PKK aşiretinin isyanı ile birlikte Kürt aşiretlerinin 29. isyanının başladığını bizzat PKK’lılar ve Kürt ulusalcılığı akımının önde gelen isimleri ifade ediyor. Bu takdirde Kandil ve Mahmur Kampı’ndan Türkiye’ye dönen sembolik sayıdaki PKK’lı ile birlikte PKK aşiretinin de isyanına son vermeye hazır olduğu mesajı iletilmiş oluyor. Batılılar kendi örneklerine bakarak kendi siyasi kavramlarını kullanıyor ve “PKK’nın silahsızlandırılması” tabirini de kullanıyorlar.
Fakat bize göre Türkiye şartlarında mevcut durumu isimlendirmek için en uygun niteleme, “PKK aşiretinin isyanı”nda muhtemelen sona gelinmiş olduğudur.
MHP ve CHP meseleyi “vatana ihanet” çerçevesinde tartışmak istiyorsa da ve tüm politik muhalefet ve söylemlerini bu eksene oturtmuş olsalar da sorunu herhangi bir klişeye indirgemek konuyu daha anlaşılır kılmıyor. Çünkü hayli karmaşık, bölgesel, küresel, çok milletli, çok başlıklı, çok bilinmeyenli bir problemle karşı karşıyayız. Meseleyi bu karmaşa içinde ele almayan hiçbir girişim çözümden bahsedemeyecektir.
Önce mühim bir meselemiz var: PKK aşiretinin isyancılarının Türkiye’ye dönmeleri iyi güzeldir de, bu dönüş, “diaspora”nın dönüşüne mi, yoksa “gurbetçi”nin dönüşüne mi benziyor?
Batılıların Avrupa’daki Kürtleri “diaspora” olarak isimlendirerek Yahudi ve Ermeni diasporasıyla karşılaştırdığı dikkatlerden kaçmıyor. Bir değerlendirmeye göre Batı medyasında oluşturulmaya uğraşılan “diaspora” edebiyatıyla Avrupa’daki Kürtlerin Türkiye ile bağları zayıflatılmaya çalışılıyor.
Oysa Avrupa’da mülteci, çalışan veya öğrenci olarak bulunan Kürtlerin gurbetteki hayatları meselenin “diaspora” konusu olmadığını gösteriyor. Değişik gerekçelerle Avrupa’ya yerleşmiş olan Kürtlerin sorunları Türklerin sorunlarından farklı değil. Kürtler de tıpkı Türkler gibi “yabancı” sayılıyorlar. Bu çerçevede Kürtlerin Avrupa’daki varlıkları “diaspora” değil, “gurbet”tir.
Buradaki “gurbet”le kasdedilen, Kürtlerin Türkiye’nin hem Batı yakasındaki ülkelerde, hem de Doğu yakasındaki ülkelerde gurbette olduklarını vurgulamaktır. Onların kendilerini rahat, evinde ve mutlu hissedecekleri tek yer, memleketleri olan Türkiye’dir. Türkiye ile olan aidiyetleri eksen alındığında Kürtlerin göçettikleri heryer gurbet olmaktadır.
Diğer bir mesele de şu: PKK’lı isyancıların silahlarını bırakıp ülkeye dönmeleri ve serbest bırakılmaları Türkiye Cumhuriyeti’nin haysiyetine halel mi getiriyor, devlet rezil mi oluyor? Acaba soruna böyle mi bakılmalı, yoksa insan canını kurtarma ve daha fazla cenaze gelmemesi açısından mı bakılmalı? Önemli olan insan canı mı, yoksa devletin caydırıcı haysiyetini teşhir edememesi mi?
Devlet, genç insanların canı pahasına gücünü teşhir edip göstermeye devam mı etmeli?
Otuz senedir 40 bine yakın insanın hayatını kaybetmesine yolaçan; işin içine devlet görevlilerinin bile karıştığı kontrol ve denetim dışı uyuşturucu, silah, insan kaçakçılığı ve başka karanlık ve kirli işlerin serbestçe yapılabilmesine imkan sağlayan halihazırdaki durum devam mı etmeli? PKK aşiretinin isyanı sayesinde kararan havadan istifade her türlü yasadışı, insanlık dışı işleri çeviren tezgahlar işlerini sürdürmeli mi?
Bu sorulara verilecek cevaplar, bütün itirazlara ve eleştirilere rağmen “demokratik açılım” meselesinde hangi tarafta durduğumuzu gösterecektir. Yani tavır ve tutum sahipleri, iktidar partisinin ya da muhalefetin yanında olup olmamalarıyla değil, bu soruların cevaplarını nasıl verdiklerine göre herhangi bir tarafta olmaya karar vereceklerdir.
Ne pahasına olursa olsun, isterse günde şu kadar sayıda cenazenin ateşi evlere düşse de devletin gücünü göstermeye devam etmesi gerektiğini savunanlar, aynı zamanda PKK isyanının yarattığı karartma yüzünden her türlü karanlık işin de yoluna devam etmesine tahammül göstermiş oluyorlar.
Yok eğer bu isyanın bir an evvel bitmesi ve isyancılarla gerekirse oturup konuşularak bu tavırlarından vazgeçirilmeleri gerektiğini düşünenler ise başta Anadolu’nun dört bir yanında daha fazla evlat acısı yaşanmaması olmak üzere, faili meçhullerden uyuşturucu kaçakçılığına kadar bir dizi kirli işin elini kolunu sallayarak faaliyet icra edemeyeceği şeffaf ve denetlenebilir bir ortam sağlamayı herşeyden önemli görüyorlar. Ayrıca devletin neden ille de gücünü her halükarda teşhir etmesi gerektiğini anlayamamalarını da doğal karşılamak lazımdır. Adı üstünde, “devlet”, isyancıdan da, ona tepki duyandan da daha kapsamlı, çok seçenekli, geniş bir bakışaçısıyla ve soğukkanlı biçimde sorunlara yaklaşmanın sistematiğidir. Gücünü göstermek gerektiğinde bunu yapar, böyle davranması milletin azami menfaatlerine aykırı düşmeye başladığında ise farklı yöntemleri uygulamaya koyar.
Devletin PKK aşiretinin isyancılarını affetmesi ve onlara karşı artık gücünü teşhir etmekten vazgeçmesi ne zaafına işarettir, ne de yenilgisine. Sonuçta karşıdakiler isyancı, buradaki ise ülkenin tek otoritesidir ve isyancılar bu işe artık devam etmek istemediklerini beyan etmektedirler. MHP ya da CHP’nin aklına uyup, isyandan vazgeçmek isteyenlere isyana devam etmelerini salık vererek devletin bu vazgeçişi kabul etmeyeceğini, çatışmayı sürdüreceğini duyurmak iyi hesaplanmış bir politika gibi görünmüyor. Hele bu tutumun somut verilere değil de varsayım, öngörü ve tahminlere dayalı temelleri, güneydoğuda askerlik yapan çocukların ailelerindeki somut kaygılı bekleyiş karşısında biraz fazlaca bonkör bir değerlendirme türü olarak bile kabul edilebilir.
Çocuğunun askerden cenazesinin gelme ihtimalinin her gün kendilerini kahrettiği aileler, gerekirse milyonlarca şehit verileceğini ilan edenlerin tutumlarının mutlak doğruyu yansıttığına nasıl emin olacaklar? Onların varsayımları ve öngörülerindeki bir ihtimal için evlatlarını toprağa vermek biraz fazla büyük bir bedel sayılmaz mı?
İktidarın “demokratik açılım”ını dışarıdan ihale edilmiş bir paket olarak değerlendirip itiraz edenler, PKK aşiretinin isyanını bitirmeye yarayacak bir sürece ilke olarak karşı çıkıyorlar? Eğer iktidar bir ihaleyi yürütüyorsa acaba kendileri neden ihale olmayan alternatif bir çerçeveyle ortaya çıkmıyorlar? 8 tane PKK’lının ve 26 tane de Mahmur Kampı’ndan gelen Kürdün Habur kapısından Türkiye’ye girdikten sonra PKK/DTP’liler tarafından coşkuyla karşılanmasına bakıp bunu “kepazelik” olarak nitelemek ve isyanın bitirilmesine kökten karşı çıkmak 25 yıldır devam eden isyanla ilgili öneride bulunmak olabilir mi?
Denebilir ki varsın isyan devam etsin, devlet de isyancıları öldürmeyi sürdürsün!
Bu 30 yıldır devam eden bir uygulama ve Türkiye’nin bu uygulamadan elde ettiği bilanço hayli ağır. Üstelik böyle devam ederse bilanço eskisinden daha da ağırlaşacak. Batılı bazı uzmanlar ülkenin bölünmesiyle ilgili sözleri eskisinden daha kolay telaffuz edebiliyorlar epeydir. Acaba başka bazı komplocular da çıkıp PKK isyanının devam etmesine yarayacak bütün siyasi çıkışların aslında bu bölünme işinin taşeronları olup olmadığını mı sormalı!
PKK aşiretinin birkaç milyon oy ve o oyun herhalde iki katı kadar da insan desteğine sahip isyanı toplam Kürt nüfus içinde yüzde yirmi kadarlık bir dilime tekabül ediyorken bu isyan yüzünden zarar gören Kürtlerin sayısı PKK aşiretinin temsil ettiğinin çok daha fazlasıdır. PKK aşiretinden olmayan, bu isyana destek de vermeyen Kürtler mevcut karartma ortamında sırf Kürt oldukları için zarar görebiliyorlar. PKK’nın bundan hiç şikayetçi olmadığını söylemeye gerek var mı?
Fakat nasıl oluyor da bu açık tabloya rağmen PKK isyanı yüzünden yorgan yakmaya hazır siyasetçiler PKK aşiretinin isyanı dışındaki Kürtlerin de zarar görüyor olmasını hiç dert etmiyorlar?
Demek ki sorunumuz, PKK’lıların talep listesi hazırlamasından daha ciddi ve vahim bir mecraya doğru akıyor. Eğer bu isyanın bir an evvel bitmesi sağlanmazsa PKK aşiretiyle hiç alakası olmayan yüzde seksen oranındaki Kürt nüfus, süregiden kötü muamelenin mağduru olmaktan kurtarılamayacak. Teröre de, ülkenin bölünmesine de ilgi duymayan bu nüfusun terör ve bölünme hissiyatıyla kendine yeni bir kimlik inşa etmesi mi temenni ediliyor acaba?
Çekinilecek bir şey yok: PKK aşiretinin isyancıları silahlarını bırakıp ülkeye dönmeye ikna edilmeli. İsyancıların affedilmeleri de tarihte hiç görülmedik bir şey değil. Onun için terör suçu sebebiyle yakalanıp tutuklanmış, halen hapis yatanlar ile dağdan inip isyandan vazgeçenlerin mukayese edilerek isyancıların da hapse atılması gerektiğini söyleyenler doğru bir karşılaştırma yapmış olmuyorlar. Hukuk açısından zahiri benzerlik karmaşık bir siyasi olayın değerlendirilmesinde tek kaynak kabul edilemez. Bu önce siyasi, sonra hukuki bir sorundur. Hukuk dediğimiz de tanımı yapılmış bir çerçevenin içinde uygulanan kurallar değil midir? PKK isyanı konusunda henüz yapılmış bir tanım ve varılmış nihai bir sonuç yok ki hukuki bakımdan benzerlikler kurup dağdan inen isyancıların neden serbest bırakıldıklarını sorgulayalım. Ayrıca eğer isyan sona erdiriliyorsa ve bu isyanla bağlantılı olarak hapse atılmış insanlar varsa siyasi aklın onlar için de af çıkarmasında ne şaşılacak, ne de itiraz edecek bir şey yok.
Bu tartışmalar içinde 25 yıllık isyan sırasında evlatlarını kaybetmiş ailelerin adalet duygusunun nasıl tatmin edileceği meselesini mutlaka konuşmak gerekiyor. Ama işin bu kısmını, isyanı bitirmeye dayalı fikirleri kökten reddetmek için duygusal zemin yapanların istismarına da müsaade edilmemeli. Çünkü isyanın bitmemesi pahasına çatışmadan yana olanlar, yeni canların yitip gitmesinden, evlat acısıyla ocağına ateş düşmüş ailelere yenilerinin eklenmesinden hiç etkilenmiyorlar. Tek önemsedikleri şey, devletin gücünü göstermekten geri adım atmaması, bunu halel getirilmemesi gereken haysiyet olarak tanımlamaları.
Evlatlarını kaybetmiş aileler, başka ailelerin bu acıyı yaşamaması için isyanın bitirilmesinden yana olmalıdırlar. İktidar, asıl desteği bu ailelerden alması gerektiğini unutmamalıdır.
Ayrıca diğer tarafta isyancı da olsa dağda çatışmalar sırasında öldürülmüş 30 bin insanın aileleri var. Bu ailelerin yaşadığı acıyı, çocukları isyancılara katıldı diye yoksaymak insanlık haysiyetiyle bağdaşır bir şey midir? Devlet, kendisine isyan eden insanlara kurşun sıkmak zorunda kaldığı için acı çeken organizma olduğu, böyle bir olgunluğa ulaştığı takdirde korumaya çalıştığı ülkenin bölünmez bütünlüğünden sonsuza değin emin olabilir. Yine, kendisine isyan ederken olsa da insanların ölmesini soyut varlığının imajının zarar görmesi olarak değil, o insanların hayatlarını kaybetmesi olarak görebilen devlet, vatandaşların güven duyacağı, uğruna türlü fedakarlıkları göze alabileceği toplumsal örgütlenme sıfatıyla baştacı edilecektir.
21.Eki.2009