Ahlâk tartışmasının önemi, toplumsal kesimlerin ortalamasını almaya müsaade edecek dengeli çerçeveyi belirlemenin yegane imkanı olmasından geliyor. Her din, felsefi inanç ve kültürel farklılığın kendine özgü iç algıları ve kabülleri olabilecekken, “ahlâk”, bütün bu farklılıkları kendi potasında barış içinde, birarada ve uyumlu yaşatabilecek ortalamayı sağlayabilen bağımsız değişken rolü oynayabilir.
Bundan dolayıdır ki felsefi tartışmaların en mühim başlıklarından bir tanesi “dinden bağımsız ahlâk” olup olmayacağı üzerinedir.
Kimi dindışı veya tanrıtanımaz felsefi inançların ahlâkı dinden bağımsızlaştırmaya çalışması; herkese göre, ortalama ve ortak kabüle imkan tanıyacak yeni bir ahlâk inşa etme arayışından kaynaklanır.
Niyet ve yaklaşım haklı gibi görünmekle birlikte, “ahlâk”, kavramsal çerçevesi itibariyle dinden, daha doğru bir ifadeyle, dinî hayatın beslediği beşeri kültürden bağımsız olamayacağı için “dinden bağımsız ahlâk” aslında biraz sorunlu bir yaklaşım gibi görünüyor. Öyleyse bunun yerine kavramsallaştırmayı düzelterek şöyle sormalıyız:
Dinin suretinden bağımsız ahlâk olabilir mi?
Soruyu böyle sormamızın nedeni şudur: Dindışı veya tanrıtanımaz felsefi inançlar dahi içinde geliştikleri kültürel ortama yabancı olamayacakları için “dinden bağımsız ahlâk” kategorik olarak mümkün değildir. Bir ülkenin veya toplumun kültürüne akıl almaz yabancılaşma, ancak sömürgeleştirilmiş coğrafyalarda emperyalist gücün çözüm ortağı olmayı kabul etmiş ve kendisine bu nedenle kaynak aktarılan aydın sınıfı için düşünülebilir. Nitekim “sömürge aydını”, elindeki ayrıcalıkları korumak için kendi kültürüne yabancı ve ilgisiz olmakla kalmıyor, aynı zamanda düşmanlık da edebiliyor.
“Sömürge aydını”nın sözkonusu ettiği biçimiyle “dinden bağımsız ahlâk”, Avrupa tecrübesindeki dindışı veya tanrıtanımaz felsefi inançların kasdettiği şey değildir. Orada kurumsal anlamda dinin (kilisenin) dışında geliştirilmiş bir ahlâk da olabileceği düşünülür ve bu ahlâk, kilisenin kurallarına, geleneğine ve çerçevesine uymak zorunda değildir. Fakat Avrupa tecrübesinde kilisenin dışında kalmak dinin dışında kalmak anlamına gelmez. Nitekim bu tarihsel deneyimin içinden süzülüp gelen “laiklik” de dinî ödevlerin değil, kilise ödevlerinin dışında kalan kişiyi veya durumu ifade eder. Yoksa dinle ilişkili herşeye ve bütün dinî tezahürlere karşı çıkmak laik olmanın gereği değildir.
Şu halde Avrupa tarihsel tecrübesinin ürünü olan laikliğin bizdeki uygulamasının neden arıza verdiği bu yapısal farklılıktan çok iyi anlaşılıyor. Yani aslında mesele, kimilerinin laikliği yokedip ülkeyi din devleti yapmaya çalışması meselesi değildir. Böyle olmayınca laiklik duyarlılığı olan kesimlerin de karşılarında özgürlüklerini savunacakları din adamları veya kurumsal din (kilise) bulamadıklarında soluğu dinin kendisine veya tezahürlerine (başörtüsü, Arapça ezan, Kur’an kursu, Kur’an alfabesi, imam hatip okulları, dindarlar vs.) karşı savaş vermekte alması sömürge aydını tavrı oluyor.
İşte esas itibariyle sorunumuz, bütün bu ihtilaflı alanları aşacak ortalama ahlâkın ne olabileceğini bulmaksa o zaman tartışmanın başlığı kesinlikle “dinden bağımsız ahlâk” değil, olsa olsa “dinin suretinden bağımsız ahlâk” şeklinde takdim edilmelidir.
“Dinin suretinden bağımsız ahlâk”, hakkında vahiy gelmeseydi de iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış gibi değerlerin bilinebileceği ve ayırtedilebileceği anlamına geliyor. İrfan ve sufilik mektebinin büyüklerinden İbn Arabi ekolüne mensup merhum İmam Humeyni (İran’ın politik lideri sanılır, oysa hepsinden önemli özelliği, yazdığı onlarca felsefi kitapla irfan-tasavvuf alanının büyük bilginlerinden biri olmasıdır) şöyle der: “Kemale ermiş insan, haram ve çirkin olduğu beyan edilmeseydi de (vahiyden bağımsız olarak-K.Ç.) o kötülüklerden uzak duracak olan insandır.”
Herhangi bir dine mensup olan bir inançlı, kuşkusuz ahlâk anlayışını da o dinin ilkelerinden çıkaracaktır. Bu durumda -az çok farklılıklarla- Müslüman ahlâkı, Hıristiyan ahlâkı, Musevi ahlâkı vs. tanımlarından sözedebilir ve her dinî kültürün kendine özgü ahlâk anlayışının yarattığı göreceli bir alanı konu edebiliriz. Ama böyle yapmakla sorunu çözmüş olamayacağız. Çünkü ahlâk alanındaki görecelilik ve çoklu ahlâk anlayışı kendiliğinden toplumsal yaşayışın özgür, barışçıl, düzenli, uyumlu ve hoşgörülü temelini oluşturmaya yetmeyecektir.
Toplumsal dokunun çoklu, çoğul ve çeşitli olması tek başına birarada barış içinde yaşamanın imkanı olamaz. Hatta görecelilik (“sana göre”, “bana göre”) kimi zaman gerilim, gerginlik ve çatışmaların sebebini bile oluşturabilir.
Şu halde toplumsal nizamın uyumlu işleyebilmesini, değişmez ve herkese göre doğru olan bir ortalama ahlâk ile sağlayabiliriz ancak. Bunu da akıl verebilir. Bu nedenledir ki akıl, Kur’an’da vurgulu biçimde tekrarlanan bilgi kaynağıdır ve İslam’ın bilgi metodolojisinde (usûl-i fıkıh) içtihadın kaynaklarındandır.
Akıl, zulmün kötü olduğunu vahiyden bağımsız olarak da bilebilmelidir. Bu sayede toplumsal düzen için her toplumsal kesimin tereddütsüz kabul edeceği temel ahlâkı oluşturmuş olabileceğiz.
Özgür Kocaeli gazetesi, 20 Mayıs 2009
19.May.2009