargayı suçlaması gibi gerçek dışı ve anlamsız izahları nerede?!
Ayrıca Hocanın eleştirdiği gerek Elmalılı gerek diğer meal sahipleri, lâfzen mealleri eksik de olsa, verdikleri mana şudur:
“ Kâfirler duygu ve düşüncelerini kullanmadıklarından insanlık seviyesinden düşüp hayvan gibi oluyor. Ve bunlara karşı peygamberlerin durumu da bir çobandan farklı olmuyor”. Onun için Peygambere “ çobanımız” demeyin. “ Bakıcımız, terbiye edicimiz deyin” (2/105) diye, ayet bizi uyarıyor.
Bu manayı da, Suat Yıldırım Hoca bir gramer kuralına uygun olarak bir kelimeyi takdir ederek güzel bir şekilde vermiştir.
Ben de takdire gerek kalmadan şöyle bir meal verdim. ( Ki lafzen ve mana olarak tam uygundur. Elmalılı da bu manaya yaklaşmış fakat cümleleri karışık kalmıştır. ) :
“O kâfirlerin örneği, ses ve sadâdan başka bir şey işitmeyen ( aksetmeyen ) cansız kayaları çağıran bir adamın örneği gibidir. ( Kâfirlerin gözünde her şey cansız ve ölüdür. Böyle olduğu için) Kendileri de sağır, dilsiz ve kördürler. Böyle cansız oldukları için de düşünmüyorlar...”
Evet, bir mühendis Matematiği bilmezse, bir doktor Biyolojiyi bilmezse iflas demek olduğu gibi, ilahiyatçıların da grameri bilmemeleri daha korkunç cinayetlere sebep oluyor.
Seydi kardeşin Kırk Ambar sitesinden aldığı sorusuna binaen bir iki Ku’ranî nükte anlaşılmış oldu. Genelin faydası için yayınlamayı uygun gördüğümden yayınlıyorum. Gayemiz kimseye saldırmak değildir, aydınlatmaktır. Doğruyu yanlıştan ayırma demek olan ilmi rüştümüzü ispat etmektir; bu sayede somut bir başarı demek olan Allah’ın rahmetine mazhar olmaktır; bilgi kirliliğinden kurtulmaktır. Gerçekten bu kirlilik rahmetten mahrum kalmak demek olan, psikolojik ve sosyal bir lanete sebep oluyor.
Müslümanları da Hıristiyanları da Yahudileri de ilgilendiren kısa bir hatırlatma:
“ Bazı din adamları, dini konulardaki cehaletlerini gizlemek için, kıyafetlerinin mutantanlığına, mabetlerdeki haşmet ve sanata sığındıkları gibi; bazı Müslüman yazarlar da, yazılarını görünüşte temel kaynaklara dayanmış, karşılaştırmalı bir düşünce ürünü olarak sunuyorlar. Halktan ve okuyucudan kendi cehaletlerini örtüyorlar. Marka olarak kendilerini satıyorlar.
Hâlbuki dikkat edilse, dayandıkları ve alıntı yaptıkları kaynakları anlamadıkları anlaşılır. Mesela konumuz olan 2/171. ayette geçen “N.A.K” kök maddesi, tek başında kullanılırsa karganın ötmesi manasına gelir. Fakat “Ba” harf-ı cerri ile kullanılırsa sadece çobanın seslenişi manasına gelir. Ayette “yen’ıku bimâ” şeklinde geçtiği üzere… İşte bu gibi en basit bir farkı dahi göremiyorlar. Hocanın Lisanül- Arab’dan yanlış alıntı yapması gibi.”
Allah masumları korusun!
7.Ara.2008