Fikritakip’te zaman zaman gündeme getirdiğimiz bir sorudur: Türkiye’nin tarihsel entelektüel birikimi hangisi olmalı: Osmanlı mı, Selçuklu mu?
İlginç bir tartışma konusu kuşkusuz ve Türkiye’nin kendisine tarihsel derinlik aradığı bir dönemde bu sorunun cevabı, ülkenin önümüzdeki dönemde jeostratejik, siyasi ve toplumsal hamuruna ilişkin biçimlenmenin temellerini atacak boyutta önemlidir.
Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç bu konunun önemini gören ender entelektüellerden. Bulaç, geçtiğimiz günlerde yazdığı “Osmanlı Modeli” başlıklı yazısında konuya değindi. (Zaman, 27 ve 29 Temmuz 2009)
Bulaç yazısında şöyle diyordu:
1983 yılında İstanbul'da katıldığı bir toplantıda CIA İstasyon Şefi Paul Henze "Orta gelecekte Osmanlı'nın siyasi haritasını diriltmek neden mümkün olmasın?" demişti.
Son zamanlarda, yeniden yapılanma sürecine öngörülen Ortadoğu için "yeni bir Osmanlı modeli"nden sıkça söz edilmeye başlandı. Geçen hafta The Economist "Türkiye'nin eski Osmanlı topraklarında nüfuzunu artırmak istediğini" yazdı. Fakat kuşkusuz The Economist'ten önce geçtiğimiz mart ayında ABD'li stratejist ve Stratfor'un Başkanı George Friedman son derece ilgi çekici şeyler söylemişti.
ABD Savunma Bakanlığı'na yakınlığıyla bilinen Friedman'a göre "Türkiye yeniden imparatorluk kuracak". Ünlü stratejistin öngörüsü orta vadeye yayılmış, süreç 2040 yılında meyvelerini verecek. Türkiye eski Osmanlı toprakları üzerinde 'süper güç' olacak. Bölgeyi bekleyen söz konusu egemenliğin izlerini şimdiden görmek mümkün. Friedman, kesin olarak 'sürecin başladığını' söylüyor: İslam coğrafyasına baktığımızda Türkiye'nin ağırlığını artırdığını görüyoruz. Türkiye bölgeyi domine ediyor; etki alanı Balkanlar'dan –Sırbistan ve Arnavutluk dahil- Kafkasya'da Gürcistan'dan Azerbaycan'a kadar uzanıyor.
(…)
Pentagon'a yakın stratejist, gururumuzu öylesine okşuyor ki, çekinmeden "Türkiye, bölge ülkelerine valiler atayacak veya 'Türkiye Birliği' adında bir örgütlenmeye gidecek. Arapların Türkiye'ye ihtiyacı var. Çünkü ekonomileri ve askerî varlıkları zayıf: "Arapların temel sorunu, kendilerini yönlendirecek olan dış gücün kim olacağı?" sorusunda toplanıyor. Amerika, güç kullanarak Arapları yola getiremiyor. Bu işi Türkiye yapabilir.
(…)
Friedman, önemli bir şey daha söylüyor: AB üyelik sürecini çok da kafaya takmamak lazım. AB çöküş sürecinde. Yakında Türkiye AB'ye ihtiyaç hissetmeyebilir. (Ancak bu arada Türkiye'nin standartlarını yeni rolü oynayabilmesi için yükseltmesi gerekir, bunu da ancak üyelik sürecini ayakta tutarak yapabilir.)
(…)
Anlaşılan bundan sonra bu projeyle yatıp kalkacağız. "Yeni Osmanlı"yı birileri bize empoze ediyor. Dolayısıyla sükûnetle ve suhuletle bunu ele alıp teşrih masasına yatırmamız lazım.
İslam, Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi Direktörü (IRCICA) Dr. Halit Eren şöyle diyor: "Osmanlı'nın Avrupa'da önemli izleri var. Zengin bir medeniyeti, kültürü görülüyor. Balkan coğrafyasında ta Macaristan içlerine kadar mirasına rastlıyorsunuz.
O bölge Avrupa ise bazı bölgelerde 500 yıl bulunmuş olan Osmanlı Avrupalıdır. Osmanlı bir Avrupa devletiydi. Anadolu'dan daha çok yatırım Avrupa'ya yapılmış. İmar faaliyetlerine baktığınız zaman Balkanlar'da medreseler, hanlar, hamamlar inşa edilmiş. (Milliyet, 1 Ocak 2007) Doğrudur.
Bir miktar abartılı olsa da, Osmanlı'nın İstanbul'un fethinden itibaren "Anadolu'yu asker ve erzak deposu" olarak kullanmıştır. Anadolu'nun İslamî kimliğini Osmanlı'dan çok Selçukluların şekillendirdiğini söylemek mümkün. Büyük medeniyet merkezi sayılan belli başlı şehirlere bakın (Sivas, Kayseri, Konya, Mardin, Erzurum vs.) Osmanlı'dan çok Selçuklu mimarisini görürsünüz.
Osmanlı, yönetici elitini Balkanlar'dan devşiriyordu. Neredeyse 16. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra, bugün "Ortadoğu" adını verdiğimiz bölgeyi kendi haline bırakmıştı. Bir tampon bölge olarak Kürtler dağlarında ve ovalarında özerk, Araplar kendi galaksilerinde durağan olarak yüzyıllarca yaşadılar. İslam dünyasının önemli bir parçası olan İran'la ise Kasr-ı Şirin'e kadar çatışmıştır. İran'la çatışması Osmanlı'nın Orta Asya Müslümanları ve Türk dünyasıyla irtibatının kopmasına sebep olmuştur.
Hoş, Osmanlı'nın bunu pek dert ettiğini söyleyemeyiz. Zira Osmanlı'nın temel yönelimi Avrupa'dır. Fatih'in Hz. Peygamber'in (sas) hadisine mazhar olmak için İstanbul'u fethetmek için büyük cehd gösterdiği görmezlikten gelinemez, ama bu cihan padişahının kızıl elması "Roma" idi.
(…)
Geçenlerde ölen Fransız Jean-Paul Roux'a göre "Türkler hep Avrupa'yı arzuladılar, bir kadını arzular gibi. Bazen tutkuyla, bazen düşkırıklığıyla, bazen kinle." Osmanlı iktidar eliti hiçbir zaman Avrupa karşısındaki ruhsal paradoksu aşamadı. Bir yandan hayranlık ve aşk duyuyor, öte yandan nefret. Elit, Balkanlar'dan toplanıyordu, yani Avrupa'nın periferisi sayılan bir bölge. Avrupa, Balkanlar demek değildir, Batı Avrupa'dır. Periferi merkezi zaptetmek istiyordu hep, ama modernleşme döneminde hep hayranlık ve nefret duyduğu merkeze göre Osmanlı'yı şekillendirmek (Batılılaşma-modernleşme-çağdaşlaşma) durumunda kalınca Osmanlı-Avrupa teması hepten sakatlandı. Bu elitin bir dramı daha vardı, içinde etkin rol aldığı hegemonya adına gerektiğinde devşirildiği köyü, akrabalarını ve ailesini dahi ezebilirdi. Bu yüzden Osmanlı elitinin hem Avrupa ile hem kendi kökeniyle ilişkisi sorunluydu. Cumhuriyet eliti bunu tevarüs etti. (Zaman, 27 ve 29 Temmuz 2009)
Bu geniş alıntıdan sonra vurgulamamız gereken şudur ki, Türkiye’nin bu zamanlarda tarihsel entelektüel modelinin Osmanlı olması gerektiğini söyleyenlerin başında Amerikalılar ve İngilizlerin gelmesi onların bölgesel nizama ilişkin beklentilerinin formunu gösteriyor. Amerikalılar, Türkiye’nin, Osmanlıda olduğu gibi Arapları kontrol altında tutmasını, ama Ortadoğu’yla da çok fazla ilgilenmemesini arzu ediyor. Formül budur. Yok eğer Türkiye kendisine Selçukluyu tarihsel entelektüel miras olarak seçerse kelimenin tam anlamıyla Avrupa'yı derinden etkileyen bir Ortadoğu devleti olacaktır.
Tartışma burada düğümlenmektedir.
Türkiye’nin Avrupa devleti mi, yoksa Ortadoğu devleti mi olacağına önümüzdeki dönemde sonuçlanacağı anlaşılan bu tartışma yön verecektir. Şimdilik ülkenin Osmanlı tarihsel entelektüel mirasa dayanması gerektiğini düşünenlerin çoğunlukta olduğu anlaşılıyor. Bu, Türkiye’nin Osmanlı modernleşmesini kaldığı yerden sürdürmesini isteyenler için sevindirici haberdir. Fakat Selçuklu tarihsel entelektüel mirasına dayanmak gerektiğini savunanların kendi sözlerini iyi anlatabilmeleri durumunda Anadolu’nun gönlünü fethedeceklerini de kimse inkar edemez. Bir siyasi seçeneğin kendisine böyle bir ufuk ve yönelim seçmesi halinde bu fikrin daha güçlü zeminlerde ifadesini bulacağına da şüphe yoktur.
Türkiye kendisini tartışmaya uzunca bir süre devam edecektir. Bu tartışmanın ise tüm aktüel yansımaları ve tezahürleriyle birlikte Osmanlı mı, Selçuklu mu tarihsel entelektüel mirasa yaslanmak gerektiği sorusu üzerinden yapılacağı kesindir.
4.Agu.2009