Başbakan Erdoğan’ın İran gezisinde elde edilen büyük hasıla Türkiye-İran ilişkilerine sadece rekabet açısından bakabilen yüzeysel zihinleri güç durumda bırakmış olmalı. İkili ticarette yerel para birimlerinin kullanılması, Türkiye’nin hatırı sayılır paylarla İran’da doğalgaz ve petrol işletmesi, nükleer teknoloji ve bilgi paylaşımı, ortak bölgesel politikalar izlenmesi gibi başlıklar, bölgemizde yeni bir uluslararası rejim kurulabilmesi için Türkiye-İran blokunun birlikte hareket etmeleri gereğini birkaç yıldır konu edegelen bu satırların yazarı içinse büyük mutluluk.
Bu noktaya gelinmesini sağlayan zemin, hiç kuşku yok, İran’ın da Türkiye’nin de bölgesel bakışaçısını hegemonik şemsiye değil, stratejik itttifak çatısı modeline dayandırmasıdır. Erdoğan’ın ziyareti sırasında İslam devrimi lideri Hamanei’nin de dile getirdiği gibi Türkiye, İran, Suriye ve Irak arasındaki stratejik ve sahih işbirliğinin anlamı, bu sebeple, tahmin edilenden çok daha büyük. Zaten Hamenei de Erdoğan’a D-8 grubunun aktif hale gelmesine ön ayak olmasını talep etti. Bu çerçevede İslam ülkelerinin yeni bir ekonomik, kültürel ve siyasi çerçeve geliştirmesini istedi.
İranlı uzmanlar, Türkiye-İran ilişkilerindeki gözalıcı yükselişi Amerika’nın bölgede giderek daha az rol oynamak zorunda kaldığı koşullarla irtibatlandırıyorlar. Obama yönetiminin, kimilerine göre bilerek, kimilerince de mecburen geri çekildiği alanları Türkiye ve İran zaman kaybetmeksizin dolduruyor. Türkiye’nin bu değişim dalgasını iyi gözlemlediği ve en uygun tutumlarla yeni gelişen dengeler içinde ağırlığını koyabildiği değerlendiriliyor. Bir yandan AB müzakerelerine devam ederken, öte yandan İran’ın nükleer programına tam destek vermesi Ankara’nın etkili politikalarına verilen ilk örnek oluyor hep.
Washington’ın ihtiyatlı, Washihgton-Tel Aviv eksenindeki Arap ülkelerinin ise endişeyle izledikleri Erdoğan’ın İran seyahati, Türkiye’nin geri dönülmez ve tartışılmaz biçimde bölgede belirleyici rol oynama isteğini ortaya koydu. Erdoğan bu geziyle, adeta tüm çevrelere bu yeni durumu bir an evvel kabul etmelerini salık vermiş oldu.
Yeni durum hiç kuşku yok Filistin meselesi etrafında şekilleniyor. Erdoğan, İsrail’e artık BOP günlerindeki gibi tahammüllü değil. İsrail’in Filistin’de yürüttüğü acımasız katliam ve ambargolara İran’dan yükselen sert tepki Erdoğan’ın bir süredir yaptığı eleştiriler sayesinde yaptırım cephesine dönüşmüş durumda.
Bu yeni durumda Türkiye’nin İran ve Suriye ile birlikte İsrail karşıtı eksende yerini almasıyla bölgedeki bütün dengelerin alt üst olduğunu kayda geçmek gerekir. Dolayısıyla bu gelişme İsrail’in Türkiye’de düzenlenen uluslararası tatbikata katılmasının engellenmesinden çok daha fazla anlam taşıyor. Çünkü Erdoğan’ın bu yeni tavrı, sadece Filistin’de değil Lübnan’da da önemli etkilere yolaçacak.
Ankara’nın bu tavır değişikliğinin Riyad’ı mutsuz edebileceği ve umulan yatırımların gerçekleşmesine olumsuz etkisi olabileceği öne sürülürse buna Erdoğan’ın herzamanki tepkisiyle cevap verilebilir: Ankara’dan bir şekilde rol bekleyenler, Türkiye’nin yararına hangi adımı atmış durumdalar? Amerika veya Suudiler, hangi somut desteği verdiler şimdiye kadar? Fakat İran’la yakınlaşan Türkiye, hiç vakit kaybetmeksizin 30 milyar dolara varacak yüksek kapasiteli yatırım hacminin imzalarını attı bile. Üstelik bu sadece İran’la olan ekonomik ilişkinin bereketi. Bir de Türkiye’nin İran’da çıkaracağı doğalgazın kendine düşen payını Avrupa’ya satmasından el edilecek ilave gelirler var ki nispeten sıkışık durumdaki ekonomiye katkısını ekonomistler hesaplamışlardır bile.
Ankara’nın yeni yönelimi, Merkez’in Türkiye, İran, Suriye ve Irak ekseninde yeniden inşa edilmesine vesile oluyor. Şimdilik ekonomik temelli bu ilişkilerin zaman içinde siyasi ve askeri entegrasyonla tamamlanmasını bekleyen uzmanlara göre bu, Rice’ın değil ama bölgenin “yeni Ortadoğu”su ve bu “ortadoğu”da İsrail gibi mütecaviz bir nükleer tehdide yer yok. Washington’ın da bu gerçeği görebildiği anlaşılıyor.
Türkiye-İran yakınlaşmasını mümkün kılan dışpolitika yaklaşımının ilkesini bu satırların yazarı “hegemonik şemsiye değil, stratejik ittifak çatısı” şeklinde formüle ediyor. Türkiye ve İran, bölgeye yönelik bakışlarını himaye, vesayet ve hegemoni anlayışından uzak düşüncelerle ele aldıkça bu iki temel gücün kurucu kapasitesi geometrik artıyor. Hem iki ülkenin kendi arasındaki ikili ilişkilerde, hem tek tek diğer ülkeler ve güçlerle temasta, hem de birlikte bölgenin diğer unsurlarıyla olan ilişkilerde.
Bu “yeni Ortadoğu” herkese mübarek olsun, bereketler getirsin.
29.Eki.2009