(I.) Giriş
“Anlamın” yanlış anlaşıldığı veya anlaşıl(a)madığı her bağlamda, anlatana tekrar “anlamadım/anlayamadım”, “doğru mu anladım?/yanlış mı anladım?” şeklinde sorularak anlam doğrulanır. Eğer “anlayanın” “anlatan” özneye bu şekilde sorular sorma imkanı yok ise “anlayan” anladığının doğru olup olmadığını nasıl bilecektir? Eğer anlamak istediği bir metinse (Ku’an’ı Kerim densin) elbetteki “metinin bağlamından” anlama ulaşmaya çalışacaktır. Oysa anlamaya çalıştığı metin farklı “anlamlara” geliyorsa oda bunun farkındaysa nasıl bir yol tutacaktır?
(II). Tefsir ve Meal:
Fe-Se-Re kelimesinden türeyen “teFSiR, teFaSiR” kelimesinin “örtülü bir şeyi açmak, asıl manayı açığa çıkarmak, izah etmek, makul mananın izharı, açıklaması” anlamına geldiği söylenmiştir. Bu kelime Kur’an’ı Kerim’de “aHSeNe teFSiRa” şeklinde geçmektedir. (25:33) Ülkemizde tercüme veya çeviri yerine meal kelimesi çokça kullanılmaktadır. Meal sözlükte, te’vil kelimesinin aslı olan el-EVLu masdarından alınmadır. Mimli masdardır. Bir şeyin varacağı yer, gaye anlamındadır. Kur’an’ı Kerim’de (18:80) de geçen te’vilin aslının “meal” oluğu ve bu manada kullanıldığı da söylenmiştir. “Bir sözün manasının her yönüyle aynen değil de, bir noksanıyla ifade edilmesi” de denmiştir. Kelime, anlam, kavram, mefhum, ortaya çıkan şey, sonuç netice gibi anlamlarda kullanılmıştır. Tefsirlerde meal kısmı olmamasına rağmen genellikle Türkçe’ye çevirilen tefsirlerde veya Türkçe tefsirlerde bir de meal kısmı bulunmaktadır.
Kur’an’ı Kerim tefsirlerinde farklı anlam ve yorumlardan bahsedilmektedir. Bununla birlikte tefsirlerde gerekli olduğu kadar gereksiz bir çok şeyde mevcuttur.. Türkçe meallerde ise bu “anlam zenginliği”ne ulaşmak mümkün değildir. Mütercim mealini hazırlarken tefsirlerde bulunan görüşlerden birini tercih etmekte yada orijinal metinden anladığını aktarmaktadır. Yani mealler genelde, mütercimin tercih ettiği “anlam ve yorum”a uygun olmaktadır. Bu yazımızda bir tefsirden(Kurtubi) özet alıntılarla, onun sunduğu “anlam zenginliğini” ve meallerden misallerle de bu “anlamların ve yorumların” meallerde nasıl yaşatıldığının izlerini takip edeceğiz.
(III.) Misaller:
1. Misal: Bakara :177 (Sevilen maldan vermek mi? Malı severek vermek mi?)
• “Leysel birra en tuvellu vucuhekum kibelel meşriki vel mağribi ve lakinnel birra men amene billahi vel yevmil ahiri vel melaiketi vel kitabi ven nebiyyin, ve atel male ala hubbihi zevil kurba vel yetama vel mesakine vebnes sebili ves sailine ve fir rikab, ve ekames salate ve atez zekah, vel mufune bi ahdihim iza ahedu, ves sabirine fil be`sai ved darrai ve hiynel be`s, ulaikellezine sadeku, ve ulaike humul muttekun”
“el-Birr: Hamza ve Hafs buradaki "el-Birr" kelimesini "el-Birra" şeklinde okumuş¬lardır. Çünkü "Leyse: değildir" edatı "kâne: idi" kabilindendir. Bundan son¬ra gelen iki marifeden istenilen isim ve haber yapılabilir. Burada "Leyse"den sonra "el-birr" kelimesi geldiğinden onu (haber yaparak) nasb etmiştir. "Döndürmeniz" anlamındaki “En tuvellu” yı da isim yapmıştır. Mastarın (başına fiili mastara çeviren edat gelmiştir) isim olması ise daha uygundur. Çünkü belirtisiz (nekire) gelmez. "el-Birr" kelimesi ise bazan nekire gelebilir, fiil de tarifte (marife oluşta) daha güçlüdür. İn¬sanın, yaptığı takdirde Allah(a.c)’den ücret alacağı bütün hayırlı şeylere verilen umumî bir isimdir. Bu ayetteki el-Birr’in “el-Birra” veya “el-Birru” şeklinde okunmasıyla ilgili ihtilaf söz konusudur. “el-birru" şeklinde ve "leyse"nin ismi ka¬bul ederek okuyanlar vardır. Haberi ise "döndürmeniz" anlamındaki ibaredir. Buna göre okuyuşun tak¬diri; “Birr, yüzlerinizi doğu veya batı yönüne döndürmeniz değildir” şeklindedir. “el-Birra” şeklinde okuyuşun takdiri ise: “Yüzlerinizi doğu veya batı yönüne döndürmeniz birr değildir” şek¬lindedir.”(Kurtubi) “el-Birra” kelimesi Kur’an’ı Kerim’de Bakara Suresi 177.ayette iki kez 189. ayette ve Al-i İmran Suresi 93. ayette geçmektedir.
"Ona olan sevgisine rağmen" buyruğundaki zamirin kime ait olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir. Bu zamirin malı verene ait olduğu ve mef’ul olan "mal" kelimesinin hazfedildiği söylenmiştir. Diğer taraftan "akrabasına" kelimesinin "sevgi" ile nasbedilmesinin caiz olduğu da söylenmiştir. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: “Akrabasına sevgi duyması ile birlikte malını veren” demek olur. Buradaki zamirin mala ait olduğu da söylenmiştir. O takdirde masdar mefule izafe edilmiş olur. “Yemeğe olan sevgilerine rağmen onu yoksula yedirirler” demektir. Ayet de bu şekildeki kullanıma, "Erkek veya kadın her kim. -o mü`min olduğu halde- salih amellerden iş¬lerse işte onlar..." (4:124) ayeti örnek gösterilmiştir.. Bu, belagat âlimlerine göre "tetmim" di¬ye adlandırılır, belagatın türlerinden bir türdür. Aynı zamanda buna ihtiras ve ihtiyat da denilir. "ona olan sevgisine rağmen" buyru¬ğu ile "o mümin olarak" buyruğundaki ifadeleri tamamlamaktadır. Âyetteki bu (hu) zamirin "verme"ye ait olduğu da söylenmiştir. Çünkü fiil onun masdarını göstermektedir. Şu ayete benzer; "Allah`ın lütfundan kendilerine verdikleri ile cimrilik edenler sanmasınlar ki o ken¬dileri için daha hayırlıdır" (3:180); yani onlar cimriliğin kendi¬leri için daha hayırlı olacağını zannetmesinler. Çünkü malı vermek, insanlar muhtaç oldukları veya fakirlikle karşı karşıya kaldıklarında onlar tarafından sevilen bir şeydir. Bu zamirin yüce Allah`ın: "Allah`a iman eden" buyruğundaki "Allah" ism-i celaline ait olduğu da söylenmiştir. Anlamı da şudur: Maksat kişinin bütün bu alanlarda sağlıklı, mala karşı tutkun, fakirlikten korkup hayatta ka¬lacağından emin iken tasaddukta bulunmasıdır (Kurtubi). Bu ayetin bir benzeri İnsan suresinde geçmektedir. (76:8)
Meallerden misaller;
Diyanet: “mala olan sevgilerine rağmen”
Diyanet Vakfı: “sevdiği maldan harcar”
Elmalılı: “uğrunda seve seve mal vermekte”
Ö. N. Bilmen: “Ve malını seve seve”
S.Ateş: “sevdiği malını”
A. Bulaç: “mala olan sevgisine rağmen”
Esed: “servetini -kendisi için ne kadar kıymetli olsa da-”
Y.N. Öztürk: “malı seve seve verir”
2. misal: Bakara:188 (İnsanların bir kısmı mı?, Mallarının bir kısmı mı?)
• Ve la te`kulu emvalekum beynekum bil batili ve tudlu biha ilel hukkami li te`kulu ferikam min emvalin nasi bil ismi ve entum ta`lemun
"İnsanların mallarından bir kısmını" bir parçasını, bir bölümünü "ye¬meniz için onları hakimlere aktarmayın." Âyet-i kerimede "bir kısmı" için "ferik" tabiri kullanılmıştır. Ferik çoğunluktan bir kenara ayrılan birkaç ko¬yundur. "Yemeniz için" anlamındaki buyruk "Key lâm`ı (ait olduğunu bildiren edat)" diye bilinen edatla nasb edilmiştir. Burada ifadelerde takdim ve te`hir bulunduğu da söylenmiştir Buna gö¬re ifadenin takdiri şöyledir: “İnsanlardan bir kısmının mallarını yemek için on¬ları hakimlere aktarmayınız...” İşte bunu bile bile yapmak cüretkârlığın ve masiyetin ileri derecesini ifade eder.” (Kurtubi). “ferikan, ferikun, ferikin” kelimesi, Kur’an’ı Kerim’deki kullanımları hep “insanlardan bir kısmı”, “içinizden bir kısmınız”, “içlerinden bir kısmı” olarak “insan”lar için kullanılmıştır. Bu ayette de bu anlamda kullanıldığı kuvvetle muhtemeldir. Yine “yemeyin ve yedirmeyin” burada mallar, kendilerine yasak kılınan muhatapların zamirine izafe edilmiştir. Çünkü onların her birisi hem kendilerine yasak kılınan, hem de yasaklanandır.
Meallerden misaller;
Diyanet: “insanların mallarından bir kısmını”
Diyanet Vakfı: “insanların mallarından bir kısmını”
Elmalılı: “nasın emvalinden bir kısmını”
Ö. N. Bilmen: “Ve nâsın mallarından bir kısmını”
S.Ateş: “bile bile insanların mallarından”
A. Bulaç: “insanların mallarından bir bölümünü”
Esed: “başkalarına ait meşru mallardan hiçbirini”
Y.N. Öztürk: “insanların mallarından bir kısmını”
T.Koçyiğit: Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin ve siz, bile bile günahla insanların malarından bir bölümünü, yemeniz için onları hakimlere aktarmayın.
Fizilal: Birbirinizin mallarını haksız yollardan yemeyin. İnsanların bir kısım mallarını günah olacak biçimde bile bile yemek için hakimlere peşkeş çekmeyin.
3. misal: Bakara: 184 (Güç yetirenler mi? Güç yetiremeyenler mi?)
• “ve alellezine yutiykunehu fidyetun taamu miskin”
Meallerden misaller;
Diyanet: “oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere bir fakir doyumu kadar fidye gerekir.”
Diyanet vakfı: “oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere bir fakiri doyuracak fidye gerekir.”
Elmalılı: “ona dayanıb kalacaklar üzerine de fidye: bir miskin doyumu”
Ö. N. Bilmen: “Oruca pek zor dayanabilecek kimse üzerine de fidye (bir miskin taamı) (farzdır).”
S.Ateş: “Oruca (güç) dayananların fidye vermesi, bir yoksulu doyurması lâzımdır.”
A. Bulaç: “Zor dayanabilenlerin üzerinde bir yoksulu doyuracak kadar fidye (vardır).”
Esed: “Ve (bu gibi hallerde) gücü yetenlere bir muhtacı doyurarak fidye vermek, bir yükümlülüktür.”
Y.N. Öztürk: “Oruca zorlukla dayananlar üzerine düşen, fidye olarak bir yoksulu doyurmaktır.”
Bu ayette “fidyetun taamu miskinin”cümlesi, “fidyetu taami mesâkine”, “fidyetun taamu miskinin”, “tamu mesâkine” şeklinde de okunmuştur. Yine “ “yutiykunehu” kelimesini çoğunluk “ta” harfini esreli (bi kesril’Tai ve Sukunul’Yai) “ye” harfini sakin (yani med harfi) olarak okumuştur. İlim adamları bu âyet-i kerimeden neyin kastedildiği hususunda farklı gö¬rüşlere sahiptir. “Buhârî rivayet edi¬yor: İbn Numeyr dedi ki: Bize el-A`meş anlattı, bize Amr b. Murre anlattı, bi¬ze İbn ebi Leyla anlattı. Bize Mulıammed s.a.v’in ashabı şunu anlattı; Ramazan indi, bu onlara ağır geldi. Oruca gücü yeten kimseler arasından bir yoksula yemek yedirdi mi orucu terkederdi. Bu hu¬susta onlara ruhsat verildi, daha sonra bunu: "Oruç tutmanız sizin için da¬ha hayırlıdır" buyruğu neshetti. Buna göre cumhurun kıraati olan "ona gücü yetenler" anlamı¬na gelir. Çünkü orucun farziyyeti önce; dileyen oruç tutar, dileyen de bir yok¬sula yemek yedirir, şeklinde idi. el-Ferra der ki: "Ona gücü yetenler" buyruğundaki zamirin "oruc"a ait ol¬ması caizdir. Yani oruç tutmaya gücü yetenler oruç aç¬tıkları vakit yoksul yedirirler. Daha sonra bu yüce Allah`ın: “Oruç tutmanız.." buyruğu ile neshedildi. Bu buyruğun fidyeye ait olması da caizdir. Yani fid¬ye ödemeye gücü yetenler fidye öderler, demektir..” (Kurtubi)
(III.)
Misal tefsirde görüldüğü üzere farklı anlamaların ve yorumların izahı ve gerekçeleri bir arada sunulmaktadır. Mealde ise tek bir anlam ve yorum sunulmaktadır. Buna rağmen misal tefsirde olan “anlam ve yorum zenginliği” bir şekilde meallerde de gözlenmektedir. Tefsirlerden ve meallerden kötü ve iyi misaller sıralamanın Kur’an’ı kerim’i “anlama ve yorumlama” sorunlarımızı çözmediğini biliyoruz. Tefsir veya Meal kelimesinin üzerinde yapılan olumlu veya olumsuz isimlendirmelerin, insanlarımızın bu eserlere de olumu veya olumsuz değer biçmesiyle sonuçlanmaktadır. Kur’an’ı Kerim’in anlaşılması ve yorumlanması çabaları olan tefsir ve mealleri “Meal okumanın” , “Tefsir okumanın” zararları veya faydalarından söz ederek bu eserlerden faydanılmasının önünü bir şekilde kapatıyor olabilir miyiz?
Cehd bizden tevfik Allah(a.c)’den
27.Nis.2007