2007’de yaşanan cumhurbaşkanlığı krizindeki kutuplaşma ve gerginliği değerlendirirken bu gerilimin üstesinden gelecek kapasiteden yoksun olduğumuzu düşündüğümü itiraf ediyorum. Fakat Erdoğan, herzamanki sezgisel isabetiyle seçim kararı alarak seçmen iradesini manivela olarak kullandı ve bu gerilimi bastırmayı başardı. 22 Temmuz seçimleriyle ortaya çıkan tabloya göre, 2007 Nisan’ındaki krizin bir tarafı tüm Türkiye’den oy alan bir organizasyon haline gelirken, muhalifler ülkenin kıyısına köşesine sıkışmış bir temsilin örgütleri olarak yarışı tamamlayabildi.
Bugün “demokratik açılım” bahsinde tartışan tarafların işte bu temsil gerçekliği üzerinden konuştuğunu hatırda tutmakta yarar var.
MHP ve CHP’nin 2007 genel ve 2009 yerel seçimleri sonucunda Türkiye’nin ancak belli bölgelerinin partileri haline gelmiş olmayı içselleştirdiklerini “demokratik açılım” tartışmasında açıkça görebiliyoruz. Bu tartışmada iktidar partisinin, “açılım”ı küresel denkleşmelerle ve hiç gözden kaçmayan zaman kısıtı içinde dolaşıma sokmuş olması elbette ki notlarımız arasında var, ama bu bile CHP ve MHP’nin, belli bölgeleri temsil etmeyi kabullenmiş siyasi seçenekler sıfatıyla konuştukları gerçeğini değiştirmiyor.
CHP’nin, 80 darbesinden bu yana oluşmuş siyasal edebiyatın kabarıklığına aldırış etmeksizin mevcut politik statüyü cansiperane savunması ve yıllardır demokratikleştirilmesinden sözettiği devlet aygıtının bu antidemokratik haliyle yerinde kalması için bütün enerjisini seferber etmesi, anamuhalefet partisinin tüm Türkiye’den oy alamamış bir bölgesel parti olmayı içine sindirdiği, bunu kabullendiği ve kendisine oy verenlerden gayrısını ötekileştirdiği izahıyla anlaşılabilir ancak.
Bu söylediğimiz MHP için de geçerlidir.
Varoluş amacı, kurucuları tarafından, devlet-millet barışını tesis etmek olarak açıklanagelmiş olan MHP, şimdilerde barış hülyasından tamamen vazgeçmiş ve devleti millete tercih eden yeni bir siyasi çizginin savunucusu olmuştur. 2007 Nisan krizinden sonra Meclis’te oynadığı yapıcı rol hatırlanacak olursa yeniden devlet-millet barışını tesis etme hülyasını gerçek yapacak kritik role döndüğü düşünülen MHP, o tarihten başlayarak adım adım tüm Türkiye’den oy alamamış bölgesel parti sendromuna sürüklendi. Halen bu sendromun en şiddetli alametlerini hüzünle izliyoruz.
CHP ve MHP’yi, iktidar partisine muhalefetleri açısından değil, demokratikleşme bahsinde Türkiye’ye ne söyledikleri bakımından değerlendirdiğimizde ortada gerçekten acıklı bir durum var. İktidar partisinin “açılım”daki niyetleri, sürecin işleyişi, küresel ve bölgesel temas noktaları vs. hiçbir gerekçe, CHP ve MHP’nin milletin değil, devletin partisi gibi hareket ettikleri hakikatini telafi edemez.
PKK/DTP veya iktidar partisinin ne yapmak istediklerinden bağımsız olarak CHP ve MHP’nin günlerdir Türkiye’ye sundukları şey, tıpkı başörtüsü yasağından mağdur olanların mağduriyetini konuşmak yerine, başörtüsünü istismar eden politikacıların bu işten sağladıkları siyasal rantı konuşmaya benziyor. Başörtüsü konulu hararetli tartışmalar sırasında başörtüsü yasağından mağdur durumdaki kadın, çok insani ve haklı bir soru soruyordu oysa: Peki benim mağduriyetim ne olacak?
“Demokratik açılım” üzerine yapılan mevcut hararetli tartışmalar sırasında da biz, halk şunu soruyor olmalıyız: Peki, ihtiyacımız olan demokratikleşme, hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, reformlar ne olacak?
Anlaşıldığı kadarıyla bizim bu haklı sorumuza CHP ve MHP, “şimdi sırası değil” diyor. İktidar partisi ise yine her zamanki gibi “bak görüyor musun, yaptırmıyorlar” cevabını veriyor.
Haklı sorumuzu sormaya dahi cesaret edemediğimiz bir gerçek daha var: “Demokratik açılım”ın Türkiye’sindeki kutuplaşma ve gerilim, “Ergenekon”un Türkiye’sindekinden daha derin, daha çetin, daha ürkütücü ve çok daha kaygı verici.
Bu ayrışmada iktidar partisi herhangi bir çözümden yana, muhalefet partileri ise çözüm adı altında atılacak bütün adımlara karşı görünüyor.
Bu ayrışmada sadece Kurtulmuş’un Saadet’i “Gönüllü birliktelik” başlıklı raporuyla hem çözümden yana, ama hem de iktidar partisinin yaklaşımını eleştiren üçüncü yolu gösterdi. Kurtulmuş’un üçüncü yolu, demokratikleşme, hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, siyasi ve hukuki reformlar gibi meseleleri eksene aldığı için “peki biz ne olacağız” sorusuyla kenarda sesinin duyulmasını bekleyen halkın temsilini üstlenebilir. Tabii önce kendi partisinin siyasi personelini partinin görüşünü yansıtan bu rapora ikna edebilir ve bu görüşün halka ulaştırılmasında teşkilatının kapasitesini arttırmayı başarabilirse!
Kurtulmuş’un, emek verildiği besbelli etkileyici “Gönüllü birliktelik” programına rağmen, mesela İzmit’te partinin bir sözcüsü “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” diyebiliyorsa Saadet’in toplumsal algıda farklı bir parti olduğunu göstermek için hakikaten esaslı bir değişime ihtiyacı var demektir. Saadet, kendi genel merkezinin hazırladığı rapordan bile haberdar olmadan aklınca konuşan yerel örgütlerle ne Türkiye’nin hayati gündemine katkı sunabilir, ne de uzun yolculuğa çıkabilir.
Özgür Kocaeli gazetesi, 2 Eylül 2009
2.Eyl.2009