Türkiye’deki laiklik tartışması evrilerek yoluna devam ediyor. Bugünkü laiklik tartışmasının 80’li veya 90’lı yıllardakinden farklı olduğuna hiç şüphe yok. En son Prof. Ersin Kalaycıoğlu, TRT 2’de yayınlanan (7 Haziran 2009 Pazar) yabancı katılımcılarla birlikte “Din neden geri döndü?” sorusunun tartışıldığı “Din ve Toplum” isimli programda, önemli olanın bireyi korumak olduğunu söyledi. Kalaycıoğlu, sadece toplum içindeki bireyi değil, cemaatler ve topluluklar içindeki bireyi de korumak gerektiğini hatırlattı.
TRT2’de yayınlanan programda sorulan “Din neden geri döndü?” sorusundaki acaipliği de tartışmak kuşkusuz önemli. Fakat bu soruya bir cümleyle değinip asıl konumuz olan laiklik tartışmasının geçirdiği evrim meselesine bakalım.
Dinin geri dönmesi konusu, 1979’daki İran İslam devriminden sonra dünyanın değişik kültür havzalarında dindarlar ve dinadamlarının, kendi dinlerinin toplumsal hayatta daha fazla rol üstlenmesi gerektiği yönünde seslerini yükseltmeleriyle ortaya çıkmıştı. Avrupa’da, Hindistan’da, Ortadoğu’da farklı dinlerin temsilcileri, modern dünyanın dini ihmal etmesinin ağır bedelini ödediğimizi savunarak toplumların dine dönmeleriyle başta çevre krizi olmak üzere insani felaketlerin önüne geçilebileceğini eskisinden daha yüksek sesle dile getirmeye başladılar.
O zamanlar modernizmin ateşli savunucuları bu gelişmeyi “dinin geri dönmesi” olarak isimlendiriyordu.
Aradan geçen bunca yıldan sonra TRT2’deki programda bu eski edebiyatın söylemine rastlamamız ya geç kalmışlıkla, ya da başka bir niyetle açıklanabilir. Ayrıca din nereye gitti ki geri dönmüş olsun. Bu soruyu ortaya atıp ciddi bilimadamlarına tartıştıranlar, muhtemelen tam dinden kurtulduklarını sanmışken dinin bu kadar etkili biçimde toplumsal süreçlerde rol oynamasının şimdi nereden çıktığını merak ediyorlar. Malum, dinden kurtulma işini, sosyolojinin Comte’cu akımı ortaya atmıştı.
Fakat aradan geçen zaman modernizmin beklentilerini boşa çıkardı; din, ev sahibi olarak hiçbir yere gitmedi. Dolayısıyla “din neden geri döndü” sorusu, ya dini ev sahibi değil, konuk veya kiracı göstermeyi amaçlıyor olmalıdır, ya da iyimser bir değerlendirmeyle, safça bir meraktır ve dinin toplumsal hayattan sürgün edilmişken şimdi geri döndüğünü sanmaktan kaynaklanıyordur.
İşin bu kısmı ayrı bir tartışma konusu tabii ki.
Biz laiklik tartışmasının evrimine dönelim.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı onur gününde yaptığı konuşmada hükümetin laikliğe yeterince önem vermediği, zaten muhafazakar hükümetlerin kalkınma meselesini listenin üst sırasına alıp laikliği hep ihmal ettikleri yönündeki ifadeleri laiklik tartışmasını alevlendirmeye yetmeyebilir. Çünkü yukarıdan aşağıya ve devleti (ama aslında devletin bir grup bürokratını ve devlet imkanlarından yararlanan ayrıcalıklı kesimleri) korumaya yönelik laiklik anlayışı bakımından bu söylemde bilinmedik bir şey yok. Türkiye yıllardır laikliğin bir siyaset etme biçimi olduğunu biliyor ve toplumun belli kesimlerinin bu yöntemle siyasal alanın dışında tutulmaya çalışıldığını gözlemliyor. Bu yönüyle ortada “laiklik” sayabileceğimiz bir uygulamanın bulunmadığını düşünenler sonuna kadar haklıdırlar.
Laiklik denilen mevcut uygulama, toplumun geleneksel, muhafazakar, dindar vs. kesimlerini devlet idaresine yaklaştırmamanın, bu çevrelerin çocuklarını eğitimden uzak tutmanın, yine bu kesimleri ekonomi ve kültürel hayatta görmezden gelmenin aracı olduğu, böylelikle de rafine ve elitize edilmiş bir yönetimi sürdürmenin imkanı olarak kullanıldığı sürece Avrupa tarihinin ürettiği laiklik tecrübesiyle bizim laikliğimiz arasında herhangi bir benzerlik bulunmayacaktır. Hal böyle olunca yapacağımız laiklik tartışması da Avrupa’daki gibi inançlar arasında eşitlik, denge, adalet, birinin diğerine egemen olmaması gibi gerekçelere dayanmayacaktır. Bir başka deyişle, bu, gerçek bir laiklik tartışması bile olmayacaktır.
Fakat son zamanlarda gelişmeye başlayan yeni bir yaklaşıma göre laiklik bireyi dinden korumanın yöntemi olarak yeniden inşa edilmeye çalışılıyor. Töre cinayetleri, aile içi şiddet, kızların istemedikleri kişilerle evlendirilmesi vs. gibi olaylar bahane edilerek bireyin korunması gerektiğini öne süren çevreler, laikliği geliştirme ve yerleştirmenin bu açıdan önemine dikkat çekiyorlar.
Kuşkusuz buradaki en önemli sorun, bu çevrelerin, töre cinayetini herhangi bir kriminal olay gibi görmek yerine dinden kaynaklanan kültürel kod haline getirmeleridir. Sorunun dinden kaynaklandığını gizli açık tespit ettikten sonra çözüm olarak laikliği öneriyor ve bireyi koruma izahını bu laiklik anlayışının felsefi içeriği yapıyorlar.
Farkedildiği gibi burada birey ve toplum dine karşı korunmak, daha doğru bir ifadeyle dinden uzaklaştırılmak isteniyor!
Hatta ergenlik çağına erişmemiş çocukların velayet hakkı kendisinde olan ailelerine karşı korunması da laiklik kapsamına alınarak çocuğun ailesi tarafından dindar biri olarak yetiştirilmesinin de laikliğe aykırı olabileceği sonucuna varılabiliyor.
Laiklik eğer “bireyi dine karşı korumak” biçiminde tarif edilirse bu tam da pozitivist ve modernist zamanın başlangıcına geri dönmemiz ve Comte’un ruhunun şâd edilmesi anlamına gelecektir. Fakat Comte’un ruhu şâd edilirken toplumun ruhuna azap çektirilecek ve dünya dindarlara zindan edilecektir. Nasıl ki zamanında pozitivistler dindarlara dünyayı dar etmekten hiç huzursuz olmamışlarsa bugünkü pozitivistler de dindarların acı çekmesine karşı hissizdirler. Nitekim Çağdaş Yaşam’cı ve başörtülü üniversite öğrencisi kızlara uygulanan psikolojik işkence tesisleri olan ikna odalarının yılmaz savunucusu Türkan Saylan, ölümünden çok kısa bir süre önce, yani ölüme doğru gittiğini yakından hissettiği günlerde dahi, başörtülü kızlara haksızlık ettiği yönünde küçük de olsa bir kuşku, huzursuzluk hissedip hissetmediği sorusuna “Asla!” cevabını vermemiş miydi?
AB’deki kollektif hissiyatın da bu türden bir laiklik anlayışına taraftar olduğunu gösteren çok sayıda girişim var. Türkiye’ye yönelik baskılar ve reform talepleri, hep dine karşı birey veya grupları korumanın amaçlandığını doğruluyor. Dikkat edilirse tüm bu taleplerde İslam’ın toplumsal varlığının kısıtlanmasının birey veya grupları korumak için gerekli olduğunun varsayıldığı gözlemleniyor. Ezan sesinin belirlenmiş düzeyin altına indirilmesi, binalarda “mescid” yerine “ibadethane” adı verilen yerlerin açılması, dinî eğitimin başlangıç yaşı vs. gibi uygulamalar birey veya grupların dine karşı korunmasıyla yetinilmediğini, mümkünse toplumun da dine karşı korunulmasının öngörüldüğünü kanıtlıyor.
Böyle bir laiklik anlayışının, dinin yoksayıldığı ve baskı altında tutulduğu soğuk savaş döneminin Sovyetler Birliği veya Arnavutluk örneğinden farkı nedir?
Görüldüğü gibi, laiklik, kemalistlere göre devleti dine karşı korumanın, liberallere göre ise bireyi dine karşı korumanın yöntemidir. Oysa laiklik, inançları, bireyi ve toplumu devlete karşı korumanın yöntemi olması gerekmez mi? En güçlü aygıt devlet olduğuna göre inancın ve bireyin devlete karşı korunması herşeyden önemlidir. Bunu sağlamanın yolu da devletin inancı istismar etmesinin ve inançlardan birini tercih edip diğerlerini baskı altında tutmasının önlenmesidir. Eğer doğru laiklik tartışması yapılacaksa bu işin doğru çerçevesi ancak böyle olabilir.
Liberaller laiklik tartışmasını kemalistlerin elinden alarak sivilleştirdiklerini iddia ederken aslında nasıl totaliter bir anlayışı toplumun başına geçirmeye kasdettiklerini gizlemeye çalışıyorlar. Devleti dine karşı koruma derdine düşerek kimi yasal düzenlemelerle dinin kolunu kanadını kırıp onu toplumun eğitimi ve medenileştirilmesinde söz sahibi olmaktan çıkaran kemalistlerden sonra liberallerin sahne alarak, dinin denetiminden çıkıp töre ve başka cahiliye adetlerinin kontrolüne girmiş toplumu dinden iyice uzaklaştırmaya uğraşmasının sonu ancak felaket olabilir. Yaşadığımız akıl almaz cinayet örnekleri, din ve ahlakın sınırlamalarından özgürleşmiş bireyin ne hale geldiğinin ilk örnekleri olarak not edilmelidir.
Laiklik tartışmasında, devleti ya da bireyi (toplumu) dine karşı korumak gibi, bizim kültürel havzamızla ve mirasımızla hiç ilgisi olmayan tercüme bir önerme, yabancılar veya onların uzantısı yerli birtakım unsurlar tarafından topluma karşı sallanan kılıç haline getirilirse orada gerilim ve çatışmadan başka bir netice çıkar mı? Böyle bir durumda dindar toplum, kendisini sömürgecilerin saldırısına uğramış hissetmez mi? İstiklal harbi tam da böyle bir halet-i ruhiye altında verilmemiş miydi?
O halde laikliği de, devleti de, demokrasiyi de, çoğulculuk, hak ve özgürlükler meselesini de bize ait binlerce yıllık entelektüel mirasın tarihsel dayanaklarına güçlü biçimde ve güvenle yaslanarak tartışmalıyız. Türkiye’nin bu temel ve köklü sorunlardan çıkışının sağlıklı ve doğru mecrası burasıdır.
8.Haz.2009