Evrensel Diriliş Halkasının İzahı Olarak Hacc Suresinin Tefsiri
( Hicret Günlerinde Nâzil Olmuştur. 22. Sure olup 78 âyettir. )
Bir Giriş
Kendisini maneviyata ve ebediyete adamış olan Rahmi Erdem Bey, çok değerli ve bilim adamı olan Prof. Dr. Ayhan Songar ile yaptığı bir görüşmede Ayhan Hocanın “Rahmi kardeş, bizim jenerasyonumuz, ahirete inanmakta zorlanıyor.” diye ısrarla vurgusunu, “Davam” adlı hatıratında naklediyor.
Evet Rahmi Ağabey de, Ayhan Hoca da bu meselede çaresiz idiler. Ve ahirete inanmayan bu çağdaş nesil de kendine göre mazurdur; çünkü:
Dini bilgiler, evrensel, gözle görünür, ilmî yasalar iken, avamın anlaması için bireyselleştirilmiş. Fakat zamanla din ve bilim dili kaybolduğundan, bu imanî meseleler ilmî ve doğal yapıdan koparılmış, somut hurafevarî malumat haline getirilmiştir. Bu tarz bir izah, eski çağlarda bir derece yetiyordu.
Fakat kanunların sonsuz enginliğini, bilimsel verilerin net açıklamasını anlayan ve dolayısıyla ona göre kafaları ve duyuları gelişen çağdaş ve alim bugünkü jenerasyona, anlatım ve üslupları eskimiş o bilgiler verilemiyor. Verilse de ikna edici olmuyor.
İşte nasıl tabiat ve tabiat ürünleri gittikçe daha güzel ve daha doyurucu bir nitelik kazanıyor; aynen öyle de, tabiat dünyasının mantığı ve logosu olan vahiy metinleri de zaman geçtikçe daha doyurucu oluyor; ve daha net olarak görünüyorlar.
Bunun en çok dikkati çeken bir delili ve burhanı olarak Hacc Suresinin açık ve nazm-ı maaniye ( dizayn delillerine ) dayalı olan bu tefsir notlarını sunuyoruz.
Bu tefsir notlarını en mütedavel ve kısa tefsirler olan Celaleyn ve Nesefi tefsirleri ile karşılaştıran, Dini Bilgilerin ne kadar evrensel ve açık olduğunu; ve geçmiş asırlarda bunun farkına varılmadığını görür. Fakat maalesef hocaların bazıları, o gibi tefsirleri esas almakta ve yeni bir anlayışı reddetmekte direniyorlar.
Sözü fazla uzatmadan, mucizeler ve yasalar gerdanlığı olan bu surenin tefsirine hemen geçmek istiyoruz. Fakat peşinen, kısa birkaç hatırlatma gerekir; şöyle ki:
1) “ Eski tefsirler, hukuk ve ahkâm konusunda yeterlidirler. Fakat Kur’an’ın mucizeliğini, evrenselliğini, zamanüstü yapısını göstermekte hemen hemen hiç hükmündedirler. Ayrıca, dinin o soyut ve evrensel bilgi ve kanunlarını somutlaştırarak, bireyselleştirerek anlatmaları, bu asırda çok büyük zararlar veriyor. ”
2) “ Bence üç yüz yıllık aydınlanma tarihinde dine en çok zarar veren, dinin bu avamî anlatımını ehl-i ilme zorla dayatan Kilise, Hahamlık, Diyanet ve Dini Cemaatlerdir. Hiç kimse bu konuda komplo teorilerini üreterek bahaneler aramasın! ”
3) “ Yani insanlık bilimlerde ve teknolojide bir milyon kat ilerlemişken, Dinin asıl dili olan Kıssaların, Yaratılmanın, Dirilişin, Arketiplerin temel ve can alıcı literatürleri, 99 kaybolmuştur. Ve sonuçta insanlık dünyasında yüzlerce savaşa sebep olan ve ekonomik krizlerden yüz kat daha yıkıcı olan bu kayıplar, insanlığı helaket ve bir nevi kıyamet eşiğine getirmiştir. ”
4) İşte konumuz olan Kıyamet ve Diriliş bahsine geçiyoruz. Geçerken yol üstünde hemen söyleyelim: “ Dini literatürde Âdem, Havva, İsa, Musa, Nuh, İbrahim birer sosyolojik ve ontolojik kanun oldukları, yani evrensel ve arketip (gaybî) kavramlar oldukları; ve bireysellikleri sadece bir kereye mahsus tarihi bilgiler olmadığı gibi; Cennet, Cehennem, Kıyamet ve Diriliş de, sadece bir kere ve bir yerde olan bireysel gerçekler değillerdir. Tam aksine, bu kavramların her biri, kâinat ve tabiat kadar evrensel, yasal ve umumi gerçeklerdir; binlerce, milyonlarca baharın varlığı gibi, bu hakikatler de varlığın, canlılığın olduğu her yerde ve her zamanda birer canlı numuneler göstermişlerdir.
Ben 150 makalemde ve 20’yi aşkın kitabımda bunun yüzlerce burhanını gösterdim. Şimdilik sadece Hacc Suresinin bu tarzdaki söylemini aktarıyoruz. ”
Kıyamet
a) “ Hz. Peygambere sordular: Kıyamet ne zamandır? O dedi ki: “ İnsan ölünce kıyameti kopmuş olur. ”
b) “ Din, imtihan sürecinin kalitesi için ve kıyamet evrensel olduğu için kıyametin sürecini belirsiz bırakır. Allah’tan başka hiç kimse, ne kıyameti ne de kişisel bir kıyamet olan kimin nerede ve ne zaman öleceğini bilmez… ”
c) Bu bilinmezliğin faydası ve dinî değeri, gaflete ve tembelliğe dönüşmesin, diye; Din daima “ Kıyamet çok yakındır, şimdi yaşayanlar onu görecektir ” der.
d) “ Âyetlerde kıyametin belirsizliği ile ilgili birçok vurgu olduğu gibi, hadislerde de kıyametin yakınlığı ile ilgili yüzden fazla rivayet vardır. Demek binlerce afet ve kıyametten birinin vaktini–nitelik olarak belirsiz bir şekilde– bilmek, âyetlerin evrenselliğini ve belirsizlik hikmetini bozmaz. ”
e) “ Kıyametin ve Dirilişin evrende en büyük ve parlak gerçeklikler olduğunu görmek için evrimi, evrim sürecini ve yapısını iyi bilmek gerekir. Fakat gel gör ki: Dindarlar, ne evrimi ne de evrim sürecini kabul ediyorlar. Dolayısıyla oyun başlamadan bitmiş oluyor. Kaybedenler de daima dindarlar oluyor. Dindarlar, siyaset ve para gücü ile kazandıkları başarılar ile sarhoş olmamalıdırlar. Evet dindarlar bu konuda o kadar acemi ve ilkeldirler ki, bu meseleyi onlara anlatmak dahi absürt kaçıyor. Onun için güvenilir bazı İslam büyüklerinden beş vecize ve kanunu burada zikredelim ki, bu satırlar, israf olmasın; şöyle ki:
1) “ Biz yeryüzünü bir beşik yaptık ” mealindeki âyetin fahvası gereğince, insanlık, bir gün çocukluğunu tamamlayıp, meydan-ı haşre, iş başına atılacaktır. ” (Bediüzzaman, Muhakemat 3. Kitap)
2) “ Tekâmül, ( evrim ) Cenab–ı Hakkın sonsuz Rububiyet ve geliştirmesinin, kâinatı manalar üreten bir fabrika gibi kılmasının gereğidir. Peygamberler dahi bu cihanşümul kanunun dışında değillerdir. ” ( 29. Söz, 13. Lem’a 9. İşaret, Muhakemat 2. Mukaddime )
3) “ Büyük depremlerde ve büyük inkılâplarda yeni türler ve onların alt numuneleri olan yeni fasıllar ortaya çıktığı gibi; Sosyoloji dünyasında Kur’an, çok büyük bir inkılâp yaptı. Bunun sonucu olarak yeni hakikatler ve yeni insan ilişkileri doğdu. ” ( İşaratül-İ’caz, 6. Âyet )
4) “ M. İkbal, Ali Şeriati, Mevlana ve İbn Arabî’nin kitaplarından evrim hakikatlerini anlatan onlarca bölüm… ”
5) “ Kâinatın bir kitap olduğunu, bir yazılım ve kader üzere yürütüldüğünü, Allah’ın esma ve sıfatlarının sonsuz olup daima tecelli ettiğini, bir yerde filmin kopmadığını anlatan onlarca âyet… ”
İşte Bir Tanesi
1. Âyet:
“ Ey bütün insanlar, Rububiyeti gereği kâinatı diyalektik zıtlar üzere yaratan ve o zıtları çarpıştırarak sizi geliştiren Rabbinizin bu acı terbiyesinin sıkıntısından korunun! Çünkü programlanmış olan kıyamet depremi, çok büyük bir şeydir. ”
Âyetin Kelimeleri
Dikkat edilince, görünür ki: Âyet, kıyamet kötü bir şeydir; ondan sakınılması gerek, demiyor. “ Kıyamet çok büyük bir değişim olduğu için, faturası da çok büyük olacağından, insanlar uyanık olmalı, gaflet ve gelişmemişlik çukuru içinde kalmamalı ” diyor. Ve bu söylemini üç kat pekiştirilmiş uyarı edatı olan “ yâ eyyü hâ! ” ile şekillendiriyor.
“ Ennas ” ( bütün insanlar ).. Demek büyük değişimler, büyük kıyametler bütün insanları ilgilendiriyor. Hepsinin de uyanık olması lazımdır.
Evet yaratıklar içinde, soyut ve somutu, geçmiş ve geleceği yani zamanı, plan ve yazılım kavramını bilen tek tür insan türüdür. Ve burada, sonsuzluğu, yasallığı, evrenselliği bilmek bütün insanların sorumluluğudur, diye 1. kelime bizi uyarıyor.
İşte bu kanunî ve evrensel mesaj nerede?! Bugünkü dindarların kendi cemaat ve dindaşından başka kimseyi sonsuz saadete sokmayan kıt ve bencil anlayışları nerede?!
Bu da yetmezmiş gibi, eski müfessirler, “ Burada Ennas’tan maksat, sadece Mekkelilerdir ” demişler. Ve dolayısıyla dinin evrenselliği burada bitmiş oluyor.
“ Takva ” bir şeyi vikaye etmek, güzelce korumak demektir. Âyet bu kelime ile diyor ki; çok büyük değişimler olacak, ambalaj ve madde kaybolacaktır. Siz, Rabbinizin yazılım olarak maddenin içinde yarattığı, Ruh ve Kalp gibi cevherlerinizi koruyunuz. Bunlar sizin asıl varlığınız ve temel sermayenizdir.
“ Rabbeküm ” ( Rabbinizin terbiyesine karşı. ) Yani sizler, insan benliğini ve sorumluluğunu seçmekle, diyalektik süreçteki zıtların ağır geliştirmesini önceden kabul ettiniz. Gereğini yapacağız, diye söz verdiniz. Artık bu sözünüzü iyi koruyun.
“ İnne ” ( Muhakkak ).. Yani gaflet, uyanıklık, Rububiyet ve insanlığın diğer gerçeklikleri kadar, büyük değişim ve kıyametler de, kâinat ve varlık şehrinde o kadar gerçektirler.
“ Zelzele ” (Büyük deprem).. Demek dünyamız geçen 5 milyar yıl içinde milyonlarca deprem ve çalkantı geçirdiği ve her seferinde hayat ve nimet boyutu daha çok geliştiği gibi, kıyamet de büyükçe bir depremdir. Onun şiddetli yapısına uygun hazırlananlar, gelecekte daha çok nimet ve saadete erecekler.
“ Essaat ” (Saat Depremi).. Bu kelime etimolojik olarak, elden kaçan ve geçen zaman dilimi veya zamanın plan-programı demektir. Bu yapısıyla işaret eder ki: “ Siz ey insanlar, asıl varlık olan plan ve programları esas alın. Anlık kayıplara üzülmeyin. Zaman süreci içinde sonsuz bir ilim ve irade var. Siz ona sığının. ”
Fakat nasıl saat yavaş yavaş ilerler. Saatin sonu büyük bir değişime ve dönüşüme işarettir. Aynen öyle de; siz ey insanlar, zaman denilen kervanın anlık büyük değişim ve sıçrayışlarının sıcaklığına hazırlıklı olun. Çünkü bu değişim ve kıyamet çok büyük bir şeydir.
Bir ince işaret: “ Şey’ün Azim ” (büyük değişim) kelimesi, 1331 ediyor. (Miladi 1916) Dünyanın, 1. büyük savaşıyla nasıl bir kıyamet geçirdiğini hatırlatıyor. Ve “ Kıyamet (saat) depremi çok büyük bir şeydir. ” cümlesi de bir hesaba göre (2123) ediyor. Demek bu tarihte de büyük bir bela veya değişim olabilir. ( Gaybı ancak Allah bilir. )
“ Şey ” yani yasal ve form olarak oluşan nesne. Evet ufak-büyük bütün nesneler, belli bir yazılım ve yasa altında form alıp, ilahî meşiet sisteminde yer alıyor. Demek kıyamet bir tahrip ve yıkılış olmaktan ziyade, bir yenilenme, bir yapılanmadır. Ve somut bir gelişmedir.
Evet, gerek doğal ve gerek sosyolojik bütün değişimler, beraberinde gelişmeyi getirmişler. Özellikle büyük hicret ve göçler bunun bariz bir burhanıdırlar. Ki bu sure de Hz. Muhammed’in (a.s.m) Hicret günlerinde nazil olmuştur.
2. Âyet:
“ Kıyametin bu büyük değişimini gördüğünüz gün, emziren her anne emzirdiğini unutur, bütün hamileler, yükünü bırakır. İnsanları sarhoş olarak görürsün! Bir şeyleri içtiklerinden dolayı değil de, Allah’ın azabının şiddetinden dolayı sarhoş olurlar. ”
Bu âyette üç önemli işaret var:
1) İnsanoğlu ve diğer canlılar yeryüzünün canlı ve tatlı memelerine bağlanıp bebekler gibi gelişiyorlar. Fakat nasıl bir gün herkes sütten kesilir. Ve anneler daha önce emzirmek için can atarken, bu sefer hiç emzirmeyi hatırlamazlar. İşte böyle bir dönemde insanoğlu, büyük bir değişim ile başka bir beslenme sürecine girecektir.
2) İnsanoğlu ve diğer canlılar için ana karnından dünyaya doğmak gibi, bir gün bütün canlılar yani dosya olan her şey, dünyanın bu rahat rahminden başka bir diyara bırakılacaklar. Yani yeniden yeni bir doğuş olacaktır. [ Ayrıca emzirmenin ve doğumların azaldığı bir dönem, bu sürecin bir işaretidir. ]
3) Bu dönem bir gelişmedir, bir kalkınmadır. Fakat sütten kesilmenin, doğum sancılarının acıları çok şiddetli olur. Gönül ister ki, bu faturalar pahalı olmasın. Ama doğal olan her şey, her yönüyle güzeldir. Ve rahatlıktan çok daha fazla faydalıdır.
Evet gönül isterdi ki, İki Dünya Savaş’ında doksan milyon insan ölmemiş olsun. Fakat o doksan milyon insanın çoğu şehit oldu. Çok maddi zararlar oldu, ama insanlık şimdi bir senede o zamanın yüzyıllık kalkınmasını sağlıyor. O dönemin, o değişimin ödediği o pahalı faturanın gücüyle…
Firavun, zamanı maddi ve anlık bir şey olarak algıladığından, Hz. Musa’nın Allah’a ve ahirete olan inanç davetini reddetti. “ Eski ölülere ne oldu? ” diye istifham-ı inkârî ile sordu. Musa: “ Onların bilgisi ve kişiliği belli bir yazılım içinde Rabbimin katında ( metafizik alemde ) saklıdır. Bütün evreni bir dosya ve kader üzere geliştiren ve bu geliştirmenin sonucu olarak beni peygamberlik görevi ile vazifelendiren Rabbim, hiçbir şeyi ne kaybeder, ne de unutur. ” (Taha, 52)
“ Bu yazılım ve kaydın bir numunesini görmek istiyorsanız, işte yeryüzü beşiği, işte ekoloji kitabı! ” ( Taha, 53 )
3. Âyet:
“ İşte bütün bu evrensel ve doğal kanunlara rağmen insanların bazıları, hiçbir ilmî delile dayanmadan, Allah’ın sistemi nasıl sonsuz olabilir, Allah nasıl bu kadar büyük işleri yapabilir? diye mücadeleye girişir. Ve sürekli olarak direnen ve yokluğu temsil eden şeytanlara uyar. ” (Yani tahripten ve negatiflikten başka bir şey ortaya koyamaz.)
4. Âyet:
“ Şeytan negatiflik ve yokluğu temsil ettiğinden onun yapısının yasası şudur: Kim onu kendi başına geçirirse, şeytan onu sistemden selekte eder. (Kaybettirir.) Sonra da onu kızışan bir azaba doğru yönlendirir. ” [ Demek en büyük azap, elenip yokluk çukuruna düşmektir. ]
5. âyet:
“ İşte ey insanlar! Eğer bilgisizlikten veya bu gibi şeytanî vesveselerden dolayı diriliş ve sonsuz yasalar hakkında şüphede iseniz; işte bilin ki: Biz sizi topraktan şekillendirdik. (Yani babalarınızın yediği toprak ürünlerinden DNA şeklini alan nutfe ( meni hücresi) yaptık. Sonra o DNA’yı ana rahminde döllenmiş ve ana rahmine asılmış alaka yaptık. Sonra şekilleri belli–belirsiz mudga’ya (kök hücreye) çevirdik. En sonunda size açık bir biçim (beyin) verdik. Yani Biz istediğimiz şeyi rahimlerde belli bir süreye kadar yerleştiriyoruz. Sonra sizi bebekler olarak çıkarıyoruz. Sonra ergenliğe eriyorsunuz. Sizden bazıları erken vefat eder. Bazıları da hiçbir şey hatırlamayacak kadar ömrünün dibine vurur. ”
Bu âyetin bu kısmında 12 önemli nükte var:
1) Allah’a ve ahirete iman bütün insanlık için temel bir değerdir. Ve gerçekten insan olan bütün insanlar bu değerlerde ortaktırlar. Onun için “ Ey bütün insanlar! ” diye hitap edilmiştir.
2) İnsan zihni kıyaslar ile bilgi edinir. Hâlbuki genelin anlattığı tarzda, insan bir diriliş modelini görmediğinden, doğası ( küntüm ) gereği şüpheye düşebilir. Kur’an ise, açık ve herkesçe görünen ve bilinen bir örnek yasayı zikrediyor. Şüpheleri kökünden siliyor.
3) “ El–ba’s ” kelimesi sayısal değeri ile, Hz. Muhammed’in doğumuna ve gençliğine bir işaret yaparak maddi ve manevi diriliş örneğini somutlaştırıyor.
4) “ Topraktan ”… Eski tefsirler, bütün insanların toprak ürünlerinden yaratılan meniden yaratıldığını bilmedikleri için, bunu ilk insana yormuşlar. Hâlbuki anlatılan, evrensel ve meşhud bir kanundur. Tarihi süreç değildir. Şöyle ki:
“ Toprak bitki, yağ ve şeker oluyor. Bunlardan da meni hücreleri yaratılıyor. Demek bütün insanlar âdemiyet kanunu üzere topraktan yaratılıyorlar. ”
“ El–ba’s ” (diriliş) kelimesi de, “ Turab ” (toprak) kelimesi de 603 ediyor. Evet toprak çok şey barındırıyor. Fakat biz o sonsuz bilinci kuşatamıyoruz.
5) “ Nutfe ” (meni hücresinin,) yarım kromozomlu olması, akışkan davranması, belli bir hedefe doğru yönlenmesi, dişinin yumurtası ile bütünleşmesi başlı başına bir mucizedir.
6) “ Alaka ” (rahme asılan döllenmiş yumurta.)
7) “ Mudga ” (Çiğnenmiş et, yani çiğnenmiş ete benzeyen kök hücreler.)
8) “ Şekilli şekilsiz ”.. Ana rahminde kök hücrelerin şekilsiz olduğu ve sonra iş bölümü sonucu her bir kısmın belli bir organ şeklini alması, yakın zamana kadar bilinmeyen bir gerçek idi. İnsanoğlu hala tam olarak o hücrelerin neden işbirliğini ve iş bölümü yaptığını tam bilmiyor. Elimizde çok kısa bir ölçü var. DNA yazılımı, deyip geçiyoruz.
9) “ Li–nübeyyine ” deki Lam, hem gaye hem de amaç içindir. Yani bütün bu işlerin sonunda size açık bir sima veriliyor. Veya bunları yapmamızın amacı, sizi ortaya çıkarmaktır.
10) Ergenlik ayrı bir değişim, ayrı bir alem ve yeni bir diriliş. “ Siz nihayet güce erişiyorsunuz.”
11) İnsan bilgiden ve yazılımdan ibarettir. Gerçek kişiliği ve varlığı budur. Az yaşamak, çok yaşamak, genç veya ihtiyar farkı yoktur. Çünkü bedenlerinden bu bilgi ve yazılım çıkınca, bedenlerin kıymeti kalmaz. “Hiçbir şey bilmeyinceye kadar da yaşayanlarınız var.” cümlesi, bu nükteye işarettir!!
12) “ İşte ömrün en rezili (aşağısı) budur. ” Keşke insanlar ömür ve bedenlerine önem verdikleri kadar, kafa ve bilgiye önem verselerdi.
13) Âyetin Devamı: “ Peki bütün bu işlerin yapı mantığı nedir? ” gibi bir soruya cevaben âyet şöyle diyor:
“ İşte yeryüzünü kuru ve sönük olarak görüyorsun! Biz ona onun zıddı ( eşi ) olan suyu indirdiğimizde titrer, kabarır ve sonsuz güzel çiftler doğurur. ”
Demek kuru toprak ve su gibi sayısız zıtlar Allah’ın iki eli gibi, birbirini tetikleyerek diyalektik süreç içinde sonsuz güzel yavrular doğurur. B. Said Nursi’nin tabiri ile “Allah zıtları çarpıştırarak kanun–u tegayyürü (değişimi) ve kanun–u tekâmülü (gelişimi) sonuçlandırır. ”
6. Âyet:
“ Evet sistem bu şekilde mükemmel çalışıyor. Çünkü sistemin ruhu hükmünde olan ilahî varlık ve bilinç gerçektir. Bu soyut varlık ve bilinç sonsuz ve gerçek olduğu gibi; daimi olarak hayat ve ölüm şeklinde somutlaşıp gelişiyor. (Yani manaların üretimi olarak.) Ayrıca sonsuz bir kudret ve güç de var. Yani o sonsuz bilinç ve varlık her şeye gücü yetecek kadar enerjiye ve kudrete de sahiptir. ”
[ Hülasa: Kudret (enerji), ilim (yazılım) ve irade (değişim ve dönüşüm), beraber ve iç içe tecelli ediyor. Dolayısıyla Allah’ın sisteminde diriliş nasıl olur? diye sormak, çok anlamlı bir soru olamaz… Çünkü yazılım, enerji ve irade sistemi göz önünde sayısız numunelerle bu evrensel kıyametleri gözlerimize gösteriyor. Zaten kıyamet kelimesi de, yıkım manasına gelmiyor. Kıyam, diriliş, değişim ve dönüşüm demektir. ]
7. Âyet:
“ Ve çünkü saat ( yazılım ve planlı kıyamet ) geliyor. Ve bu şüphesizdir. ( Çünkü bu geliş, kâinatın varlığı ve planlı gelişmesi kadar açık ve gerçektir. ) Ve çünkü Allah kabirlerdeki yazılımlı ve ilmî ruhları diriltir. ”
[ Yani saf soyut ve saf somut yok. Allah’ın sonsuz ve bilinçli soyut varlığı nasıl rahmet ve Rahmaniyet tarzında somutlaşıyor. Ve bu hakikat var olmanın en birinci yasasıdır; aynen onun gibi, ilmî ve soyut dosyalar olan kabirlerdeki ruhların somutlaşması yani bedenleşmesi, o derecede net ve gerçek bir yasadır. Yasa olmazsa da, Allah sonsuz sisteminin mucizevî gücü ile yine onları diriltir. Yani ölülerin dirilmesi, Rahmaniyet itibari ile kâinatın en güçlü ve birinci yasasıdır. Bu yasa olmazsa da, Allah’ın Hakkaniyetinin ve mucizevî gücü temsil eden Rahimiyetinin bir neticesi olacaktır.
Peki bu kadar zaman geçti, neden kimse dirilmedi? diye sorulursa! Cevabımız bu gelen dört gerçeğe dayalıdır.
Bu üç boyutlu zaman mahşerinde her çağ, bir evvelki çağın dirilişidir.
Varlık sahası sadece bu üç boyutlu aleme münhasır değildir. Geçmiş ve gelecek ve başka çok boyutlar var. İmtihan sırrı bozulmasın, diye onlar bize açılmıyor. Fakat varlıkları kesindir.
Ayrıca bu gibi âyetlerden anlıyoruz ki; Diriliş de bir kanundur, bir kereye mahsus değildir. Dolayısıyla 100 bin sene önce ölenler belki de çoktan dirilmişlerdir. Kendi Cennetlerine veya Cehennemlerine girmişlerdir… “ Falan kişileri Cennette gördüm ” mealindeki hadisler, bu hakikate ışık tutuyor.
Ve ayrıca 47. âyette söylendiği gibi, metafizik alemin bir günü, bizim saydıklarımızla 1000 yıl gibidir. ]
8–9. Âyet:
“ Bütün bu evrensel yasalar ve değerlere rağmen inkâr ve dinsizliği kendine ikinci karakter yapan bazı insanlar, hiçbir ilmî delile veya pratik bir geleneğe veya aydınlatıcı bir kitaba (vahye) dayanmadan Allah’ın bu sonsuz sistemine karşı mücadele ediyor. İnsanları bu sistemden saptırmak istiyor… Böyleler sistemin altına düşmekle dünyada rezil oldukları gibi, öldükten sonra da Biz kıyametin o sıcak değişim ateşini onlara tattıracağız. ”
10. Âyet:
“ Ve ona: Bu, kendi ellerinle yaptıklarının bedelidir. (Siz sınırlı varlığınızla böyle olmak istediniz, böyle oldunuz.) Çünkü Allah, sonsuz sistemine bağlı olan kullara asla zulmetmez. ”
[ İnsan, özel isteğiyle özel bir dosya olur. Yani insan gibi özerk varlıklar, istedikleri takdirde var oluyorlar. Yani irade onların asıl varlığıdır. Beden (enerji) ve ruh dosyaları (ilim) yani maddi ve ilmî varlıkları ise emanettir. Kişilik ve hakkaniyete altyapı olan sadece istek ve iradeleridir.
İşte eğer insan, bu özerk dosyasını sonsuz ilahî sisteme entegre ederse, sistem onun eksiklerini dahi telafi eder. Fakat inkâr ile ve negatif davranmakla kendisini sistemden koparsa, yapılacak başka bir şey kalmaz. ]
11. Âyet:
“ İşte sisteme tam entegre olan kullar ve sistemden ilişkisini kesmiş kişiler var olduğu gibi, işin kenarında ve ucunda durup Allah’a ibadet edenler de vardır. Yani eğer eline güzellik ve mal geçse, rahatlar, ibadet eder. (Bağlanır.) Yok, eğer denenme için ona bir musibet isabet etse, yüzüstü kendini dışarı atar, geri gider. Dünyayı da, ahireti de kaybeder. İşte en büyük kayıp budur. ”
[ Yani kâfir kişi, sistemin sonsuz nimetlerini kaybetse de, küçük kişilik dosyası itibari ile bazı lezzetleri alır, dünyayı bir yönüyle kazanabilir. Fakat kişiliksiz, tedirgin, bencil, menfaatçi kişiler bunu da elde edemezler. Âyette geçen harf kelimesi bir şeyin en zayıf ve yıkılabilir tarafı demektir. Harfler de ağzın kenarlarından çıktıkları için, bu ismi almışlardır. Yanlara doğru sapma manasındaki inhiraf kelimesi de bu kökten gelir. ]
12. Âyet:
“ Bunların kişilik dosyaları bozuk olduğundan her biri birer dosya olan varlıkları da tanıyamazlar. Hiçbir zararı veya menfaati olmayan küçük şeyleri de kendilerine put yapıyorlar. İşte bu çok büyük ve derin bir kayıptır, kayboluştur. ”
13. Âyet:
“ Bu öyle bir kayboluştur ki; böyleler, zararı faydasından çok çok fazla olan şeylerden ihtiyaçlarını dilenirler. Fakat zararı faydasından fazla olan şeyler, ne kötü dost ve ne kötü arkadaştır! ”
14. Âyet:
“ Evet ilahî irade sistemi, böyle kopukları ve fireleri meyve verdiği gibi; O irade, inanıp sonsuzluğu kavrayıp yararlı işler yapan müminleri de meyve veriyor. Allah’ın bu sonsuz sistemi, onları altlarında nehirler akan cennetlere koyar. Hiç şüphesiz Allah irade ettiği şeyi yapar. ”
15. Âyet:
“ İşte kim, Allah’ın bu mükemmel sisteminin dünya ve ahirette kendisine yardım etmeyeceğini sanıyorsa, bir araç ile göğe uzansın, sonra bu sistemden ilişkisini kessin; baksın; acaba onun bu sisteme karşı kurduğu tuzağı, onun bu sisteme olan kinini giderebiliyor mu? ”
[ Nazm-ı maaniyi esas almayan tefsir ve mealler, zamiri Hz. Peygambere veya başka yere irca ederek, âyeti anlamamışlar. Bazıları da, çok yanlış ve anlamsız mealler vermiştir. ]
16. Âyet:
“ İşte Biz bu düzenin, bu sistemin yazılımını ve mantığını bu şekilde apaçık belgeler olarak insanlara indirdik. Evet Allah kaliteyi ve başarıyı esas alan iradesi gereği zirveye, kemalata yönlendirir; ve vardırır. ”
[ Âyette geçen “ hidayet ” zirve ve başarıya yükselmek ve başarmak demektir. İrade ise, gelişmenin, değişim ve dönüşümün özel bir ifadesidir. İnzal ve indirme de, ikram ve katkı manasına gelir. Beyyinat ise apaçık demektir. Ki, imtihan ve riski taşımakla beraber, bütün bahaneleri siler. ]
17. Âyet:
“ İşte bu zirveye çıkışın 5 örneği: 1) Müslümanlar 2) Yahudiler 3) Sabiiler 4) Hıristiyanlar 5) Mecusiler ve (fire olan) müşrikler. ”
Bunlar irade isminin tecellisi gereği gelişmişler. Fakat imtihan, kalite ve mana üretimi gereği birbiriyle ihtilaf içindedirler. İşte bu imtihan sürecinin bitiminde, kıyamette Allah onların davalarını ve kalitelerini değerlendirecektir. Çünkü Allah’ın sistemi her şeyi datalar olarak görüyor ve biliyor.
18. Âyet:
“ İşte bu sistemde düzenli olarak görüyorsunuz ki, göklerde (metafizikte) ve yerde (fizik dünyasında) var olan bütün benlik sahibi kişiler, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, bitki ve ağaçlar, hayvanlar ve insanların çoğu, Allah’ın emrine boyun eğiyorlar: İnsanların birçoğu da, boyun eğmedikleri için azabı hak etmişlerdir. Dolayısıyla Allah’ın bu sisteminin elediği kişiyi kimse kurtaramaz. Çünkü Allah haklı ve yasal meşieti ile yapar, iş görür. ”
[ Bu âyette üç önemli nükte var. a) Her şeyin tedricen, geliştirilerek yaratıldığı vurgulanıyor. b) Âyetin bu evrimsel süreci sıralaması da bugünkü bilim ile aynen örtüşüyor. Yani önce gökler (metafizik yapı) sonra yer, ( fizik yapı ) sonra güneş, ay, yıldızlar, (gezegenler) sonra dağlar, bitkiler, hayvanlar ve insanlardan oluşan evrensel gelişim ve yaradılış formunu gözlere gösteriyor. c) Allah sonsuz ve bilinçli varlığını meşiet ve fiil ile somutlaştırır. Yani isimlerini gerçekleştirir. Kâinatın bu sonsuz sarayı ortaya çıkar. ]
19. Âyet:
“ İşte insanlardan secde edenler ve etmeyenler, Allah’ın bu geliştirici ve tedricî rububiyeti hakkında birbirine karşı kavga eden iki düşmandırlar, (zıttırlar.) Rububiyetin bilinçli gelişimini inkâr edenler için ateşten gömlekler dikilir, başlarından çok sıcak sular dökülür. ”
[ Âyette, Allah’ın evrimsel rububiyetini kabul etmeyenlerin ve ona göre davranmayanların çok acıtıcı bir hayat ile karşılaşacakları; ödülleri, (siyab ve sevapları) ateş olduğu; kişiliklerinin bozulduğu vurgulanır. Evet bir çekirdek, Rububiyet gereği içindeki programı çalıştırmazsa, onun iç enerjisi onu yakan bir ateş olur, gübre ve gaz olur. Üzerine su dökülse dahi o su, çok sıcak bir etki yapar. Siyap ve esvap Kur’an literatüründe insanın nefsi manasına gelir. “ Elbiseni temizle ” âyeti “ nefsini temizle ” manasına geldiği gibi… İşte psikolojik olan bu ifade ve insanın iç sıkıntıları ve bunun sonucu olarak aşırı terlemeleri kâfirlerin psikolojisini ehl–i ilme gösterir. ]
Önemli Bir Hatırlatma
Bu son dört âyette, başta fizik–metafizik olmak üzere kâinatın diyalektik yapısının sistematiği ile ilgili önemli bir sıralama ve tasnif var; şöyle ki:
Özü itibari ile ilahî ve soyut olan vahiy bilgileri, açık ve görünür hale gelerek, somutlaşarak bu maddiyat dünyasına inerler. Adeta maddi dünyaya irade ve ruh oluyorlar. İşte 16. âyet kelimeleriyle bu manaya işaret ediyor. Sonra din ve şeriatlar, müminler ve inançlar, yarı soyut yarı somut yapıları ile fizik-metafizik arasında bir berzah ve ara geçit oluyorlar. Buna da 17. âyet işaret ediyor. Ki, 17 sayısal rakam sembolizminde başka alemlere geçişi temsil ediyor. 18. âyetin ise, anlattığı varlıkların 9 grubundan her biri metafiziğe, diğer arkadaşı ise fizik dünyaya sembol olarak bakıyorlar. Şöyle ki:
a) Göklerdeki ve yerlerdeki bütün ruhaniler ( kişiler, benlikler ) ifadesi metafiziğe bakar.
b) Güneş fiziğe, saltanata ve gündüze alamettir. Ay ise maneviyata, geceye ve velayete semboldür.
c) Yıldızlar metafizik ve göğe remizdirler. Dağlar ise somuta, devlete ve somut oluşumlara işarettir.
d) Bitki biyolojik dünyanın maddi yapısını, bitkisel yönünü temsil ederken; hayvanlar, ruhları ile ve psişik yapıları ile metafiziği temsil ediyorlar. Her ne kadar iki alem de sonsuz ilahî bilinci taşımada eşit dahi olsalar.
e) İnsanların ruhanî ve mümin kısmı, birer melek gibi ruhanî haller gösterirken, dinsiz ve itaatsiz insanlar ise, tam maddi ve fizik dünyanın işçileridirler.
İşte bu dallı–budaklı evrensel ve yasal diyalektik yapı ve bu zıtların çarpışması, değişim ve dönüşüm yasası bu şekilde zirveye çıkar ki, 19. âyet bunu anlatır. Ve rakam sembolizminde 19 iyi ve kötü zirvelerin remzidir.
Bu zirve durumunda iyilik ve kötülük o kadar keskinleşir ki, adeta iki kategori, birer somut şahıs gibi kesiliyorlar. Ve başta kötüler işi götürüyor. Onun için âyet, iki düşman grup demeyip de “ iki düşman kişi ” demiştir. Ve önce kâfirlerin durumunu anlatmıştır. Bu gibi nükteleri bilmeyenler, “ Kur’an’da gramer hatası var ” diyerek kendilerini karalıyorlar. Yani tesniye olması gereken fiil, niye çoğul fiili olarak gelmiştir? diyorlar.
20–21. Âyet:
“ İşte o kâfirler, rububiyeti ve gelişmeyi kabul etmediklerinden dolayı, kazandıkları her şey onlara acı verince, israfın verdiği iç yangın sonucu terler döküverince; o sıcaklıkla onların iç organları ve dış derileri eriyince, acayip yüksek derecede depresyona ve resesyona ( durgunluğa ) giriyorlar. Onun için demir gibi keskin ve sert olan zorunluluk kamçıları, her taraftan onları dövmeye başlar. ”
[ Âyette geçen “ yusharu ” kelimesi, eritme manasına geldiği gibi, yağ tutup şişmanlama manasına da gelir. Yani organlarının ve derilerinin eritilmesi ve aşırı zayıflık bir azap olduğu gibi; aşırı yağlanma ve obezite de bir nevi azaptır. Çünkü dengesizce olan her şey acı veren bir oluşumdur. Ayrıca rüya ve sembol dilinde zayıflık, iman ve manevî varlığın azlığı manasına gelir. Ki, ölü bir insanın zayıf olarak rüyada görünmesi, onun manevî zayıflığına işaret olduğu gibi; dünyada hantal ve verimsiz bir varlık ve beden de, manevî ve ilmî düşünce kıtlığına bir delil olabilir. ]
[ 18. âyette geçen secde kavramı da o sekiz varlık kategorilerinin Allah’ın sonsuz düzenine ayak uydurmaları manasına gelir. Yani varlıkların görünen boyutları, onların kıyamları olduğu gibi, milyar seneler boyunca görünmeyen geçmiş ve gelecek yapıya uygun davranmaları yani görünmeyen boyutları, secde demek oluyor. Ki, bu gaybî yön ancak vahiy ile peygamberlere görünür. Onun için “ Sen görmedin mi? ” şeklinde Peygambere hitap edilmiştir. ]
22. Âyet:
“ Onlar bu üzüntü ve bunalımdan kurtulmak istedikleri her seferinde onun içine batırılırlar. Ve onlara “ bu bunalım ateşinin yakmasını tadın ” denilir. ”
[ Kâfir ve materyalist benler, negatif ve tahripkâr oldukları için, sistem onları selekte eder. Fakat bir şeyi sistemin dışına çıkarmak, adeta onu yaratmak kadar zordur. Bu da ancak Allah’ın sonsuz ilim ve kudret içeren sisteminde mümkün olabilir.
Burada üzüntü, acı ve yanmak onların o negatif benliğini, başka yararlı bir hale dönüştürmek ve temizlemek içindir. ]
23. Âyet:
“ İşte bu zirvedeki çatışmanın sonucu bir taraf böyle yanarken, sonsuzluğa ve sonsuz bilince iman edip yararlı işler yapanlar ise, Allah sonsuz ilmi, iradesi ve kudreti ile, onları altlarında nehirler akan Cennetlere koyacaktır. Onlara mükâfat olarak, altın ve inci bilezikler takılır. (Yani hem maddi hem de manevi ödüller verilir.) Libasları ise akıcı ipektendir. ”
[ Yani bu müminler güçlü ve çift kanatlı oldukları halde, yaşamları ve davranışları ipek gibi akıcı ve yumuşaktır. Onlar için hayat asla tıkanmaz. Küfür ve materyalizm ise katı ve kaba olduğu gibi, ilerlemek için sürtünmeye ve çatışmaya mecbur kalır. Bu da iç yangını, tahribat ve acıları getirir. ]
24. Âyet:
“ Müminler, güçlü ve kazançlı çıkar, hayatları mutlu ve akıcı olduğu gibi, hoş ve güzel söz söyleme seviyesine de çıkartılmışlar. Hamd ve kemalatın sonsuz zirvesine (Hamid’in sıratına) doğru yönlendirilmişlerdir. ”
[ Osmanlıda bütün bu meziyetler, yani edebiyat, nezâket, maddi–manevi hayat mutluluğu vardı. Fakat diyalektik çatışma yasası yoktu. Onun için dinsiz olan yani gerçek Hıristiyan olmayan Avrupa, onları haklı olarak yendi.]
25. Âyet:
“ Gerçekten o kâfirler ki, Allah’ın yoluna engel oluyorlar. Yerli–yolcu herkes için bir güvenli bölge yaptığımız Mescidül-Harama engel oluyorlar. ”
[ Bu cümle öznedir. Ve yüklemi yok. Yani Allah, bu kâfirlere ne yapacağını söylemiyor. Sadece âyet numarası ile, 1925’te İngilizlerin Mekke’den çıkartıldıklarını çağrıştırıyor. Bazı tefsirler, bu gelen cümle o özne cümlenin yüklemidir, demişlerse de, bu gelen cümle müstakil bir şart cümlesidir. Kâfirlere baktığı gibi, Müslümanlara da bakar. Şöyle ki: “ Kim olursa olsun, Kâbe’de sapıklık veya zulüm yapmak isterse, ona açık bir azap tattırırız.” ]
[ Yani, her şeyin bir zirve modeli olduğu gibi, sapıklık ve zulmün zirve modeli de Kâbe’de (Mescidül-Haramda) yapılanıdır. Bu nedenle cümlenin harfleri de 19 adettir.
Evet Emeviler Kâbe’yi tahrip edip, Mekke’nin ve Hicaz’ın geneli tarafından seçilmiş, meşrû lideri olan Abdullah İbn Zübeyr’i şehit ettiklerinden itibaren İslam Ümmeti 1400 sene boyunca çok acı azaplar tatmıştır.
Hâlbuki güvenli, kutsal, ibadetgâh ve sosyalleşmenin, gelişmenin somut bir sembolü olan Kâbe, çok daha büyük meyveler verebilirdi; Arafat (bilgelik, sorumluluk) Müzdelife (eğitim, düzen) Mina (aşk, aşkınlık) gibi değerleri doğurabilirdi.
Hacc ile ilgili bütün âyetlerde, konunun öznesi daima bütün insanlar oluyor. Sadece Müslümanlar değil.. Demek, bu gibi yüce değerler, bütün insanlık için, zorunlu bir ihtiyaçtır. “ Âdem Arafat’ta Havva ile buluştu ” rivayeti de, bütün insanlığın (Beni Âdemin) irfan ve bilgi ile âdem olduklarını ve olmak zorunda olduklarını haber veren bir evrensel mucizedir. Yoksa bazılarının sandığı gibi; bireysel, tarihi bir bilgi değildir. Dolayısıyla hurafe de değildir. Yani evrensel, sosyolojik bir yasanın ve sosyal evrimin başka bir ifadesidir. ]
26. Âyet:
“ Bir vakit (iz) İbrahim için evin (Beytin) yerini hazırladık. Ki, Bana (Allah’ın sonsuz bilinçli varlığına) hiçbir şey ortak koşmayacaksın. Benim o varlığımın (görünür) boyutu olan evimi tavaf edenler, kıyam edenler, rükû edenler ve secde edenler için temiz tutacaksın! diye. ”
[ Bu âyet zamanlar üstü bir deryadır. İçinde sonsuz canlılık ve tarihî gerçekler vardır. İki müstakil kitapta ancak etrafı çerçevelenebilir. Böyle bir konunun izahı için, burada sadece âyetin 14 kelimesinin etimolojisini vermekle bir anahtar yapacağız. Ki, sosyolojik kemalat ve mana Kâbe’sine girebilelim. Şöyle ki:
“ İz ” Yani zamanlar üstü, yani İbrahim Peygamber ile ilgili bilgiler sadece tarihi değillerdir. Evrensel sosyolojik kanunlardır. Çünkü İbrahim tarihi yönden gaybî ve metafizik bir şahsiyet olarak kalıyor. Maddi tarih itibari ile onun varlığına delil zayıf bir gelenekten başka bir şey yoktur. ]
“ Bevve’na ” Arap dili ile ilgili bütün sözlüklerde açıkça görüldüğü gibi; bu kelime, ön hazırlık, çevre, ekoloji, özellikle sosyal ortam manasına gelir. Ki, bu oluşumlarda Allah’ın eli kolu olan esbabın kullanıldığına işareten, âyette “ Biz hazırladık ” denilmiştir.
“ İbrahim ” İbranice bir kelime, Arapça kökü olarak telaffuz şekli, “ Eb-Rahim ” (şefkatli baba) demek olur. Ki, İlahî bilincin sonsuz varlığının dillerdeki bir damlası olarak “ Rahim ” kelimesi ve İbrahim kelimesi ikisi de eşit olarak 258 ediyor.
Demek sosyolojik hazırlıklardan sonra medeniyetin ilk çekirdeği olarak şefkatli ve kuşatıcı bir baba (temel inanç ilkeleri) gerekiyor.
“ Mekân ”… Bu baba varlığından sonra insanlık bir araya gelip, yerleşim yerlerini inşa etmeye başlamışlardır. Bu kelime, rakamsal değeri olan 111 sayısıyla kentleşmeye ve bu kentleşme sonucu gelişen ve Kur’an’da 111 âyetli iki sure olan İsra ve Yusuf sureleri ile, insanlık tarihinde gerçekleşen maddi ve manevi gelişmeye işaret ediyor.
“ Beyt ” (ev) barınma yeri, medeniyetin ilk temel taşı.. Dört köşeliliğiyle, manevi ve sosyolojik durumların somut ve maddi biçimi… Sayısal değeri, 442.. (17 x 26) Dört sayısının somut ve maddi verilere baktığını daha önceki yazılarımızda görmüştük.
“ Şirk koşmamak, ” ikilik yapmamak demektir. Yani Tevhid ve birlik ve bir idare, medeniyetleri bu güne kadar getirmiştir. Fakat ikilik ve somut düşünce demek olan şirk hastalığı da birçok medeniyeti tarih sayfasından silmiştir.
“ Tathir ” (maddi–manevi temizlik.) İnançta ve sağlıkta temizlik. Bu temizlik ödevine dikkat etmeyen toplumlar, selekte olmuşlardır.
“ Beytî ” (Benim evim.) Yani maddi medeniyet içine kutsal bir bilinç girmezse mutlaka yıkılır.
“ Tavaf edenler ” Somut ve görünür ibadet biçimi manasına geldiği gibi; araştırmacılar, gezginler manasına da gelir. Ayrıca tavaf “ Beyt ” in ruhu olan ilahî sonsuz varlığın bir simgesidir.
“ Kıyam, rükû ve secde ” kelimeleri, maddi yönü ve onun orta yolu olan İslam’ı ( Rükû’u ) ve onun tam manevi ve soyut yönü olan secdeyi gösterirler.
Ayrıca bu üç kelime, tavaf hakikatinin tefsiridirler. Yani maddi yapı + manevi yapı + orta yol medeniyetin üç saç ayağı... Ki, gerçek namazın esası olan bu üç sıfat, tavaf ile eşit şeydir. Evet bazen namaz bir hacc kadar sevaplı olur. Çünkü Hacc sosyal hayatın bir provası olduğu gibi “ Orta namaz” diye ifade edilen günlük 5 vakit namaz da günlük sorumlulukların ayrı, manevi ve dengeli bir provasıdır. ”
27. Âyet:
“ Bütün insanlar içinde Haccı ilan et. Sana, yayalar olarak; ve çok derin vadilerden, nahif binekler üstünde gelirler. ”
[ Bu âyetin esas konusu Hacctır. Haccın ritüel manası, madde ile manayı, (Âdem ile Havvayı) birleştirmek, insanı önce dindar–medeni yapmak, sonra onları, medeniyetin sonsuzluğuna, gerçeğin görünmesine götürmektir. Hacc kelimesinin sayısal değeri de 11 edip Hacdaki bu diyalektik yapıya ve zirve sonuca işarettir.
Zaten “ Hacc ” kelimesi, etimolojik olarak ziyaret, sene, delil manasına gelir. Evet her insan, senede bir defa da olsa, delilli olarak Hakikati ziyaret eder, onunla buluşur. Dört köşeli maddi ritüeller içinde hayatın ve varlığın sonsuz manevi yapısını, gerçeğini görebilir; ve görmeli.]
İşte bu âyet, 8 kelimesiyle sosyolojik ve ruhanî olan bu yükselişi ve miracı şöyle anlatıyor:
“ Ezzin ” (ilan et ) yani insanlığın, ilk maddî ve manevî yükselişi dil ve iletişim ile olmuştur.
“ Ennas ” ( bütün insanlar ).. Yani 2. aşama yükseliş; cemaatleşme, gruplar ve şehirler kurmakla olmuştur. Etimolojik olarak alışma, tanışma, ünsiyet manasına gelir.
“ Hacc ” Bu aşamada, birbirini ziyaret etmek, hesap ve takvim yapmak, zahiri bilgiden, delilli bilgiye geçmek, kalkınmanın temel üç saç ayağıdır.
“ Yayalar olarak ” çünkü insanlık 1 milyon sene boyunca yaya olarak yürüdüğü için, bu daha doğal bir arınma yöntemidir.
“ Ve her nahif binek üzerinde ” yani bineklere de binilerek böyle ulvi bir hedefe gidilebilir. Fakat burada binekler şatafatlı, şişman, güçlü ve hamile olmamalıdır. Âyette geçen “ Damir ” kelimesi, zayıf ve hamile olmayan deve demektir. Çağrışım kaidesiyle bu asırlardaki demir bineklere de şamildir. Fakat bir şartla.. Bu binekler, israflı ve şatafatlı olmamalı. Çünkü Hacc, maddi, katı, kesretli bencil hayat biçimini bırakıp; manevi, sonsuz tevhide ve fedakârlığa ve velayet mertebesine yükselmek demektir. “ Manevi ve evrensel bir diriliş demektir. ” Ki, surenin ana konusu bu sonsuz diriliş devrelerinin izahıdır.
“ Feccin Amik ” ( çok derin derelerden). Evet insanlık, bu İbrahimî temeller üzerinde milyon yıllık geri ve çukurlarda kalışını kapatıp, kısa bir zaman diliminde başta Orta Doğuda yüzlerce medeniyet ve medeni şehirler kurabilmiştir.
“ Fecc ” kelimesi 83 eder. Derin manasına gelen “ Amik ” kelimesi de 220 eder. (55x4) Yani insanlık maddi bedenden 80 küsur yılda (bin ayda) manaya ve Rububiyeti anlamaya yükseldiği gibi, materyalizmin ve putperestliğin derin çukurlarından da bu kadar senede kurtulabilir. ]
Rivayette var ki, Hz. İbrahim Ebu Kubeys dağından bu ilanatı yaptı; bütün dünya insanlarından bu çağrıya cevap verenler oldu… Ebu Kubeys kelime olarak “ meşale ve aydınlık babası ” demektir. Evet insanın asıl yükselişi her şeyden önce ilim ile ve soyut değerleri öğrenip aydınlanma ile olmuştur. ]
28. Âyet:
“ Bu şekilde hacca gelip aydınlansınlar ki, kendilerine ait olan menfaatleri görebilsinler. Belirli günlerde (özel eğitim dönemi) Allah’ın, besili evcil hayvanlardan onlara rızık olarak sunduğu nimetler üzerinde Allah’ın ismini ansınlar. ”
[ 27. âyet, Haccın sosyolojik ve manevi meyvelerini anlatınca, bu âyet Haccın maddi meyvelerini zikrediyor. Ki kelimelerinin söylediği üzere bunlar 12 adettir.
a) Gözlem, görmek, tanışmak, öğrenmek… (Şuhûd)
b) “ Kendilerine faydalı olan şeyler…” Eski insanlar sadece yemek olarak bildikleri fayda ve beslenmeyi Hacc gibi manevi ve sosyal ibadetlerle, başta ilim olmak üzere insanlar yüzlerce faydalı işi ve nesneyi öğreniyorlar.
“ Zikir ” mesaj, inanç, birlik gibi değerleri.
“ İsmillah ” Allah’ın isimlerini; ki her biri bir fabrika gibi bilinmeyi ve işletmeyi gerektirir.
“ Belirli günlerde.. ” İş ve üretimin süreç faktörü ile ilişkisi, yani bir iş, bir üretim belirli bir sürede olursa ancak faydalı olabilir.
“ Rızık ” Beslenme, manevi ve maddi olarak gerçeği görme ve hissetme, yani şükür.
“ Behime ” yani aptal hayvanlar. Yani bir canlının beyni ne kadar küçük ise, eti o kadar değerlidir.
“ En’am ” Saf nimet olan evcil hayvanlar.
Demek Hacc gibi sosyalleşmiş ortamlarda yabani hayata dokunulmaması gerekir. Ki, dine göre böyle bir suç işlendiğinde cezası gerekir.
“ İşte bunlardan mutlaka yiyin. ” Yani et yemezseniz, protein almazsanız, medeniyet ve hayatınızın zembereği olan zekânız geriler. Sakın kendinizden, evrensel olmayan kurallar uydurmayın.
“ Ve sıkıntıya düşmüş muhtaç kişilere de yedirin.” Yani fakir insanların da zekâsı, ruhu, kalbi doyurulmalı ki, başıboşluk ve anarşizm kurtları medeniyetinizi kemirmesin.
29. Âyet:
“ Sonra kirlerini gidersinler, adak ve diğer görevlerini yerine getirsinler, en sonunda özgür Kâbe’yi tavaf etsinler. ”
[ Burada şeriatın üç aşamalı bir işlevi anlatılıyor:
1) Maddi temizlik. (Ki, kir manasına gelen “ tefes ” kelimesi, nehir manasına gelen şeriat ile eş değerdir. )
2) Nezir ve manevi görevleri yerine getirmek. “ Nüzûrehum ” kelimesi 1001 ederek insanın görevlerinin çokluğuna ve çeşitliliğine remizdir.
3) Yani bu iki görevden sonra, insan sonsuzluğa doğru özgürleşir. Bu da hiçbir siyasi baskı kabul etmeyen, ilahî sonsuz bilinci temsil eden Kâbe’nin etrafında tavaf ile olur. ]
30. Âyet:
“ Bunlar sabit birer gerçektirler. (Zâlike…) Fakat Allah’ın yasaklarına karşı saygı duymakla insan özgürlüğünü bir derece kısıtlasa; bu, onun Rabbi ve terbiye edicisi olan Allah’ın katında ( ahirette ) onun için daha faydalıdır…
Daha önce belirtilen 4 kısım hariç bütün evcil hayvanlar size helaldir. Artık bölücülük, putçuluk için kesilen manevi murdarlardan çekinin. Ve şu helaldir, şu haramdır tarzında keyfi ve gerçeğe uymayan tasniflerden de çekinin. ”
[ Yani Allah’ın belirli yasakları vardır. Fakat bazı cahil dindarların ve müşriklerin sandığı kadar çok değildir. Onun için siz sadece Allah’ın bildirdiklerine uyun. Gerçek saygı ve tazim budur. ]
31. Âyet:
“ Yani her şeyde Allah için orta yolu tutarak yaşayın. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayın! (Sınırlı ve yanlış şeyleri sonsuzluk ve gerçek ile karıştırmayın!) Ve kim Allah’a şirk koşarsa, sanki çok çok yüksekten yıkılıp da kartal onu havada kapmıştır. Veya rüzgâr onu çok çok sert bir araziye çarpmıştır. ”
[ Bu âyette, kesin bilmememle beraber, diyebiliriz ki, kuşun insanı kapması, şirk ve bölücülük sonucu oluşan insanın ruhî yapısının karışması ve ruhî sağlığın kaybolmasıdır.
Rüzgârın kıraç, sert ve yabani bir mekâna insanı savurması da sosyal ve bedenî sağlığın gitmesidir. Yani şirk düzeninde psikolojik, sosyal ve biyolojik anarşizm, her tarafa hakim olur; insanoğlu, tabiatın doğal düzeninden selekte olur.
Âyetin Arapçasında geçen “ mekânın sahîk ” kelimesi dövülmüş, sert, yabani ve uzak mekân demektir. ]
32. Âyet:
“ Evet şirk, varlığı ve toplumu bu şekilde tahrip eder. Fakat dindarların Kâbe, kurban gibi saygı duyduğu nesnel şeyler put değiller, bu takdirde şirk yoktur. Çünkü bunlar Allah’ın maddi-manevi sonsuz sisteminin şeairi ( sembolleri ) dirler. Evet şeaire saygı, ruhun ve kalbin korunması içindir. Bunlar, maddi-somut put manasında değildir. ”
[ Yani eğer insanda kalbî ve ruhanî hayat yoksa, insanın öncelikli gündemi maneviyatını korumak değilse, Kâbe de, kurban da put olabilir. Nasıl ki, şirk zamanında put olarak uygulanıyorlardı. ]
33. Âyet:
“ Evet bu şeair ve sembollerde belirli bir süreye kadar sizin için ( psikolojik ve sosyal ) faydalar var. Fakat sonra, onları bırakıp özgür Kâbe’ye (tavafa, sonsuzluğa, soyuta) gitmeniz gerekir. ”
“ Atik ” kelimesi için kadim tefsirler; eski, antika manasına gelebilir demekle beraber, tercih ettikleri mana, “ özgür yani hiçbir siyasi ve maddi baskı altına girmeyen ” şeklindedir. Ki, âyetlerin nazm-ı maanisinden anlaşılan budur. Ve İslam Sosyoloğu Ali Şeriati’nin tercihi de budur. (Hacc kitabına bakabilirsiniz.)
34. Âyet:
[ Evet bu semboller, toplumların maddi-manevi gelişim ve dirilişi için ilahî irade tarafından konulan yasaların birer ucudurlar. İnsanlık dünyasında sadece tek bir tane değiller ki, put olsunlar. ]
“ Evet her bir ümmet için, bir ibadet ve ritüel alanını yapmışız ki; saf nimet olan hayvanların etinden yediklerinde Allah’ın ismini ansınlar.
Evet mabetlerin, ibadetgahların birçok olması, insanlığı bölmek için değildir. Çünkü hepinizin ilahı tek bir ilahtır. Artık O’nun o sonsuz varlığına teslim olun. (de) ve mütevazıleri müjdele! ”
Bu âyet, sekiz önemli kelimesiyle sekiz ince manaya işaret ediyor:
1) “ Her ümmet ” deyimi, bugünkü Müslümanların aksine, insanlık dünyasında değişik dinlerin, toplumların, medeniyetlerin olabileceğini dile getiriyor. Evet Allah her kavramdan birçok örnek yaratıyor, varlık dünyasını çeşitlerle süslüyor. Dolayısıyla bazı dinsizlerin sandığı gibi din lokal, ilkel bir tapınma değildir. Din evrensel sonsuz yasaların insanlık dünyasındaki pratize edilmiş şekilleridir.
Ehl-i Kitabı müşrik olarak değerlendirmek, Kur’an’ı anlamamak olduğu gibi; 1400 yıllık İslam Hukukçularına da hakarettir. Çünkü Ehl-i Kitap, müşriklerin aksine ahirete, vahye, helal ve harama inanıyorlar. Onun için onlarla evlenilebilir. Bence bu konudaki cahilce fetvalar, İslam Alemini bitirmek için hainler tarafından teşvik edilen siyasi bir oyundur.
2) “ Mensek ” kelimesi de, belirli ibadetler ve arınma mekânı, meşhur ve alışılmış olan, yeşil ve sağlıklı ortam manasına gelir.
Demek insanlığın evriminin yani sosyal dirilişinin ilk şartı, toplumsallaşmak; ikinci şartı, böyle bir mekân ve medeniyete sahip olmaktır.
3) “ Zikir ” anmak, mesaj, bilgi ve söylem manalarına gelir.
4) “ İsmullah ” Allah’ın sonsuz varlığının belirli kavramlar ve alanlar olarak somut tecelli noktaları… Her bir isim bir fabrika ve hazine gibidir. İnsanoğlu, bunları anmak ve bilmekle mukadder gelişimine kavuşmuş olur.
5) “ Rızık ” Beslenme sanayisi… Bir medeniyetin en önemli can damarı…
6) “ Her tarafları nimet olan evcil hayvanlar. ” ( Behimetül-en’am )
Yani insanlığın bu hayvanları evcilleştirmesi, Allah’ın sonsuz sisteminin bir ikramı olduğu gibi, bu hayvanların behime (aptal) olmaları da hem bir nimettir, hem de etlerini lezzetli yapar.
Ve insanoğlunun et ve proteinlerle beslenmesi, onun sonsuz sistem tarafından programlanan mukadder evriminin bir gereğidir. Kim bu düzeni beğenmiyorsa, kendine evrimleşmemiş başka bir dünya arasın!
7) “ Tek ilah ” Evet insanlar, toplumsallaşma, arınma, beslenme, Allah’ın isimlerinden farklı isimlere mazhar olma konularında değişik biçimlere sahip olabilirler. Ve bu Allah’ın muradıdır. Fakat hepsi de insan olma ve Allah’a ibadet konusunda yani sonsuz evrensel değerlerde birdirler. Şirk, bölücülük ve dolayısıyla gelişmemişlik insanoğluna yakışan davranışlar değildir. Ve olamaz da. Yoksa insan sistemden selekte olur, gider.
8) “ Muhbitîn ” kelimesi, sözlükte mütevaziler, Allah ile yetinenler manasına gelir. Fakat gelen 35. âyet, bunu Müslümanların temel bir niteliği olarak izah ediyor. Şöyle ki:
35. Âyet:
“ Bu muhbitler, öyleleridir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, başlarına gelen musibetlere karşı sabrederler, namazı düzenli olarak kılarlar. Allah’ın onlara verdiği rızıktan infak ederler. ”
36. Âyet:
“ Haccta kestiğiniz büyükbaş hayvanları da Allah’ın şeairinden kılmışız. Bu şeairde sizin için hayır vardır. Onları kurban için dizdiğiniz zaman Allah’ın ismini anın. Yere düştüklerinde onlardan yiyin ve istekli isteksiz bütün muhtaçlara yedirin. ”
[ Yani Müslümanlar her ne kadar alçakgönüllü de olsa, madde ile manayı, manevi tavaf ile maddi kurbanı, fakirler ile zenginleri birleştirecek ve bu sayede her türlü nimetten istifade edecek bir düzen içindedirler. Dinlerinde Tevhid inancı gereği Allah’ın sonsuz isimlerini ve nokta tecellilerini biliyorlar. Bir nevi maddi ibadet olan şükürde bulunuyorlar. Sistemin mükemmel olduğunu görüyorlar. ]
“ Evet büyük güç ve cesaretleri ile beraber Biz o büyük baş hayvanları size musahhar ettik ki; Allah’ın kemalini, sonsuz gücünü hissedesiniz, yani şükredesiniz! ”
[ Bu âyetlerin tefsirini yazarken, istirahat için bir ara verdim. TV’de, eski ilkel kabilelerin ve modern ilkeller olan New York sosyetesinin böceklerden örümceklere kadar her çeşit eti yediklerini ve bazı böceklerin protein açısından çok zengin olduğunu dillendiren bir belgesel seyrettim. Kur’an’dan şu beş âyet hatırıma geldi. Burada sadece o âyetleri hatırlayıp onların geniş tefsirini ehline bırakacağız.
1) “ Kan, leş, puta kesilen ve domuz hariç iştah çektikten sonra her şey helaldir. İştahın çekmesi de kişiden kişiye değişir. ” ( En’am, 145 )
2) Maide, 3’te geçen “ illa ma zekkeytüm ” istisnasını bazı müfessirler, peltek “ ze ” ile değil de, arındırma manasındaki “ zeyn ” ile okumuşlar. Yani ekolojiye, hijyene, sosyal ve kişisel psikolojiye zarar vermeyen her şeyi yiyebilirsiniz.
3) Kur’an’ın, kurban ritüelinin evcil hayvanlardan olması şarttır, diye işaret eden ve et yemeye teşvik eden âyetleri...
4) Ve sosyalleşmenin, ahir zaman döneminin, gelişmişlik seviyesinin önemli bir öncüsü olan Hacc ibadetinde yabani bit ve pirelerin dahi öldürülmemesi gerektiğini dile getiren Maide Suresi…
5) Ve yabani avcılığa teşvik değil de sadece izin verilmesi, Kur’an’ın beslenme ve sistem sonsuzluğunu idrak edip çevreyi kurtarması, Mekke’yi ve Mekke gibi yerleri yasak ve yeşil alan ilan etmesi yine Kur’an mucizeliğidir.
Ali İmran 96. âyet “ İnsanların arınması için kurulan ilk ev, Mekke’deki evdir ” âyeti de başka milletlerin ve başka mabetlerin ve daha değişik ritüellerin olabileceğine işaret ediyor.
İşte insanoğlu küçük ve dar düşünceyi bu şekilde aşarsa, evrensel yasalar ve sonsuz sistemleri görürse, o zaman dirilişe ve haşre de açıkça inanabilir. Yoksa İbn Sina da olsa, taklitte kalır… ]
37. Âyet:
“ Ey Müslümanlar, sakın müşrikler gibi bu kurbanları ve ritüelleri birer put edinmeyin. Bunların ne etleri, ne de kanları Allah’ın doğal düzenine ulaşmaz, (bir katkı sağlamaz.) Fakat ruh ve kalbinizi şirk ve günahlardan korumanız O’nun sonsuz sistemine katkı olarak ulaşır. Allah bu şekilde bu hayvanları size musahhar etmiş ki, yaşam biçiminizde Allah’ın sonsuz kibriyasını anlayasınız.
İşte ey Muhammed, sen, madde ile manayı böyle birleştirerek güzel bir sistem kuranları müjdele! ”
38. Âyet:
[ Varlığın asıl hedefi, zirve noktası bu şekilde somut ile soyutu birleştirip Allah’ın sonsuz sisteminin kemalatını idrak etmektir. Ve bu konuda, zıtları barıştırmak demek olan İslam ideal bir sistemdir. Allah bunları başarılı kılacaktır. ]
“ Ve Allah, inananları savunacaktır. Çünkü Allah’ın sonsuz ve mükemmel düzeni, dengesizlikle hıyanet edenleri veya bu sistemi bırakmakla nankörlük edenleri sevmez. ” [ Yani onları başarılı kılmaz. Sistem böyleleri kabul etmez, sinesine basmaz. ]
[ Konusu biyolojik maddi diriliş ve sosyolojik manevi diriliş olan bu surenin son kısmı, bir iki yerde ölüm ve hayattan ve dirilişten söz etse de ağırlık olarak Müslümanların hayat biçimini dile getiriyor; bunun da 5 önemli sebebi vardır. ]
1) Hz. Muhammed (a.s.m) demiş: “ Ben (İslamiyet) ve kıyamet bu iki parmak kadar birbirine yakınız. ”
2) Bir evrim süreci, meyvesini vermezse sistem israf olmuş olur. İşte âyetler varlığın bu mükemmel sonucunu İslam kavramı ile gösteriyor. Yani zıtları barıştırmak, onları iki ayak yapmak, üstlerinde sonsuzluğu, maneviyatı, kibriyayı seslendirmek. İşte 37. âyetteki “ Hayat biçiminizde sonsuzluğu (kibriyayı) yansıtmak ” deyimi buna bakar.
3) İslam 3 bin sene sonra Hz. İbrahim sisteminin daha güçlü ve daha geniş bir dirilişidir…
4) Diriliş hakikati avamın sandığı gibi, sadece bedenlerin dirilişi değildir. Varlığın aslı ve özü olan mana, form ve ruhların yani programların dirilişidir. Program aynı programdır; içindeki bilinç aynı bilinçtir. Bilgisayarların değişimi onu etkilemez. Belki genişletir ve hızlandırır. Sakın, bedenlerde boğulmayın!
5) İslamiyet ve Hz. Muhammed’in, kültürel ve sosyal yönden, hatta her yönden ölü olan Arap toplumundan, sıfır sermaye ile İslam medeniyetini ihya etmesi, aslında ölüleri diriltmek kadar zordur. Fakat ilahî sistem sonsuz olduğundan, onda zor diye bir kavram kalmıyor. Her şey çok kolay oluyor.
[ Bazıları bu sistemi terörizm ile eşdeğer tutuyorsa da gerçek öyle değildir. Çünkü Allah Müslümanlara sadece savunma iznini vermiştir. Şöyle ki: ]
39. Âyet:
“ Zulüm gördükleri için, kendilerine savaş açılanlara savaş izni verilmiştir. Ve Allah mazlumları başarılı kılacaktır. Çünkü Allah’ın sonsuz sisteminde bu çok kolaydır. ”
Hulasa; Mekke dönemi İncil ve İsa’yı temsil ediyor. Medine dönemi de Tevrat ve cihadı (Musa’yı) temsil ediyor. Âyetin numarası, Tevrat’ın 39 bölümüne işaret olabilir.
40. Âyet:
“Onlar ki, ‘Rabbimiz (bizi geliştiren), sadece Allah’tır’ demekten başka hiçbir gerekçe olmadan memleketlerinden sürgün edilmişler.
[ Demek, İslam’da savaş gerekçesi sadece zulmün varlığıdır. ]
Evet Allah’ın sonsuz iradesi, sistemin zirveye doğru evrimleşmesi ve kokuşmaması için zıtları özellikle inananları ve inançsızları birbirine karşı getiriyor. Demek bu diyalektik süreç ve gelişme olmazsa, yani Allah’ın insanları birbiriyle dengelemesi olmazsa, içlerinde çokça Allah’ın zikri (ilim ve maneviyat çalışmaları) olan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılırdı, yerle bir olurdu. ”
[ Demek İslam’da cihad diğer dinlere karşı değil de, evrensel değerlere inanan bütün dindarları korumak içindir. ]
“ Evet Allah, kendi düzenine yardım edene yardım edecektir. Çünkü Allah somut ve soyut (kuvvet ve izzet) olan bütüncül gücün tek sahibidir. ”
41. Âyet:
“ Onlar ki, yeryüzünün hâkimiyetini onlara verdiğimizde, namazı tam kılarlar (bireysel görev). Zekâtı verirler ( Sosyal görev). İyiliği emreder, kötülüklerden sakındırırlar. Ve her şeyin sonucunun Allah’ın elinde olduğunu bilirler. ”
42. Âyet:
“ Evet bu diyalektik süreç hikmeti için; eğer seni (peygamberliğini) inkâr ediyorlarsa, bil ki onlardan önce Nuh, Ad ve Semud kavimleri de peygamberlerini inkar etmişlerdi. ”
[ Kavim kelimesi eril olduğu halde, dişi fiil ile gelmesi, onların inkârlarının zayıflığına işaret içindir. Nuh, Orta Doğunun her zamanını, Ad Batıyı, Semud da Doğuyu temsil ediyor. ]
43. Âyet:
“ İbrahim kavmi de, Lut kavmi de… ” [ Peygamberleri inkâr etmiştir. Burada kıssadan hisse Arap ve Türk kavimleridir. ]
44. Âyet:
“ Ve Medyen ( deyn; ticaret ) ehli de inkâr etmiştir. Ve Musa da inkâr edildi. ”
[ Musa, arketip ve gaybî dilde şeriat ve kutsal yasadır. Şeriatı, yasayı, düzeni inkâr edenler ise, sadece dinsiz anarşistler olduğundan ve bunların ne zaman nerede ortaya çıkacağı belli olmadığından “ Musa yalanlandı ” ifadesi geçişsiz edilgen kip ile gelmiştir. ]
“ İmtihan ve gelişme gereği Ben de bu kâfirlere mühlet verdim. Sonra onları yakaladım. İşte bakın, Benim, bilinmez cezalarımın nasıl olduğunu görün! ”
45. Âyet:
“ Evet zulmeden nice köy ve medeniyetler var ki, Biz onları helak ettik. Evleri direkler üstünde boş duruyor. Kuyuları muattal duruyor; güçlü sarayları sahipsiz kalmıştır. ”
46. Âyet:
“ Bu insanlar neden yeryüzünde dolaşmıyorlar? Dolaşsınlar ki, kavrayan kalpleri olsun! Veya söz dinleyen ( itaat eden ) kulakları olsun!.. Çünkü dış gözlerin körlüğü, gerçek körlük değildir. Asıl körlük, gönüllerdeki kalplerin körlüğüdür. ”
47. Âyet:
“ Senden Allah’ın vaat ettiği azabın çarçabuk gelmesini istiyorlar. Hâlbuki Allah vaadinden caymaz. Gecikmesinin sebebi de, Rabbinin katında (Rububiyet ve maddi-manevi gelişme sürecinde) bir gün sizin saydıklarınızla bin sene gibidir. ”
[ Bu âyet 61 harfiyle Hz. Muhammed’in 61 yıllık ömrünün dahi, kısa bir an gibi olduğuna işaret ediyor.
“ Ümmetim doğru giderse bir gün (bin sene) yaşar ” mealindeki hadis de bu âyetin tefsiridir.
“ Nazratün ” ‘ Bir tek bakış ’ mealindeki söz de 1550 ederek böyle günleri şifreliyor.
Evet bu gibi süreçler bir tek ilahî bakış ise; zamanın, yaradılış ve diriliş döngüsünün uzun süreçlerini artık düşünün! ]
48. Âyet:
“ Evet nice yerleşim yerleri (medeniyetler) var ki, onlar zulmettikleri halde, imtihan ve gelişme süreci gereği, onlara mühlet verdim. Sonra onları azabım ile yakaladım. Evet her şeyin dönüşü Banadır. ”
[ Yani sistemin gerçek sonsuz benliği, çok amaçlıdır. Fakat sonuçta kötülükleri selekte eder. ]
49. Âyet:
“ Deki: ey bütün insanlar! Ben sizi doğru yola zorla sokacak değilim. Ben sizin için sadece bir uyarıcıyım. Şöyle ki: İman edip yararlı işler yapanların bu sistem içindeki bütün eksiklikleri bağışlanır, ( telafi edilir ) ve onlar çok güzel bir şekilde yaşatılır. ”
51. Âyet:
“ Bizim sistemimizden kurtulacaklarını sanarak belgelerimize karşı kötülük için koşturanlar, işte onlar gebermeye ( cahîm ) tam layıktır. ”
[ Neden, bu kadar güçlü âyet ve belgeler varken, bunlar imanlarını kaybediyor? Acaba bu dinî bilgilerde, onlara bahane olacak şeyler mi var? gibi mukadder bir soruya cevaben şu âyet gelmiştir: ]
“ Ey Muhammed, Senden önce hiçbir peygamber ve elçi göndermedik; illa ki, beşeriyeti itibariyle bir temennide bulunduğu zaman, şeytan onun o temennisine bir şey katmış olmasın. Fakat Allah, sonsuz sistemi gereği şeytanın o koyduklarını siler. Sonra ilahî bilgilerini (saf vahyi) sağlamlaştırır. Çünkü Allah, sonsuz ilim sahibi olduğundan, bu ayıklamayı yapar. Ayrıca sistemin savunma gücünün artması için, içine ne kadar virüs (şeytani bilgi) koyacağını da sonsuz hikmetiyle ayarlar. ”
Temenni ve ümniye insanın doğal olmayan arzuları demektir. Keşkelerle ifade edilir. Teracci ise doğal ve olabilir umutlar demektir. Ki hadis-i şerifte “ Keşkeler şeytandandır, umutlar Rahmandandır ” denilmiş.
[ Evet evrensel mübareze ve diyalektik sürecin verimli olması için, Allah elçi ve peygamberleri gönderdiği gibi, ontolojik ve sosyolojik canlılığın güçlenmesi için de, sistemin içine bazı olumsuzlukların atılmasına izin verir. Burada üç önemli kural var:
1) Nasıl ki, evrensel biyolojik hayat, sonsuz bir bilinç taşımakla beraber, çevrenin bazı olumsuzluklarını taşır. Aynen öyle de büyük ontolojik canlılık ve evrenin yazılımı ve ruhu olan doğal vahiyler de Peygamberlerin dili ve ortamının rengiyle renklenir. Kusur vahyin kendisinde değil de o beşeri yapıdadır. (24. Söz, 3. Dal’a bakınız.)
2) Fakat bu canlılık ve bu vahiy, sistemin sonsuz bilinciyle bu eksiklikleri resesif edip, mükemmellik ve sonsuz bilinç, dominant olur. Tıpkı genlerde olduğu gibi! Zaten âyette geçen “ Nesh ” belli bir bilgiyi askıya almak demektir. Yoksa tam imha etmek demek değildir.
3) Fakat bu üstün bilinç, o eksiklikleri pasifize etmekle beraber, bunların canlılarda bilgi bazında ve vahiylerde gelenek bazında kalmasının -velev ki pasif olsun- sebebi, canlılarda bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi içindir. Vahiylerde ise maneviyatın kazanılması, imtihan ve kalitenin elde edilmesi içindir. Nasıl ki, şu gelen 53. 54. ve 55. âyetler bu hikmeti açıkça dile getiriyor. Ve eğer imtihanda sabredilirse, sonucun zafer olacağını söylüyor.
İşte Kur’an’ın nazm-ı meanisini bilmeyen ve her bir âyete bir sebeb-i nüzûl icad eden bazı zayıf raviler, bu âyetin izahı için de şeytan âyetleri rivayetini uydurdular. Hâlbuki bu sure Hicrette nâzil olmuştur. Bahsedilen olay ise -eğer doğru da olsa- vahyin ilk yıllarında olmuştur. ]
53. Âyet:
“ Allah’ın sistemi, bu şekilde az zarara razı oluyor ki, bu eksik ve yanlış bilgileri, kalplerinde hastalık olanlara ve kalbi katı olanlara deneme ve sınav sebebi yapsın, onları sistemden selekte etsin. Evet gerçekten zalimler çok çok büyük bir ayrılış içindedirler. (Sistemden o kadar çok kopmuşlar ki, telafi edilecek bir yönleri kalmamıştır.) ”
54. Âyet:
“ Ve kendilerine ilim verilenler; bu gibi bilgilerin Rububiyet ve gelişme gereği olduğunu bilsinler, O’na inansınlar, kalpleri O’na yatışsın, sonra da Allah’ın iman edenleri sırat-ı müstakime (doğru yola ) yönlendirdiğini anlasınlar. ”
55. Âyet:
“ İmtihanı kaybeden kâfirler ise, bu vahiy konusunda şüphelerden çıkamazlar. Ta saat (ölüm ve kıyamet) aniden onlara gelince veya verimsiz bir günün azabı onlara gelinceye kadar.. ”
[ Birçok tefsir, müşrikler ve kâfirler için verimsiz olan bugün azabının Bedir Savaşındaki yenilgi olduğunda müttefiktir. Ki Bedir Savaşı Hz. Muhammed’in 55. yaşında yani Hicret’in 2. yılında gerçekleşmiştir.
Bu son cümle de, 19 harfiyle o müşriklerin 19’dan söz eden âyetten dolayı, Peygamberi rahatsız ettiklerine de işaret ediyor ve Akim (neticesiz) (220) kelimesiyle de ima eder ki, diyalektik ve cem-i ezdadın hikmetini bilmeyenler veya bu sürecin sorumluluğunu taşımayanlar, materyalizmin batık kuyularına atılırlar. Yani selekte olurlar. ]
[ Evet dünya cem-i ezdad ve imtihan ve fitne yurdudur. Onun için bazı sebepler zahiren iş görüyor. ]
56. Âyet:
“ Fakat gaybın açıldığı günde, idare ve yetki sadece Allah’ındır. Allah hüküm ve hikmetiyle her şeyi değerlendirir. Yani iman edip yararlı işler yapanlar, nimet cennetleri içinde olacaklar. ”
57. Âyet: (19x3)
“ Gerçekleri görmeyecek kadar kör olan; âyet ve belgelerimizi yalanlayanlara ise, zillet verici bir azap vardır. ”
[ Kur’an’da Rahman ve El-Kur’an kelimeleri 57 kere geçiyor. Diğer makalelerimizde gösterdiğimiz gibi, Kur’an sayesinde Rahmaniyet tecellisi olarak, varlık aleminde, özellikle dünya hayatında çok büyük manaları ve oluşumları pişiren çok sıcak bir ortam gerçekleşiyor. Yani imtihan ve diyalektik sürecin hikmetini bilmeyenler, bütün zıtları karşı karşıya getirip, hikmetle onları barıştıran ve verimli kılan sonsuz bilinç ve gücü de anlayamazlar. Dolayısıyla dirilişe de inanmazlar.
Hâlbuki Cenab–ı Hakk, Sünnetullah tabir edilen Rahmaniyetiyle evreni bir ağaç gibi geliştirirken sonunda birer mucize gibi çekirdekleri ve son raundda da Rahimiyeti gereği mucizeler ve mucizevî işler yaratır ve yapar.
“ İnsanın evrim sürecinde bitkiler onun kız kardeşi, hayvanlar ise kardeşleridir. ” (Mesnevi) Dolayısıyla insan bir hayvan iken, neden ve nasıl onun hatırına bir diriliş gerçekleşir? Gibi bir soruya cevaben:
1 ) İnsan manevi değerleri ve sonsuzluğu bilmekle hayvan olmaktan çıkmıştır.
2 ) Ve hayvanların da ahirette bir ücreti, bir mükâfatı, bir dirilişi olacaktır, diye cevap verilebilir. ] (En’am, 38; 17. Söz ve 24. Mektup)
19 ve 57 sayısı yasal döneme, zıtların çarpışma döneminin zirvesine işaret ederken, 58 sayısı ise olağanüstülüğe, sıra dışı dirilişlere bakar.
Mesela; Yasin 36 / 58. âyet şöyle diyor:
“ O gün Rahim olan Rableri sözlü olarak onlara selam verir. ”
[ Yani yasal düzen olarak Allah’ın konuşması sözle değildir. Fakat mucizevî olarak sözlü tekellüm eder.
Ve mesela bütün harfleri 19’un 18 katı olan ve ayetleri 19 adet olan 82. Surenin son cümlesi, 19’ların işaret ettiği yasal kısımdan sonra, “ O gün bütün yetki Allah’ındır ” cümlesinin sayısal değeri 19x58’dir. Olağanüstü dönemin yapısına bakar. Bu mana, gelen 58. âyetle örneklendirilmiş ve yine bunun delili olarak, kâinattaki diyalektik sürecin sonsuz dengesi gösterilmiştir. ]
58. Âyet:
“ Onlar ki, Allah yolunda hicret ettiler, sonra öldürülüp veya öldüler. Allah, onları çok güzel bir şekilde besleyerek onları yaşatacaktır. Çünkü en iyi şekilde besleyen ve yaşatan ancak Allah’tır. ”
59. Âyet:
“ Allah çok beğendikleri bir yere onları koyacaktır. Çünkü Allah sonsuz bir ilim sahibidir. Dolayısıyla yapabilir. Ve sonsuz şefkat sahibidir. Mümin insanları yok etmez. ”
60. Âyet:
“ Bu bir gerçektir. Çünkü kim, kendisine haksızlık yapıldığı kadar başkasına karşılık verse sonra ona zulmedilse, Allah adalet gereği, ona özel olarak yardım edecektir. ”
Hicret, sosyolojik bir ölüm ve diriliş olduğu gibi; ruhanî bir seyr u sülûktür aynı zamanda… Çünkü insanı belli ve bencil bağlardan koparıp, sonsuzluğa ve özgürlüğe götürür.
61. Âyet:
“ Bu çarpıştırma ve özel yardım ilahî adaletin bir niteliğidir. Çünkü Allah geceyi gündüz ile, gündüzü de gece ile dönüştürüyor. ( Yani sınırlar sürekli değişiyor. ) Fakat Allah çok iyi işiten ve görendir. ” (Yani mazlumların o fırında fazla yanmasına müsaade etmez.)
62. Âyet:
“ Çünkü Allah ve Onun sonsuz düzeni gerçeğin ta kendisidir. Onun dışında tapılan, değer kabul edilen şeyler ise batılın ta kendisidir. Çünkü maddeten ve manen en yüce ( Aliyyül-Kebir ) olan sadece Allah’tır. ”
63. Âyet:
“ Görmüyor musun? Allah gökten bir su indirmiş, cansız yeryüzü, daima yemyeşil oluyor. Çünkü Allah Latiftir. (Sonsuz ilim, bilinç ve yazılım sahibidir.) Ve Habir’dir. Bu bilinç ve yazılımı rahatlıkla somutlaştırıyor. ”
64. Âyet:
“ Çünkü fizik ve metafizik (gökler ve yer) sadece Onundur. Ve O sonsuz soyut varlığıyla hiçbir şeye muhtaç değildir. Ve somut olarak da hamd, nimet ve kemalatın zirvesindedir. ”
65. Âyet:
“ İşte Onun bu hamd, nimet ve kemalatından bir örnek: Allah o sonsuz ilmi ve gücüyle yeryüzünü size musahhar etmiştir. Denizlerde Onun emriyle giden gemileri de size musahhar etmiştir. (Yani suyun kaldırma kuvveti yer çekimini dengeliyor.) Ve size koruyucu bir atmosfer (sema) yapmıştır, Onun izni olmadan, uzaydan üzerinize (yere) bir şey düşmez. Gerçekten Allah insanlara karşı çok şefkatli ve çok rahmet sahibidir. ”
[ Yani adalet gereği aslında bizler, belaların başımıza düşmesine sebep oluyoruz. Fakat Allah olağanüstü re’fet ve şefkati ile hayatı devam ettiriyor. ]
66. Âyet:
“ Evet sadece O’dur, sizi dirilten, sonra sizi vefat ettiren, sonra yine sizi dirilten.. Fakat insan hem kördür, hem nankördür. ” (Kefûr.)
[ Bu âyet 46 harfiyle insanın varlığının çekirdekleri olan 46 kromozoma işaret etmekle, bu hayat ve memat döngüsünün nasıl işlediğini gösteriyor. Görünmeyen şeddeler sayıma giriyor. Çünkü bazı genler somut olarak görülmüyor. ]
67. Âyet:
“ Evet bütün insanlar gen birliğiyle bir aile gibidirler. Fakat her toplum ve ümmet için, onların uygulayabileceği bir yaşam ve ibadet tarzını yapmışız. Dolayısıyla yönetimde seninle tartışmasınlar. Sen Rabbinin bu geliştirici Rububiyetine davet et. Çünkü denge, İslam ve sırat-ı müstakim üzeresin. ”
[ Yani diğer toplumlar genelde ifrat ve tefrit içindedirler, Müslümanlar gibi denge kuramazlar. ]
68. Âyet:
“ Bununla beraber, bunlar hala seninle mücadele ederlerse, sen vahiy diliyle de ki: Allah’ın sonsuz sistemi, yaptıklarınızı bilgi ve data olarak algılıyor. ”
[ Bu dünyada sizi, yani düzen tanımayanları selekte eder. ]
69. Âyet:
“ Siz ey dindar olanlar, imtihan gereği olarak içine düştüğünüz ihtilafları da Allah kıyamet günü yargılayacaktır. ” [ İşe yararsa kabul edecek; yaramazsa selekte edecektir. ]
70. Âyet:
“ Bilmez misin? Allah fizik ve metafizik alemdeki her şeyi biliyor. Bu bilgisi bir kitap içindedir. Bu sonsuz bilgiyi kitap ve yazılım olarak bilmesi, Allah için çok çok kolaydır. ”
[ “ Fi kitap ” ifadesi 513 ediyor. Bu da 19’un 27 katıdır. Bunlar da fizik ve metafizik alemlerin sembol sayılarıdır. ]
[ Kur’an-ı Kerim önce diyalektik bir zihin oluşturmuştur. Sonra da, bu yöntemle harekete geçerek canlanan psikolojik ve sosyolojik yapıyı birlik ve soyut değerlerin zirvesine çıkarmıştır. İnsanlara zıtları, soyut ve somut değerleri, kitap ve yazılımı öğretmiştir. İlkel ve putperest Arapları medeniyetin zirvesine çıkarmıştır. Hâlbuki onlar İslam’dan önce ve İslam’a karşı geldikleri dönemde putlara tapıyorlardı. ]
71. Âyet:
“ Evet müşriklikle, (şahsî ve evrensel dengesizlikle) büyük haksızlıklara sebep olan bu zeki insanlar, Allah’ın ( sonsuz düzeninin ) onaylamadığı, hakkında bir delil ve vahiy indirmediği ve kendilerinin de haklarında hiçbir bilgiye sahip olmadıkları putlara tapıyorlar. Sonuç olarak böyle dengesizliklerle zulmedenlerin hiçbir yardımcısı olmaz. ”
[ Bu 71. âyette iki önemli işaret var:
a ) 71. Sureye bir atıf var. Oradaki putların yapısına bir işaret var. (Putperestlik ile ilgili makalemize bakabilirsiniz.)
b ) Sınırlı düşüncenin, sınırlı sistemlerin evrensel bir dayanağı ve ilmî bir yönü olamaz, böyle şeyler selekte olmaya mahkûmdur, diye âyet uyarıyor. ]
72.Âyet:
“ Böylelerin üzerine apaçık ilmî belgeler okunduğunda, onlardan inkâr edenlerin yüzlerinde iğrenç bir tepki görürsün. Nerede ise belgeleri okuyana saldıracak gibi oluyorlar. Sen vahiy diliyle de ki: Bu imtihandan ve diyalektik yapının sıcaklığından daha kötüsünü size haber vereyim mi?! İşte Allah’ın, belgeleri inkâr edenlere vaad ettiği ateş! Orası ne kötü bir sonuç ve dönüştür. ”
73. Âyet:
“ Ey soyut değerleri, Tevhid ve birliği bilebilecek insanlar! Bu birlik ve sonsuzluk için bir misal verilmiştir. Buna kulak verin: Allah’ın dışında tapılan putların bütünü toplansa da bir sinek yaratamayacaklardır. Eğer sinek onlardan bir şey gideriverse; onlar, o şeyi sinekten geri alamazlar. İşte bakın sınırlı dünyada isteyenin de, istenilenin de ne kadar zayıf olduğunu görün. ”
[ Demek eğer sonsuz soyut ve ilmî yasalar bilinse; maddi sınırlı şeyler put ve engel olmazsa insanoğlu, rahatlıkla dirilişe, değişim ve dönüşüme görür gibi inanır. ]
74. Âyet:
“ Fakat insanların çoğu, sonsuzluğu, soyut değerleri diyalektik zıtlarla beraber birlik ve tevhidi temsil eden Allah’ı gereği gibi bilmiyorlar. Hâlbuki Allah izzet ve kudretin (soyut ve somutun) ve birliğin zirvesindedir. ” [ Demek sonsuz olmayan, fizik ve metafiziğe egemen olmayan varlıklar, tanrılık iddia etmemeli!]
75. Âyet:
“ O bu sonsuz bilgisi ve gücü ile metafizik meleklerden de, fizik insanlardan da elçiler seçer. O Semi’ ve Basir’dir. (Yani işiten ve görendir.) Yani sonsuzluğuyla beraber, bütün soyut ve somut yapının sahibidir. ”
76. Âyet:
“ Evet başta geçmiş ve gelecek olmak üzere O, bütün zıtları ve onların nasıl değerlendirileceğini biliyor. Ayrıca bu diyalektik yapı, sonuç itibarı ile birliğe varır; her şey, her kavram o mutlak okyanusta birleşmiş olur. ”
77. Âyet:
“ İşte ey iman edenler! Rükû edin ( dengeli olun. ) Yani secde ve maneviyatta zirve olduğunuz gibi; sizi zıtlarla terbiye eden Rabbinizin yasalarına da uyunuz. Yani maneviyat gibi, maddi iyilikler de yapınız! Ki tam kazançlı çıkasınız; kurtuluşa eresiniz.! ”
[ Bu emirlerdeki ölçü de şudur: ]
78. Âyet:
“ Allah yolunda sonsuzluğa ve soyut değerlere yükselmek için gereği gibi cihad edin. Allah sırat–ı müstakim olan bu orta yolu yaşamanız için sizi seçmiştir. Bu orta yolun hatırı için Dinin ağır yüklerini size yüklememiştir. Artık şefkatli babanız İbrahim’in dini pratiklerine uyunuz! Allah sırat–ı müstakimde (orta yolda) bu şekilde yürüyenlere daha önce de ve bu Kur’an’da da Müslüman ismini vermiştir. Ki, bu kolay pratikler konusunda Peygamber size şahit ve örnek olsun! Siz de diğer insanlara karşı şahit ve örnek olasınız! Artık bu geleneğe göre, namazı (bireysel görevleri) yerine getirin: zekâtı verin (sosyal görevleri) yapın! Ve Allah’ın sonsuz varlığıyla, kendinizi günahlardan ve cehennemden koruyun! Çünkü gerçek sahip ve dost sadece O’dur. O ne iyi sahip ve ne iyi yardımcıdır!! ”
[ Demek İslam Hz. İbrahim’in 3000 yıl önceki maddi–manevi dininin dirilişidir. İnsanlığın yükselişinin zirvesidir. Namaz, zekât ve manevi yaşam biçimi ile ruhî ve sosyal bir diriliştir.
Evet İslam, doğal ve ilahî sistemin en can alıcı yönünü yani diyalektik yapıyı ve sonsuza yükselişi temsil ettiği için, Dinin mucizeliğine ve Dirilişin hakkaniyetine güçlü bir şekilde delil olan milyonlarca ilmî ve manevi meyveleri yetiştiren bir Şecere-i Tuba olmuştur. Fakat sonsuz, soyut gerçek ve değerleri bilmeyenler veya ona göre yaşamayanlar, değişim ve dönüşümlerde çok acı çekerler ve çektirirler. ]
27.Ara.2008