Avrupa’da 17. yüzyılda ortaya çıkan aydınlanma hareketinin dünyayı materyalist düşünce temellerine oturtmaya gücünün yetmeyeceği baştan belliydi. Bir yanda kadim dinî gelenekler ve düşünce birikimi, öte yanda ise yeni yüzyılın heyecanlı pozitivist fikirleri vardı ve bu yeni fikirler, binlerce yıllık gelenek karşısında pek bir çocuksuydu.
Fransız İhtilali ve sonrasındaki sert tedbirlerle terör estirmiş olsa da aydınlanma hareketinin başarılı olduğunu gözlemleyebileceğimiz somut bir örnek yok. Aradan geçen üç yüzyıla rağmen dünya halen dinlerin ve inançların tarihsel birikimi etrafında dönüyor. Hayat, dinlerin oluşturduğu geleneklere ve kültürlere göre biçimleniyor. Buna karşılık aydınlama toplumu sayabileceğimiz bir tek halk örneği yok ve materyalist aydınlanma, hala marjinal bir hareket olarak varlığını sürdürmeye çalışıyor.
Türkiye’de medyada kalem sahibi kimi yazarların beyhude mücadelesine rağmen aydınlanmanın vatanında bile ortaçağ Avrupa’sının bu yeni yaklaşımına sert eleştiriler yöneltiliyor. Avrupa’da köklü gelenekleri, düşünce zenginliğini ve zerafeti aydınlanmanın öldürdüğüne ilişkin ilginç değerlendirmeler yapılıyor. Hatta aydınlanma savaşçılarının Kilise’nin ortaçağlardaki sicilini aratmayacak şiddet, işkence ve katliamları gözlerini kırpmadan gerçekleştirdiklerini orta seviyeli tarih kitaplarında dahi görebiliyoruz. Bir sorgu yöntemi olarak işkencenin, doğanın sırlarını öğrenmek için ona işkence edilmesi gerektiğini düşünen biyolojiden ödünç alınarak insanlar üzerinde kullanılmasını aydınlanmacı bilimadamlarının icat ettiğini hatırlayalım. Nazi işkence metotlarını, aydınlanmanın bilimsel araştırmalarda sınır tanımayan tutkusundan başka neye bağlayabiliriz?
Aydınlanmanın “birey”i, kadim geleneklerin “birey”inden farklı olarak, Tanrı’dan buyruk almayan, dahası kendisini Tanrı’nın yerine koyan patolojik varlık olduğu için hiçbir sınır tanımaksızın aklına gelen herşeyi yapabiliyordu. Ahlakı kendisi belirleyebilir, doğruyu sadece kendi aklıyla bulabilir, kural ve ilkeleri kendisi belirlerdi. Ne din, ne de onun binlerce yıllık gelenek ve kültürü “birey”e neyi nasıl yapacağını tavsiye edemezdi.
Bizde de benzeri bir yansıması yok mu aydınlanmanın?
İmparatorluk dönemi kadroları ve sanatçıları ile aydınlanmanın egemen olduğu cumhuriyet dönemlerinin (belirgin biçimde 40’lı yıllar ve sonrası) kadro ve sanatçılarının ortaya koyduğu ürünleri karşılaştırdığımızda aydınlanmanın nasıl kaba ve köşeli, incelik ve zerafetten uzak tezahürlerle ortaya çıktığını şöyle çevremize baktığımızda hemen görebiliyoruz.
Neden mesela Yeni Cuma Camii’ndeki incelik, yüksek felsefe, derinlik ve zerafetin benzeri ortaya konamıyor? Eski İzmit evleri ile yeni binaları karşılaştırdığımızda neden içimiz sıkılıyor? Eski mahalleyi neden yapamıyoruz? Kamu binaları, hastaneler, konutlar, cadde ve sokaklarımız, dükkanların tabelaları vs. neden bizde nezahet, zerafet, incelik, özen ve yüksek sanat duygusu uyandırmıyor?
Hayata artık eski dünyanın bireyi, insan teki ve ferdi olarak değil de, tahripkâr aydınlanmanın “birey”i olarak bakıyoruz da onun için.
“Birey” ve onun zevksizliği sadece laik hayat tarzındaki insanların sorunu değildir, mevcut dindar hayat tarzı da aynı “birey”in ürünüdür.
Müslüman hayattaki kabalıklar ve köşeli fikirler, zevk, incelik ve derinlikten uzak yansımaların sebebi de aynıdır: Cumhuriyet sonrasının (özellikle 50’li yılların) Müslüman hayatı, İslam düşüncesi ve ortaya koyduğu her türlü tezahür arasında eğer tarihsel örneklerin çok gerisinde kalan zevksizliklere sıkça rastlıyorsak, bunun sorumlusu, bu İslam düşüncesinin aydınlanma hareketinin etkisi altında kalmış olmasıdır. Aydınlanma hareketinin etkisi altındaki Müslüman zihin, eski örneklerin yanına bile yaklaşamayan camiler üretiyor mesela.
Ne dinî mimari, ne de sivil ve askeri mimari aydınlanma öncesi Müslüman tasavvurun ürünleriyle mukayese bile edilemeyecek kadar kötüdür.
Aydınlanma, büyük iddiasının aksine “birey”i ancak sosyal bir patoloji olarak varedebildi. Tanrıdan ve buyruklarından bağımsızlaşan “birey”, kültür üretmek bir yana, mevcut olanı tahrip etmekten başka bir işe yaramadı. Modern Türkiye’de “birey”in neden eskisi gibi çeşme, bahçe, yapı, köprü, edebiyat, kent, davranış incelikleri vs. ortaya koyamadığını merak ediyorsak bakacağımız yer, elimizdeki “birey” modeli olacaktır.
Öyleyse asil bir kent hayatı oluşturabilmek için başlangıç noktası, aydınlanmanın tahripkâr “birey”inin yerine, kadim geleneğin sanatkâr “birey”ini geçirebilmektir. Farklılıklara karşı ilgili ve saygılı, başka olanı zenginlik gören, kadim gelenek ve kültürleri vazgeçilmez kaynaklar kabul eden, tarihsel sürekliliğin devamını toplumsal hafızanın korunması için önemli sayan insan teki, fert ve birey, modern zamanlarının “birey”inin yerini almalıdır.
Kadim kültürlerin bireyi, yaşadığı toplum ve onun kültürü içinde anlam kazanırken, aydınlanmanın “birey”i o toplumu ve değerlerini yoksayarak, hatta mümkünse yokederek kendi varoluşuna anlam kazandırmaya çalışıyor.
Kent yönetimi, sorunu çözmeye buradan başlamalıdır.
Özgür Kocaeli gazetesi, 3 Haziran 2009
7.Haz.2009