Dışpolitikanın entelektüel ilhamında yol ayrımı: Selçuklu’nun stratejik ittifak çatısı mı, Osmanlı’nın hegemonik şemsiyesi mi? (II)
Dışişleri Bakanı’nın karşısına sıklıkla “Osmanlı geleneğini mi diriltmeye çalıştığı” suali çıkması, ama “Selçuklu mirasını mı ihya etmeye uğraştığı”nın hiç sorulmaması, galiba daha çok, dışpolitikada Türkiye’den beklenen gayretin yönüyle ilgili bir temenniyi dile getiriyor.
Osmanlının hegemonik şemsiyesine yapılan bütün göndermeler olsa olsa “yeni Türkiye”nin Doğularla ilişkisini himaye ve vesayet araçlarıyla tesis etmesini ve buna karşılık değişip dönüşme koşuluna bağlı Batı’ya yürüyüşünü kesintisiz sürdürmesini arzu ediyor olmalıdır.
Stratejik ittifakın bütün anlam havuzlarını tıka basa doldurabilecek kapasitesiyle Türkiye-İran mukayeselerini cömertçe mümkün kılan her türlü nedenden dolayı aynı soruyu “Selçuklular mı, Safeviler mi” seçenekleriyle İran Dışişleri Bakanı’na da sorabiliriz aslında. Ama İran’ın 15. yüzyıldan itibaren Şii bir toplum olmaya yönelmesiyle birlikte soruyu tarihsel karşılıklarına göre güncellemeliyiz.
Türkiye’nin dışpolitikadaki entelektüel ilhamına ilişkin merak, İran konu olduğunda, Nadir Şah geleneğine mi atıfta bulunulduğu, yoksa Şah İsmail Safevi damarının mı entelektüel referans yapıldığı biçimini almalıdır.
Her durumda her iki siyasî ve sosyolojik iklimin dışpolitikadaki entelektüel ilhamına ilişkin yol ayrımı aynıdır: Stratejik ittifak çatısı mı, yoksa hegemonik şemsiye mi?
Türkiye Osmanlı geleneğine dayandığında yakın ve uzak Doğularla teması ârızî (bi’l-a’raz) olabilecekken; Selçuklu mirasından çıkarılacak tefekkür, yakın ve uzak Batılarla temasa ârızî, buna karşılık Doğularla ilişkiye zâtî (bi’z-zât) suret kazandıracaktır.
İran ise Safevi damarına yaptığı her göndermede, üzerine bastığı zemin dahil, Doğu-Batı veya Kuzey-Güney bütün eksenlerle ihtilaf temelli (bi’l-ihtilaf) ilişkiler kurmaya mecbur kalacakken, Nadir Şah mirasına dayandığında mezhebî, etnik, kültürel hiçbir farklılığın tefrik etmeyi başaramayacağı ittifak hissiyatını bütün coğrafyaların pâk soluğu yapmaya muvaffak olabilecektir.
Türkiye veya İran eğer bölgesel ve küresel siyaset bahsinde hegemonik şemsiye hüviyetiyle temayüz etmeye kalkışırlarsa -tarihsel örneğinde görüldüğü gibi- çatışma ve derin ihtilaf kaçınılmazdır. Yok eğer stratejik ittifak çatısını çatmayı hedeflerlerse büyük Merkez’i, yani İslam medeniyet havzasını tüm küresel güç dengelerinde, temsil kabiliyeti epeyce yüksek bir dinamik sıfatıyla ortaya çıkarma hayalini gerçek yapacak imkanlar kuvvetlenecektir.
Osmanlı zaviyesi, Selçuklu’nun aksine, kendi jeopolitiğinin tümü üzerinde eşit seviyede gözlemlenebilecek bir mimari, sanat, estetik, edebiyat, sanat ve felsefe birikimi sunmuyor. Enerjisini ve kapasitesini Avrupa’ya doğru genişlemeye tahsis etmiş olduğundan, tabir caizse Selçuklu’dan sonra Osmanlı, Osmanlıdan sonra Cumhuriyet gibidir. Osmanlı, Selçuklu’dan sonra Merkez’den ve onun çeperlerini oluşturan jeopolitikten çekilmiş, bu bölgede nitelikli değil, nicelikli etkinlikle varolmuştur.
Cumhuriyetin “zayıf sivil toplum-güçlü devlet” dokusunu inşa etmeyi de, askerî vesayet genetiğine simya üflemeyi de kolaylaştıran, Osmanlı modernleşmesinden Cumhuriyet modernleşmesine geçişin sanıldığından daha az şaşırtıcı ortak öğe kümesidir belki de.
Selçuklu’daki içtimaî ve siyasî iklimin etnik, dinî ve mezhebî farklılıkları, stratejik ittifaklar çatısı altındaki sivil dokunun dayanıklılığına işaret eder. Osmanlı’da ise bütün bu farklılıklar hegemonik şemsiye altında ödevlerin tarif edildiği hiyerarşik bir nizama aidiyetle kendilerini gerçekleştirme serbestliğine sahiptiler. Bu hükmün saha testi için bakılacak örnekler vakıf sistemi ve medreseler olabilir.
Hangi gelenekte vakıflar devletin topluma hükmetme ve nüfuz gücünü dengeleyecek işlev ve işleyişe sahipti? Ve hangi entelektüel mirasta medreseler, müfredatları ve ürettikleri bilgiyle hakikatin iktidarına da, iktidarın hakikatine de baraj oluşturuyordu?
Türkiye eğer dışpolitikada kendisine Osmanlı’nın hegemonik şemsiye modelini entelektüel miras kabul ederse “yeni Osmanlıcılık” fikriyatı, uydu ülkeler vasıtasıyla stratejik derinlik kurmayı teşvik edecektir. Oysa Selçuklu’nun entelektüel mirasından ilham alınsa stratejik ittifaklarla dirençli bir çatı oluşturulacak, Merkez’in irili ufaklı bütün güçleri anlamlı bir bütünlük oluşturmak üzere bu ittifak içinde biraraya gelecektir. Bu ittifakın merkez kuvvetleri ise Türkiye ve İran olacaktır. Çünkü Türkiye ve İran, Batılıların tahrik ettiği gibi ontolojik rakipler değil, aksine, İran Anadolu’nun, Anadolu da İran’ın stratejik derinliğidir.
29.Eki.2009