İran’da 12 Haziran 2009 tarihindeki onuncu dönem cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra başlayan kriz ve tartışmalar kadar hiçbir durum, modern zamanlarda, İslam’ın siyasi düşüncesinde esaslı yeri olan klasik ve modern bahislerin (devlet, imam, parlamento, anayasa, haklar, ödevler, özgürlükler vs.) bu denli anlaşılır, açık ve hayatın içinden örneklerle ele alınmasını sağlayamamıştır.
İslam devriminin otuzuncu yılındaki 12 Haziran seçiminde, bir yanda, devrimin ilk neslinin önde gelen isimlerini “devrimin tekamülünün gerisinde kalmak”la suçlayarak yeni bir politik aşamaya geçildiğini her defasında tekrarlayan yeni nesil devrimcilerin lideri Ahmedinejad, diğer tarafta ise bu yeni nesil devrimcileri, İslam ve cumhuriyetin arasını açmakla ve İran’ı otokratik bir yönetime götürmekle suçlayan devrimin birinci neslini temsilen Mir Hüseyin Musevi karşı karşıya geldiğinde bunun sıradan bir seçim olmayacağı baştan belliydi. Çünkü 12 Haziran seçimlerini diğer cumhurbaşkanlığı seçimlerinden ayıran en önemli fark, İran’ın kritik kavşağa geldiği ve yeni dönemde siyasi kimliğine ilişkin kader tayin edici boyutta bir tercihte bulunacağının tüm kesimlerce kabul edilmesiydi.
Ahmedinejad, İran’ın velayet-i fakihle yoluna devam edip edemeyeceğinin bu seçime bağlı olduğunu, Musevi ise İran’ın dinî bir istibdatla mı yoksa özgür bir ülke olarak mı yola devam edeceğinin sandıktan çıkacak sonuca bağlı olduğunu anlattı kampanyaları boyunca.
Seçmen, ya Musevi ile reformlar, demokratikleşme, devrimin olağanüstü koşullarından çıkarak normalleşme, hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, ekonomik refah, uluslararası toplumla kabul edilebilir bir uzlaşma yolunu seçecek, ya da Ahmedinejad’la içe kapanma, siyasal rejimin daha da sıkılaşması, hakların kısıtlanması, devletin daha da güçlenmesi, dinin devlet eliyle daha fazla işlevsel hale getirilmesi, üreten bir ekonomiden adil pay almaktan ziyade devlet eliyle yürütülen sosyal yardımlarla ayakta duran bireysel refah ve uluslararası toplumda daha gerilimli rekabetlerle geçecek bir döneme oy verecekti.
Resmi açıklamalara göre İranlı seçmenin yüzde 65’i, ülkenin geleceğinin içe kapanma, dinin devlet eliyle daha işlevsel hale getirilmesi ve sosyal yardımlara devamda olduğunu düşündü. Ağırlıklı olarak şehir merkezleri dışında yaşayan muhafazakar ve dindar seçmen, İran siyasetinin iki temel belirleyici değişkeni olan hüviyet ve maişet ekseninde oyunu kullandı ve birinci turda, hem Şii kimliğinin, hem de ayni ve nakdi sosyal desteklerin şampiyonu Ahmedinejad’ı cumhurbaşkanı olarak seçti. Buna mukabil, verili hüviyet tariflerine itiraz ederek hürriyetler temelinde geleneksel bağlardan özgürleşmeyi öneren ve maişetin “sadaka ekonomisi”yle değil üreterek kendine onurlu bir istikbal inşa etmekten geçtiğini savunan Musevi’ye şehir merkezlerinden bu oyun ancak yarısı çıkabildi.
İran’da 12 Haziran seçimlerinden bu yana gözlemlediğimiz sokak gösterileri, protestolar, büyük gözaltı ve tutuklamalar, işkence iddiaları, protestoculara yönelik faili meçhul cinayetler, yaralamalar vs. gibi tezahürlerle varlığını bildiğimiz derin rejim bunalımının özü ve özeti budur.
Reformcuların değerlendirmesine göre, İran’daki anayasal rejmin ana fikri durumundaki velayet-i fakih makamının bugünkü ismi Ayetullah Hamenei’nin başında bulunduğu siyasi cereyan, Ahmedinejad’ın 2005’teki birinci cumhurbaşkanlığı döneminden başlayarak bugüne kadar yürüttüğü yoğun kadrolaşma ile İran’da dinî istibdatı (Musevi’nin tabiriyle “salihlerin istibdadı”nı) tesis edecek kapasiteye ulaşmış bulunuyor. İran için kritik kavşak olan 12 Haziran seçimlerinde eğer Musevi’nin seçilmesi devletin tüm imkanları seferber edilerek engellenmeseydi, ince işçilikle 2005’ten bu yana getirilen bu yeni rejimi sona erdirecek radikal adımlar atılacaktı ve İran, 2005’te biten reformlar dönemine kaldığı yerden devam edebilecekti. Musevi, dünyaya ilham vermiş binlerce yıllık kültür, sanat, edebiyat ve medeniyet ülkesi İran’ın -İmam Humeyni’nin ifadesiyle- “taşlaşmış (mütehaccir)” bir zihin dünyasına ve onun maceracı denemelerine daha fazla tahammül edemeyeceğini düşünüyordu.
İran’da 12 Haziran sonrasında siyasal rejimin kendi doğal mecrasına dönememesine ve devletin normal işleyişine kaldığı yerden devam edememesine neden olan derin rejim bunalımı, işte böyle bir toplumsal ve siyasal yarılmadan kaynaklanıyor.
Bu gerilimin bir tarafında İslam devriminin birinci kuşağına mensup, devrimi yapan ve kurumlaştıran isimler yeralırken, diğer tarafında (Halen tutuklu bulunan Behzat Nebevi gibi İmam Humeyni’nin en yakınındaki isimlerin içinde yeraldığı İran İslam Devrimi Mücahitleri Örgütü’nün tanımıyla) “varlıkları güç bela 10 yıla kadar uzatılabilecek” yeni nesil devrimciler var. Bu yeni nesil devrimciler, İslam devriminin evrimleşerek (Ahmedinejad muhibleri “kemale erdiği”ni söyleyerek sevimli hale getirmeye çalışsa da İslam devrimi “evrim geçiriyor”!) yoluna devam ettiğini söylemekle aslında kendilerinin bir tür devrim yorumu yaptıklarını ve ortaya yeni bir şey çıkarmaya çalıştıklarını ikrar etmiş oluyorlar. O nedenle Ahmedinejad’ın muhalifleri mevcut yönetimi Stalinist olmakla suçluyor.
Karşılıklı politik bedduaları bir kenara bıraksak da elimizde önemli bir gerçek var: İran’daki İslam cumhuriyetinin kurucu ideolojisi olan Şiilikten çıkarılmış velayet-i fakih doktrini, resmi toplumun hiyerarşisi içinde yetkili denetime sahip olması şeklinde yorumlanarak başladığı yolculuğuna otokratik yönetimin kalbi sayılmaya doğru evrilerek devam ediyor. Oysa velayet-i fakihten beklenen, sivil toplumun (milli iradenin) temsilcisi olarak resmi toplumu zaptürapt altında tutması idi başlangıçta.
İran, Batı tipi modernleşmeye Batı dışı modernitenin simgesi İslam devrimi ile cevap vermiş heyecan ve ilham bahşeden bir tecrübe iken, şimdi eldeki Batı dışı moderniteye dinî istibdat ile meydan okuyan yeni bir politik kültüre yelken açmış durumdadır. Öyleyse İran içinde “oyum nerede” diye sokaklara dökülen kitlelere, artık İran dışında bu heyecan verici tecrübeyi bugüne kadar dikkatle takip etmiş nice yüreğin “devrimim nerede” diyerek katılması şaşırtıcı olmayacaktır.
Özgün Duruş gazetesi, 11 Eylül 2009
13.Eyl.2009