12 Eylül darbesinin öncesinde Ülkücü hareket içinde yeralmama karşın aklımın almadığı en temel mesele, Devrimcilerin bu ülkeyi Sovyetler Birliği topraklarına katmak için mücadele verdikleri iddiasıydı. Oysa Devrimci hareket içinde Moskova’dan komuta edilen enternasyonal sosyalist hareketin gerekliliğini açıkça savunan tek siyasi hareket TKP’ydi ve diğer gruplar için Sovyetler tecrübesi, sosyalist hareket tarihindeki örneklerden biriydi sadece.
Fakat Ülkücülere göre Türkiye’deki sosyalist hareket, tıpkı Doğu Avrupa’da ve en son 1978’de Afganistan’da yaşandığı gibi Anadolu’nun Kızıl Ordu marifetiyle işgal edilerek komünist bir ülke yapılması için mücadele veriyordu.
Bu korku sayesinde oligarşik egemenliğin ve kapitalist hegemonyanın varlığını kolayca sürdürdüğünü, o ortamda (aslına bakılırsa halen de) adalet ve eşitlik ilkesinin hiçkimsenin aklına bile gelmediğini biliyoruz.
Bu düzenin devamından yana olan zengin muhafazakar çevreler işte bu nedenle bir yandan sosyalizme karşıyken öte yandan zekâta “servet düşmanlığının önlenmesi” yorumunu getirmeyi tercih ediyor. Devasa servetlerine rağmen, hileli fetvalarla en zekice iskonto yöntemlerini uygulayarak nakit paralarından kırkta bir ödeme yapıyorlar. Hz. Peygamber’in seçkin sahabelerinin “zekâtu’l-bahîl (cimrinin zekatı)” dediği zekât miktarının (kırkta bir) muhafazakar dünyada neden dinin tek malî gerçeği olduğunu anlayabilmek için onların sosyalizm/komünizm karşıtlıklarını güdüleyen saikleri iyi incelemek gerekir.
Servete servet katıp onu paylaşmamayı, sermayeci hayat anlayışını ve edinilen serveti kişisel hayatta teşhir etmeyi övüp göklere çıkaran bir tek ayet var mı Kur’an’da? Buna karşılık bütün bu sayılanları kötüleyen, kınayan, o davranışlardan uzak durulması gerektiğini ikaz eden ne çok ayet var değil mi? Şimdi sormak lazım, buna rağmen nasıl oluyor da dinî hayatın dünyagörüşünde servetine servet katma ve onu gönlünce harcama anlayışı makul ve meşru görülüyor da, bunun aksi fikirler servet düşmanlığı ve komünistlik addedilip zihinlerden uzaklaştırılabiliyor?
Esas itibariyle 12 Eylül öncesinde Ülkücüleri de etkisi altına alan bu dinî ve toplumsal kültür nedeniyle Devrimciler onları adaletsiz kapitalist düzeni korumaya çalışan faşistler olarak görüyorlardı.
Oysa Ülkücüler, Devrimcilerin sandığı gibi, toplumda adaletsiz kapitalist düzenin korunması için Devrimci güçlere karşı savaşmıyorlardı. Onların hassasiyeti, bağımsızlığın simgesi olan dinî ve millî değerlerin yerinde durması, vatan topraklarının bölünmemesi, ülkenin yabancı güçler tarafından şu ya da bu ideoloji vasıtasıyla işgal edilmemesi, hür ve özgür son “Türk vatanı”nın muhafaza edilmesiydi.
Şimdi benzeri bir durum iktidarın “milli birlik projesi” kapsamında dile getirdiği, Kürt sorunundan başlayıp Türkiye’nin demokratikleşmesi kapsamında bir dizi açılımla devam edeceği anlaşılan siyasi süreçle ilgili olarak yaşanıyor. Ama bu kez, meselenin adaletsiz düzenin devamını sağlama çevresinde dönüp dönmediğinden çok emin değiliz. Eğer yine vatanın korunması hassasiyeti baskınsa muhalif kesimler, asıl konunun, PKK aşiretinin isyanında sona gelindiği ve artık ailelerin evlat acısı yaşamayacakları gerçeğini nasıl algıladığımızla alakalı olduğunu anlamalıdırlar.
MHP ve CHP, PKK’lıların isyandan vazgeçip silahlarını bırakarak ülkeye dönme kararı almalarına işin içinde bir pazarlık bulunuyor olabileceği varsayımına dayanarak başından beri karşı çıkıyorlar. Bugünlerde ise PKK’lıların ülkeye dönüşü sırasında yaşanan “savaş bitti” kutlamalarını gerekçe gösterip devletin haysiyetinin ayaklar altına alındığını ve PKK’lıların kahraman gibi karşılandığını savunarak itirazlarını sürdürüyorlar.
Burada dikkatimizi çekmesi gereken şey şudur ki, gözümüzün önündeki fotoğrafa bakarken dahi zihnimizdeki kabüllerle onu algılıyor ve bu algıdan dolayı da birbirine temelden zıt, bambaşka değerlendirmelere sahip olabiliyoruz.
Karşı bütün itirazlara rağmen, bir kesim, PKK’lıların ülkeyi bölmek istediğini, düzenlenen karşılama törenlerinin zafer şöleni olduğunu ve devletin tahkir edildiğini öne sürüyor. Silah bırakıp ülkeye dönmek isteyen PKK’lılara sunulan tek seçenek ise 5 bini güvenlik görevlisi, 30 bini de PKK’lı olan ağır savaş bilançosunun sorumlusu ilan edilme mualemesidir. Yani dönmeyi akıllarına bile getirmemeleri, dağda kalarak savaşmayı sürdürmeleri salık verilmiş oluyor.
Fakat bu karmaşada çok önemli soruların cevabı bir türlü verilemiyor: Devletin güç gösterisi pahasına cenazeler gelmeye devam mı etsin, isyan bitmesin mi, isyancılar silahlarını bırakmasın ve dağda savaşmayı sürdürsünler mi? Bu savaş yüzünden yaşanan karartma sayesinde uyuşturucu kaçakçılığı, anti demokratik uygulamalar, faili meçhuller ve nereye gittiği belli olmayan milyar dolarlık harcamalar aynen devam mı etsin?
Terörde evlatlarını kaybeden pek çok ailenin metanetli desteğine karşın bazı aileler iktidarın başarmaya çalıştığı barış sürecine itiraz ederken, kendi yaşadıkları unutulmaz ve dayanılmaz evlat acısını başka ailelerin de yaşamasına destek verdiklerinin farkındalar mı acaba?
Özgür Kocaeli gazetesi, 28 Ekim 2009
28.Eki.2009