Milli şefli tek parti döneminde (1938-1950) halkın hor görüldüğü, milli iradeye inanılmadığı, sandıktan çıkan sonucun küçümsendiği türünden suçlamalara dayanarak Türkiye’nin idaresinde ehliyetin, seçilmiş olmanın altında yeralması gerektiğini ima eden bir siyasi hiyerarşinin azimle savunulması hiç hayra alamet değildir. Bir başka ifadeyle, yeteneksizler ve işinin ehli olmayanlar bu kusurlarını örtmek için seçimin anlam ve değerini yücelttikçe kuşkularımız ve kaygılarımız artmalıdır.
Oysa demokratik işleyişte yöneticilerin seçimle gelip seçimle gitmeleri ve bu döngüde halkın oyunun belirleyici olması gerektiği kuşkusuz sistemin kalbidir. Dolayısıyla sistemin kalbi olan seçim meselesinin herhangi bir karşılaştırmaya konu edilmesi anlaşılır bir şey değildir. Şu halde “ehliyet mi, seçilmiş olmak mı” şeklindeki bir karşıtlık ve akıl yürütmenin zerre kadar meşruiyeti olamaz. Asıl zihnimizi meşgul etmesi gereken, yönetmeye en ehil olanların seçimlerde halkın önüne aday olarak nasıl çıkarılabileceği problemidir. Ama ne yazık ki siyasetin hiçbir oyuncusu bu soruya cevap ve çözüm bulmak için uğraşmıyor, aksine hiç ehil olmayanların birbiri ardınca kamu yönetiminde baş köşelere yerleşmesine popülist gerekçelerle çanak tutuyor.
Bazı Amerikalı düşünürler, Sovyetler Birliği’nin çökmesinin ardındaki önemli sebeplerden biri olarak gösterilen sorunun (ideolojik adam kayırmacılıkla ehliyetsizlerin iş başına geçirilmesi ve makam mevki hırsının sistemi içinden yiyip bitirmesi) Amerika’ya musallat olduğunu, ehliyete dayalı ödül ve yükselme işleyişinin, yerini makam hırsına ve halkla ilişkilerdeki başarıya bıraktığını, bunun da demokratik sistemi yozlaştıracağını karamsar senaryo olarak dile getiriyorlar.
Kitleler, ideal dünya tasavvuruna göre değil, süfli gerekçelere dayanarak ve bencilce arzuları tatmin etmenin yolunu açmak üzere tercihte bulundukça karşılarındaki adayların yönetmeye ehil olup olmadığıyla daha az ilgilenmeye başladılar. Hemen yakınımızdaki idarecilere baktığımızda eğer onların hepimizden daha akıllı, çok seçenekli düşünebilecek donanımda, daha seçkin ve en doğru kararları verebilecek bilgi ve basirete sahip kişiler olduğunu kolaylıkla söyleyemiyorsak bunu meşrulaştıracak yegane söylem “Ne yapalım halk seçti!” olamaz. Aklı erenlerin, bu yanlışı bile göre sürdürmeleri, buna müdahale etmemeleri, bu işin bir noktada durdurulup yeniden ehliyetin en önemli değer haline geleceği anlayışın gelişmesi için çaba göstermemesi o toplumun felakete sürüklenmesine göz yummaları manasına gelir.
Eğer seçim anında karşımızdaki adaylar arasında oy vereceğimiz kişinin toplumun en dürüstü, en ahlaklısı, en akıllısı, en öngörülüsü, işinin en ehli olduğunu değerlendirerek değil de, kimi küçük menfaatlere ulaşmada bize en faydası dokunacak kimse olup olmadığını bakarak tercih yapıyorsak Hz. Peygamber’in “Layık olduğunuz şekilde yönetilirsiniz” sözü kaçınılmaz akıbetimiz olacaktır.
Bu açıdan bakıldığında, yaptığı seçimler nedeniyle ehil olmayan insanları iş başına getirdiği için seçmen tabii ki kabahatlidir ve kusurludur; sorumluluğunun bilincinde davranarak hareket etmemesi ve bencilliğini her türlü değerlendirmenin üstünde tutması nedeniyle suçludur belki, ama öte yandan da seçmenin böyle davranmasına neden olan eğitim, kültür ve algı sahasına müdahale etmemekle aslında toplumun âkil insanları, aydınlar, kanaat önderleri ve idareciler iki kere suçludur, kusurludur ve kabahatlidir.
Üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken çarpıcı bir durum var: Gelişmiş ülkelerde en iyi üniversiteler, ortaçağlardaki geleneği sürdürerek, toplumun en iyisi olacak idarecileri ve entelektüelleri yetiştirmeyi amaçlayan sosyalbilim okulları olmasına rağmen bizde en iyi üniversiteler teknokrat yetiştiren okullardır. Felsefe, edebiyat ve sanattan nasibini almamış ve entelektüel pırıltının bir ışık yılı yakınından geçemeyen teknokrat politikacı profilinin Türkiye’ye ne verdiği ortada değil mi?
Siyaseti sanat kabul eden Platon, ideal devlet düzeninin gerektirdiği çözümleri ancak felsefenin üretebileceğine inanıyor ve şöyle diyordu: “Başa filozoflar geçmez ya da baştakiler felsefe yapmazlarsa insanlığın acıları asla sona ermeyecektir”. Müslüman filozof Farabi de erdemli bir yönetimi erdemli bir toplumun kurabileceğini söylemekle aslında iyi yöneticilerin çıkabileceği toplumun, felsefi derinliğe alaka duyan toplum olduğunu hatırlatmaktaydı.
Teknokrat bakışaçısıyla şekil şartın en önemli öğe sayıldığı siyaset anlayışının yerine, meselenin özünün, hikmet ve felsefesinin esas alındığı yeni bir siyasi tasavvur geçirilmelidir. Bilgi zaten gereklidir, ama asıl ihtiyaç, o bilgiyi en uygun biçimde kullanmayı sağlayacak hikmet ve felsefedir. Hz. Peygamber, hikmeti müminin yitiği saymıştı. Çünkü hikmet ve felsefî kavrayış, bilgiden daha derin bir bilme durumudur.
Selçukluların 11. yüzyıldan itibaren İslam medeniyetinin en parlak dönemini felsefe, irfan ve edebiyattaki gözkamaştırıcı birikimle gerçekleştirmesi ve bugün de askeri fetihlerle değil, felsefe, irfan ve edebiyatla hatırlanıyor olması bize bir şey anlatmıyor mu?
Özgür Kocaeli gazetesi, 14 Ekim 2009
14.Eki.2009