09 EYLÜL 2010
İSTANBUL, 03:40
 
ANASAYFA
DÜŞÜNCE
DİN
DIŞPOLİTİKA
SİYASET
TOPLUM
KÜLTÜR

İLETİŞİM
YAZARLAR
İnternet Sitenizi Kullanırken Özgür Müsünüz?
Yeni anayasa ‘kurucu irade’ olabilecek mi? / Kenan Çamurcu
 
 

12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra yürürlüğe konan 1982 anayasası, “kurucu” anayasaydı. 82 anayasasının 1960 askeri darbesinden sonra başlayan gelenekte yaptığı önemli değişikliklerle Türkiye’nin en az 20 yıllık bir dönemine öngörü yaptığını, bu sürenin sonunda belki de yeni bir askeri darbeyle düzeltmeye gidileceğini varsaymıştı. Nitekim “Ergenekon İddianamesi”nde sıklıkla atıfta bulunulan emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’e ait (hukuken böyle olduğu kayda geçti artık) günlüklere bakıldığında 2003 yılında yeni bir askeri darbe yapılmak istendiği, ama diğer darbelerden farklı olarak bu kez TSK’nın en az 15 yıl iktidarda kalmasının planlandığı görülüyor.

Demek ki siyasi rejimimizde anayasa, askeri darbe ile gerçekleştirilen müdahalelerin bir tür kaydı, yazılı belgesi olarak işlev görüyor. Esas itibariyle askeri darbe, kurucu irade olarak restorasyonu sağlıyor, yaptığı değişiklik ve getirdiği yeniliklerle siyasi rejimi onarıyor ve bunu da anayasa adı verilen belgeyle kayıt altına alıyor.

1960 askeri darbesinin bu geleneğin ilk örneği olduğunu düşünenler bu açıdan haksız sayılmazlar. Çünkü 60 darbesi, “milli irade” kavramında getirdiği fundamental(ist) bir yenilik veya restorasyonla yeni bir siyasi rejim kurmuş oldu. 1961 anayasasına kadar cumhuriyet kadrolarının tartışma başlığı “milli iradenin ne olduğu” ve “milli iradenin nasıl oluşacağı” sorusu iken, 1961 anayasasıyla birlikte “milli iradenin nasıl kullanılacağı” sorusunun cevabını veren bir askeri darbe ve onun yazılı belgesi olan anayasa ile karşılaştık.

Cumhuriyet, monarşik rejimde milli iradeyi temsil eden saltanatın kaldırılmasıyla birlikte bundan böyle milli iradenin halkın seçimiyle oluşacağını kayda geçirdi. 1924 anayasasının ruhu ve özü buydu. Bu anayasada yapılan bütün değişikliklere rağmen dokunulmayan en önemli özellik de milli iradenin nasıl oluşacağı mevzusu idi. Milli iradenin, yani halkın seçiminin herşeyden üstün ve önemli olduğu yönündeki bütün beyanların sebebi de o güne kadar milli iradeyi temsil eden saltanat rejiminin kaldırılıp yerine cumhuriyet rejiminin getirilmiş olmasıydı.

Fakat 1950 seçimlerinde, milli iradenin tecelli ediş biçimi kimi çevrelerin siyasi rejimi yeni bir biçime dönüştürmek gerektiğini düşünmeye başlamasına yolaçmış görünüyor. Başta Mustafa Kemal olmak üzere cumhuriyetin ilk neslinin zihninin milli iradenin nasıl oluşacağı ile meşgul olmasının aksine, onların kafasında milli iradenin nasıl kullanılacağı sorusu vardı. 1961 anayasasında getirilen “egemenliğin kullanılması” çerçevesi, 60 darbesini ve onun anayasasını yeni bir siyasi rejim getiren kurucu irade yapmaktadır.

1980 askeri darbesinin, 60’da kurulan ve 61 anayasası ile belgelenen yeni kurucu iradenin naif kısımlarına rötüş yaptığını, siyasi rejimi daha karmaşık, çok katmanlı ve devleti demokrasi karşısında zaafa uğramayacak üzere dirençli hale getirdiğini belirtmeliyiz. 80 askeri darbesini ve onun belgeyle kayıt altına alınmış biçimi olan 82 anayasasını bu nedenle kurucu irade saymamız gerekir.

28 Şubat 1997’de Genelkurmay karargahı tarafından organize edilen siyaset dışı müdahale bu açıdan bakıldığında kurucu irade sayılmaz. Daha çok 80 anayasasının devlet aygıtının kurumlarına derinlemesine nüfuzunu sağlamaya dönük bir tasfiye (saflaştırma) hareketidir ve bunu da Müslüman kimliğin entelektüel, sosyal ve mali gövdesine uyguladığı etnik arındırma benzeri bir operasyonla gerçekleştirmeye çalışmıştır.

Şu halde sivil anayasadan her bahsettiğimizde aslında “kurucu irade” olacak güçte, kabiliyette ve nitelikte bir belge ortaya koymak gerektiğini ifade ettiğimizin farkında mıyız acaba? Yahut böyle olamayacak bir anayasa yapılmasının gerçekte işlevsiz ve makyajdan öteye geçemeyecek bir deneme olacağının?

Sivil anayasa, 1961 ve 1982 belgeleriyle güvence altına alınmış, daha doğru bir ifadeyle, sınırlandırılıp alanı daraltılmış milli iradenin özgürleşmesini ve siyasi rejimin yeniden cumhuriyetin başlangıcındaki soruya dönmesini sağlamalıdır. Anayasamız milli iradenin veya egemenliğin nasıl kullanılacağı sorusuna değil, milli iradenin nasıl oluşacağı sorusuna cevap vermekle yetinmelidir. Milli iradenin veya egemenliğin nasıl kullanılacağı zaten nasıl oluşacağıyla ilgilidir ve anayasada sayılan organlar eliyle milli irade kullanmak cumhuriyetin özüne de, şekline de aykırıdır.

Milli iradenin nasıl kullanılacağı sorusunu soran ve kendince buna cevap veren 1961 anayasası, aslında oluşan milli iradeyi sınırlamanın yolunu arıyordu. Bulunan formülle, iktidar, devletin organları arasında paylaştırıldı ve Meclis anayasal kurumlardan biri haline getirildi malum. Bu durumda TBMM, Cumhuriyet’in öngördüğü Meclis değildi artık. Anayasal kurumlardan biri olarak sıradanlaşan Meclis’in milli iradeyi temsil etmesinin ancak sembolik anlamı olacağını açıkça söylemeliyiz.

Milli iradenin kullanılmasına tarif getirilmesini çağdaş demokrasilerdeki denetim ilkesine dayandıran hiçbir izah masum ve iyiniyetli değildir. Eğer maksat iktidarın denetlenmesi ise neden 1982 anayasasının sivil toplumu iğdiş ettiğini ve toplumsal muhalefeti yoketmek için akıl almaz tedbirler aldığını kim açıklayabilir? Fazlasıyla demokratik olduğu iddia edilen 1961 anayasasında neden egemenliğin kullanılmasında Meclis’e başka devlet kurumlarının da ortak edildiği nasıl izah edilebilir? 1961 anayasası madem o kadar demokratik bir anayasaydı neden Genelkurmay Başkanlığını Savunma Bakanlığı’nın bir dairesi iken alıp Başbakan’a bağladı? 1961 ve 1982 anayasaları madem milli iradenin ve demokrasinin yanındaydılar neden TSK’nın “cumhuriyeti koruma ve kollama görevi”ni düzenleyen İç Hizmet Kanunu’nu iptal etmediler? Ya da bu görevin TSK’ya ancak Meclis tarafından verilebileceğini, TSK’nın kendiliğinden durumdan vazife çıkararak harekete geçmesinin anayasal suç olduğunu kayda geçirmediler?

Hiç kuşku yok, 1961 anayasası da, 1982 anayasası da kendi askeri darbelerinin niyet ve emellerini yazılı hale getirdi. Her iki anayasa da askeri vesayeti, milli iradenin kullanılmasını sınırlayan ve denetleyen araç olarak görüyordu.

O halde adına “sivil anayasa” denilen hülya, Türkiye’yi iki kurucu askeri darbenin anayasasından kurtaracak ve onların iradesine eşdeğer yeni bir kurucu irade olabilmelidir. Bunun mümkün yolu da mevcut anayasa metninin orasına burasına yapılan kimi yamalar olmasa gerektir. AB marifetiyle gerçekleştirilen anayasa değişikliklerinin halkı heyecanlandıran ve damar tıkanıklıklarına şifa getiren sahici reformlar olarak toplumsal duyarlılığı ayaklandıramamasının nedeni de budur.

Sivil anayasa, görevi sadece anayasa yapmak olacak bir kurucu meclis tarafından yapılmalı; sadece bu iş için oluşturulacak meclis, tıpkı Birinci Meclis gibi toplumun tüm kesimlerini temsil etmeli ve tarihsel görevini saygınlık içinde gerçekleştirmelidir.

Politikacılar gündelik meşguliyetleri arasında yeterince heyecan verici bulmuyor olabilirler. Ama Birinci Meclis’i ihya edecek bir kurucu meclisle anayasa yapmak, bu ülkenin tarihinde gerçek anlamda yeni bir sayfa açabilecek yepyeni ve kuvvetli bir imkanı seferber etmek manasına gelecektir. Belki bu sayede Türkiye, yarım kalmış anayasa hareketi tecrübesini de ihya etmiş olabilecektir.
 
Mazlumder Kocaeli Şubesi Bülteni, Haziran 2009


26.May.2009 

YORUMLAR (0)

Bu yazı için hiç yorum gönderilmemiş.
Araçlar
Mail Gönder
Arkadaşıma Gönder
Yazıcıya Gönder
Yorum Yaz
Tüm Yorumlar
 
Son eklenen yazılar
  İşrakî Erdoğan’ın liderliğinde Meşşaî dışpolitika mimarisi / Kenan Çamurcu
  Fiziksel varlığı korumak için kültürel hüviyeti terketme zorunluluğu miadını doldururken / Kenan Çamurcu
  Dışpolitikanın entelektüel ilhamında yol ayrımı (II) / Kenan Çamurcu
  Türkiye-İran: Hegemonik şemsiye değil, stratejik ittifak çatısı / Kenan Çamurcu
  “Milli Birlik Projesi” ve kavram dünyamızdaki tartışmasız kabüller / Kenan Çamurcu
  Dışpolitikanın entelektüel ilhamında yol ayrımı (I) / Kenan Çamurcu
  “Sıradan insan”ı eksen alan siyasetlerin rekabeti hayır getirir mi? / Kenan Çamurcu
  PKK aşiretinin isyancıları gurbetten dönüyor: Tartışmayı nasıl yapmalı? / Kenan Çamurcu
  “Doların ölümü" âkil Amerika’nın perestroyka cesareti için fırsat mı? / Kenan Çamurcu
  “Filozoflar başa geçmez ya da baştakiler felsefe yapmazsa” / Kenan Çamurcu
  Gülen Hareketi’nin ‘esfâr-ı selâse’si / Kenan Çamurcu
  CHP’nin iktidarla tek işbirliği halkın katılımını önlemede! / Kenan Çamurcu
  “Demokratik açılım”ın kimlik karmaşası / Kenan Çamurcu
  İnsanlık haysiyetine aykırı bir mesele olarak elindekiyle idare etmek / Kenan Çamurcu
  Şii hilalini tamamlayacak Sünni jeopolitikanın siyasi menbaı olarak Şam / Kenan Çamurcu
  Tüm Yazılar