İran’da 12 Haziran’daki cumhurbaşkanlığı seçiminde hile yapıldığı ve cumhuriyetin ortadan kaldırılmaya çalışıldığı iddialarıyla başlayıp, protestolarla birlikte tam bir sıkıyönetim rejimine dönüşen siyasi atmosferde karşılıklı suçlamalar devam ediyor. Muhalifler, Ahmedinejad’ı İslam ve cumhuriyetin arasını açmaya ve otokratik bir yönetim kurmaya çalışan baskı, sansür, yasak ve kısıtlamaya dayalı yeni rejimin faili olarak itham ediyorlar. Ahmedinejad ise muhaliflerini velayet-i fakih ilkesini ortadan kaldırmaya çalışmak ve Rehber Hamenei’yi tanımamakla suçluyor.
Karşılıklı siyasi suçlamaların özetini almaya kalktığımızda elimizde ihtilaf konusu olarak sadece İran’daki siyasi rejimin temelini oluşturan velayet-i fakih ilkesi kalıyor.
Bu ihtilafın asıl mevzusunu da velayet-i fakihin sivil toplumun önderi mi, yoksa devletin lideri mi olduğu tartışması oluşturmalıdır. Özellikle de Hamenei'nin, sokak gösterileri sırasında devlet görevlilerinin işlediğinden toplumun emin olduğu faili meçhul cinayetler sonrasında bu olaylar ve cinayetler yüzünden "nizamın saygınlığının yara aldığını" söylemesinden sonra!
İslam devriminin ilk yıllarında da tartışma konusu yine velayet-i fakih meselesi olduğu için Ahmedinejad’ın politik kurnazlık yaptığı ve siyasi gerilimin gerçekte bu meseleden başka bir şey olmadığı izlenimi yaratmaya çalıştığını düşünenler de var. Ahmedinejad böylece kendisine yönelik muhalefeti kolaylıkla Hamenei’ye ciro etme imkanı bulabiliyor ve hatta siyasi muhaliflerin, rejimin temel ilkesi olan velayet-i fakihi korumaya azmetmiş Devrim Muhafızları Ordusu’nun öfkesine muhatap olmasına yolaçacak zemini yaratabiliyor.
İran’da cumhurbaşkanlığı seçimi etrafında detaylanan tüm tartışmaları (seçim hilesi, otokratik yönetim kurma arayışı, kadrolaşma, devlet bütçesinin siyasi kampanyalarda yasalara aykırı biçimde kullanılması, hak ihlalleri, özgürlüklerin kısıtlanması, sansür, devlet medyasının tek taraflı ve yalan haberlerle kullanılması, işkence, baskı vs.) bir kenara bırakıp sorunun gerçekten Ahmedinejad’ın savunduğu gibi velayet-i fakih ilkesi ile ilgili olduğunu kabul etsek bile tartışma çerçevesi yine de belli çevrelerin sunduğu gibi değildir.
Herşeyden önce İran’daki tüm çevreler gayet iyi biliyorlar ki mevcut velayet-i fakih tartışması İmam Humeyni zamanındaki velayet-i fakih tartışmasının devamı değildir ve böyle olması için gösterilen çaba, Ahmedinejad’ın politik manevrasıdır sadece. İmam Humeyni dönemindeki velayet-i fakih tartışması İran’ın yeni rejiminin öncelikle milli iradenin hüviyetini doğrudan yansıtıp yansıtmaması, ikinci olarak da milli iradenin temsilcisi ve önderi ulemanın siyasi rejim üzerindeki denetim yetkisi ile ilgiliydi. Gerçi o vakitler ulemanın bu yetkiyi idarenin içinde yeralarak mı, yoksa idarenin dışında sivil alanda kalarak mı gerçekleştireceği henüz belli değildi ve zaten İmam Humeyni de Paris’ten döndükten sonra Tahran’a değil, Kum’a yerleşerek bu konudaki niyetini ortaya koymuştu. Paris’teyken kendisinin yakınında bulunan isimler, merhum İmam Humeyni’nin başlangıçta veliyy-i fakihin idarenin içinde yeralmasına karşı olduğunu, amacının, ulemanın siyasi rejimi ve idareyi millet adına denetleyecek merci olmasına anayasal güvence sağlanmasından ibaret kaldığını anlatıyorlar.
İran’da birbiri ardınca patlak veren siyasi krizler, Saddam’ın İran’a saldırması, ülke içindeki kimi politik odakların bu saldırıyı fırsat bilerek İslam devrimini boğma komplolarına katılmaları, devrimin kadroları arasında iç ihtilafların ortaya çıkması, (İmam Humeyni’nin müstakbel halifesi) Ayetullah Beheşti başta olmak üzere önde gelen bazı şahsiyetlerin suikastler sonucu hayatını kaybetmesi gibi kritik gelişmeler İmam Humeyni’nin duruma bizzat vaziyet etmek üzere başkente yerleşmesinde etkili olmuştu. Sonrasında olayların akışı içinde (İmam Humeyni bu konuda kesin görüşünü hiçbir zaman açıklamamış olmasına rağmen) velayet-i fakih, ulemanın idarenin içinde yetkili denetim yapmasının tarifi olarak teamül kazandı. Bütün silahlı kuvvetlerin veliyy-i fakihe bağlı olması, idarenin kurumlarında velayet-i fakih makamının temsilcilerinin görevlendirilmesi, sonradan oluşturulan bazı kurumlarda Rehber’in kontenjanına mutlaka yer verilmesi gibi siyasal gelişmelerle velayet-i fakihin sistem içindeki rolü evrilerek bugüne kadar geldi.
Merkezi (üniter devlet) organizasyonunun mimarı Rafsancani, velayet-i fakih makamının da, dinin (ve kurumlarının) devlet üzerindeki denetiminin de devletleştirilmesinin ve resmileştirilmesinin baş sorumlusudur. Rehberlik Hubrigan Meclisi’nin yıllık toplantılarının Kum’dan Tahran’a alınmasıyla başlayan süreçte velayet-i fakih hızla devletleşmiş ve milletten ziyade devletin temsilcisi olmaya başlamıştır.
12 Haziran seçimlerinden sonra patlak veren rejim bunalımını anlamaya çalışan kimi yeni “devrimciler”in meselenin velayet-i fakihi kabul ya da red sorunu olduğunu klişe olarak tekrarlamaları, konunun gelişimine pek dikkat etmemelerinden, yahut bunu bilerek gözardı etmelerinden kaynaklanıyor. Dahası, İmam Humeyni hayattayken yürürlükte olan anayasada Rehberlik Makamı’na ilişkin düzenleme, mevcut Rehber’in (İmam Humeyni) vefatından sonra kollektif liderliğe geçileceği (Rehberlik Şurası) şeklindeyken ve taklit mercelerinden oluşan bu şuranın kendi arasından bir tek kişiyi Rehber seçme zorunluluğu yokken, İmam Humeyni’nin vefatından sonra (1989) Rafsancani’nin girişimiyle taklit mercei olmayan Huccetulislam Hamenei’ye önce ayetullah üvanı verildiği, sonra da Rehber seçildiği unutuluyor. Yani eğer İmam Humeyni’nin zamanındaki yorum yerinde dursaydı ve İran’da kollektif liderlik (Rehberlik Şurası) yürürlükte olsaydı 12 Haziran’dan sonraki tartışmaların Seyyid Ali Hamenei’yi ve onun veliyy-i fakih olarak liderliğini hedef alan hücumlar olduğunu öne sürmek hiç mümkün olamayacaktı. Velayet-i fakihi İran’daki rejimin temeli sayan bu klişe, Hamenei’nin şahsında sorunu kişiselleştirdiği bugünkü değerlendirmesini asla yapamayacaktı.
İran’da durumun hep şimdiki gibi olduğunu zanneden ve mevcut durumdan (statüko) Maverdi’nin siyaset teorisine uygun sonuçlar ve ilkeler üreten Şii ya da Sünni “inkılapçılar”ın tarihin ironisiyle başbaşa olduklarını gözlemlemek gerçekten ilginç görünüyor. Bu ilginçliği, önümüzdeki günlerde “Şia’nın iktidarla imtihanı: Kelamda Sünnileşme, siyasette Türkiyeleşme emareleri” başlıklı makalemizde ele alacağız. Şia, İran’da iktidarla imtihanında giderek ayinlere hapsolmuş bir tarikata dönüşürken, sosyal hayat ve siyasette Sünni kelamın ilkelerini aynen yaşıyor ve uyguluyor. Muhalif dilin damarı olarak Şia, iktidar olduğundan beridir Sünni siyaset teorisine uygun davranıyor, iktidar olmanın bütün gereklerini harfiyen yerine getiriyor. Bu bakımdan belki tarihsel Şia’dan ayırmak için bu yeni duruma “yeni Şiilik” demek çok daha doğrudur. Tıpkı tarihsel Ehl-i Sünnet’i Afganistan’da Taliban ve el-Kaide uygulamalarından ayırt edebilmek için “yeni Sünnilik”ten bahsetmenin gerekli olması gibi.
Velayet-i fakihe getirdiği yorum Şii ulemadan eleştiriler almış olmasına rağmen İmam Humeyni’nin yenilikçi din anlayışı (fıkh-ı puya) tarihsel Şia içinde tutulmayı gerektirecek temel özellikleriyle tebarüz etmişti: Veliyy-i fakih devletin değil milletin temsilcisiydi, velayet-i fakih makamı, tıpkı merce-i taklit makamı gibi halkın hukunu devlete karşı savunmalıydı, devlet aygıtının her ne pahasına olursa olsun halka karşı kısıtlayıcı ve baskı kurucu olmasını önleyecek refleksi daima göstermeliydi, devlet aygıtı asla velayet-i fakihin yerine geçmemeli ve milletin gerçek kişi ile olan ilişki ve teması soyut bir mekanizmaya bağlılık biçimine dönüşmemeliydi vs.
Bu sebeple olsa gerek, tarihsel Şia’nın son temsilcisi olan veliyy-i fakih ünvanıyla İmam Humeyni’den sonra velayet-i fakih makamının bir tek kişi ile değil, kollektif bir heyetle (Rehberlik Şurası) temsil edilmesi kararlaştırılmıştı. Rafsancani’nin, gündelik siyasi hesaplarla anayasanın bu ilkesine dokunmasıyla dengelerin altının üstüne geldiğini, bugünkü durumun biraz da onun eseri olduğunu, dolayısıyla bu büyük hatasını düzeltmek için 12 Haziran’dan beridir sahnede aktif biçimde mesai sarfetmek zorunda kaldığını görebiliyoruz.
Tarihsel Şia bakımından velayet-i fakihin meşruiyeti milletin ve sivil toplumun temsilcisi olmasına dayanıyorken, “yeni Şiilik” günlerinde sivil toplumun temsilciliğinden devletin temsilciliğine evrilmiş velayet-i fekahetin meşruiyet arayışında sivil toplumun yerine “ümmet”i ikame ettiğini söyleyebiliriz. Ümmete yapılan her göndermenin, bundan böyle “yeni Şiilik”in velayet-i fakih doktrininin güçlü söylemine meşruiyet kazandırması beklenecek, İran’daki siyasi cari açık böylelikle telafi edilmiş olacaktır.
İstanbul’a seyahatlerinden birinde ünlü bir yazarın da katıldığı sohbetimizde Abdulkerim Suruş, o yazarın Ahmedinejad’ın ümmetçiliğine yaptığı vurgular üzerine İran’daki siyasi kısıtlamalar, hak ihlalleri ve yasakları hatırlattığında yazarın buna rağmen ümmetçiliği önemsemesi karşısında “Tabii, İran’da yaşayan siz değilsiniz, size göre hava hoş” demek zorunda kalması meselenin neresinden tutulması gerektiğini anlamamızı sağlayabilir. İran’da yaşamayanların (veya yaşasa bile özgürlüklerin kısıtlanmasından mutluluk duyanların!) arayıp da bulamayacakları bir meşruiyet alanıdır ümmetçilik. Oysa tarihsel Şiilik ve onun velayet-i fakih fikri bakımından İran halkının özgürlüğünü, haklarını ve temsilini gözardı etmeyi makul gösterecek alternatif hiçbir meşruiyet sözkonusu olamaz. Ayrıca ümmetçilik konusunda “yeni Şiilik”in siyasi aktörleri, bırakalım eleştiri yöneltmeyi, Musevi’nin sınıfında ancak öğrenci olabilirler. Mir Hüseyin Musevi’yi bir tür İran milliyetçisi gibi göstermeye çalışan, onun İslam’ı İran için istediğini ve İran’ı İslam ümmetinden koparmayı planladığını propaganda eden ve İslam devrimi tarihinin ancak son on yılında varlıklarından haberdar olabildiğimiz siyasi kanatın temsilcileri, Filistin ve Lübnan sahasının Musevi’nin başbakanlığı döneminde tesviye olduğunu (biyolojik veya entelektüel tevellütleri müsait olmadığından) kitaplardan okuyup öğrenmelidir.
Ahmedinejad, velayet-i fakihin, Mehdi’nin iktidarında yaşamanın bir tür provası, alıştırması olduğunu söylüyor. Bu yorumun İmam Humeyni’nin velayet-i fakihe getirdiği yeni açılımla uzak yakın alakası bulunmadığını bilenler, İran’daki gerilimde Ahmedinejad’ın bütün hatlarıyla kendisini tartışmanın hedefinden çıkarma mücadelesi verdiğini görebilirler.
Bunca istismardan ve gerginliğin kaynağı olmasından sonra galiba en doğrusu velayet-i fakih makamını İmam Humeyni hayattayken geçerli olan teamül ve yoruma döndürmektir. Velayet-i fekahet, taklit mercei ve ehil ulemadan oluşan bir şura tarafından temsil edilen kollektif bir makam haline getirilmeli ve siyasi sistemde otokratik eğilimler için cüret, cesaret ve meşruiyet dayanağı yapılmasına fırsat verilmemelidir.
10.Eyl.2009